YDS-ÜDS SÖZLÜĞÜ

Reklam Alanı 4

ÜDS SÖZLÜĞÜ

 Afşin AYGÜN Ayşe POLUMAN

Cüneyt BADEMCİOĞLU

 

ÜDS SÖZLÜĞÜ

Kullanım Kılavuzu:

  • Sözlükteki kelimelerin tanımlaması için üç farklı renk kullanılmıştır: kırmızı, siyah ve
    1. Kırmızı kelimeler, fen, sağlık ya da sosyal ayrımı gözetmeksizin her adayın hazinesinde bulunması gereken türdendir.
    2. Siyah kelimelerin büyük çoğunluğu bilim dallarının özel termino- lojisine Bu renk kelimelerin ezberlenmesine gerek yoktur.
    3. Eşanlamlı kelimeler mavi renge boyanmıştır. Birçok kelimenin zıt anlamları da verilmiştir.
  • Aradığınız kelime, belli bir bilim dalına ait (ezberlenmesi gereksiz) özel bir terim ise ya da ÜDS’ye hazırlanan bir adayın çekirdek kelime hazinesi içinde mutlaka yer alması gereken türden ise (örn: give up: vazgeçmek; call: aramak, çağırmak; define: tanımlamak), ÜDS SÖZLÜĞÜ’nde bu kelimeye yer verilmemiş
  • ÜDS SÖZLÜĞÜ’nde aradığınız bir kelimeyi Ctrl+F komutu ile
  • ÜDS SÖZLÜĞÜ’nde bazı kelimelerin tanımları iki kez verilmiştir. Bu tanımlardan biri fiil, diğeri ise isim ya da sıfattır. Bazı kelimelerin ise birden fazla tanımları vardır.
  • Bu sözlükte kullanılan bazı kısaltmalar: smt: something

smo / smb: someone / something Lat.: Latince

 

 

 

A A A A A

 

 

 

a broad range = geniş bir alan / yelpaze

a case in point = iyi bir örnek

a change of air = hava değişimi a couple of = birkaç, iki üç, a few

a day out in the country = dışarıda kırlarda geçirilen bir gün

a desperate situation = vahim bir durum

a far from pleasant place to live = yaşamak için iyi / hoş bir yer olmaktan uzak

a full recovery = tam bir iyileşme / düzelme

a good many = birçok, hayli, a large number of

a great deal (of) = oldukça fazla, çok, a lot, much, zıt anl.= a little, a bit

a large number (of) = birçok, hayli, a good many, a lot (of)

a major step forward = ileriye doğru büyük bir adım a matter of time = an meselesi

a number of = çok sayıda, (belli) bir miktar, a lot of, plenty of

a painful cut in pay = maaşlarda büyük bir kesinti a range of = 1) çeşitli, various; 2) bir dizi, a series of a series of = bir dizi, a range of

a series of measures = bir dizi önlem / tedbir

a socially minded urban style = sosyal kaygılar güden bir kentleşme biçimi

a sure sign (of) = (bir şey)’in kesin bir işareti / göstergesi

a variety of = bir dizi, a range of

a whole range of = her çeşit, her tür, çok çeşitli

a wide range of reasons = çok çeşitli sebepler

  1. D. = Milattan / İsa’dan sonra, anno Domini, zıt anl.= B. C. , before Christ

abandon = bırakmak, terk etmek, vazgeçmek, discontinue, stop, zıt anl.= pursue, carry on

abandoned = terk edilmiş, boş, (bina için) viran halde, desolate, zıt anl.= occupied

abandonment = terk etme / edilme, bırak(ıl)ma, desertion

abate = azal(t)mak, hızını kesmek, die away, diminish, zıt anl.= amplify, intensify

abbreviation = kısaltma

abdominal fat = karın bölgesindeki yağ

aberrant = sapkın, anormal, abnormal

aberration = anormallik, sapma

ability = yetenek, kabiliyet, capability, capacity, zıt anl.= inadequacy, limitation

ablution = abdest

abnormal brain scan = beyin taramasında (ortaya çıkan) anormallik

abnormally = anormal şekilde, alışılmışın dışında, unusually

aboard = (gemi, uçak, tren gibi taşıtlar için) içine, içinde

abolish = kaldırmak, feshetmek, cancel abolition = (ortadan) kaldırma, ilga, fesih,

cancellation, repulsion

abominably = rahatsız edici bir şekilde, dreadfully abort = çocuk düşürmek, gebeliği sonlandırmak abortion = kürtaj

abound in / with = (bir şey)’i bolca / çokça bulundurmak / içermek, be abundant with, zıt anl.= be lacking, be short of

above all = hepsinden ziyade, en başta, mostly abrasion = sıyrık, soyulma veya kazınma, aşınma abroad = yurt dışına, yurt dışında

abrupt = 1) ani, beklenmedik, ani ve kaba, sudden;

2) dik, sarp

abruptly = aniden, birdenbire, ani ve kaba bir şekilde, suddenly, (The talks ended abruptly when one of the delegations walked out in protest. = Delegelerden biri protesto amacıyla salonu terk edince görüşmeler aniden kesildi.)

absence = yokluk, bulunmama, zıt anl.= presence, existence

absence of empathy = empati eksikliği (kendini karşısındakinin yerine koyabilme yetisinin eksikliği)

absent = namevcut, yok, unavailable, zıt anl.= present, available

absolute = 1) tam, halis, saf, mutlak, pure,

zıt anl.= imperfect; 2) (bir şey)’in hepsi, tamamı, complete, zıt anl.= limited

absolute temperature = mutlak sıcaklık (Kelvin biriminde ölçülen sıcaklık)

absolute zero = mutlak sıfır (0°K’ye ve -273°C’ye eşit, olası en düşük sıcaklık)

absolutely = tamamen, kesinlikle, totally, definitely

 

4 – ÜDS Sözlüğü

 

 

absorb = emmek, soğurmak, suck in, zıt anl.= discharge, emit

absorption = em(il)me, soğur(ul)ma, bütünleşme, kaynaşma

abstract = soyut, conceptual, intangible, zıt anl.= concrete, actual

abundance = bolluk, çokluk, zenginlik, copiousness, wealth, zıt anl.= scarcity

abundant = bol, bereketli, ample, zıt anl.= scarce, inadequate

abundantly = bolca, büyük miktarda, copiously, profusely, zıt anl.= rarely, scarcely

abuse = kötüye kullanmak, suiistimal etmek, misuse, mistreat, spoil, zıt anl.= defend, respect

abuser = suiistimal / istismar eden kimse, (bir şey)’i aşırı miktarda / yüksek dozda kullanan kimse

academia = akademisyenler camiası

accelerate = hızlan(dır)mak, ivme kazan(dır)mak, speed up, zıt anl.= decelerate, retard

acceleration = hız arttırma, ivme kazanma, (giderek) hızlanma, zıt anl.= deceleration

accentuate = vurgulamak, emphasise, underline accept as = (bir şey)’i öyle kabul etmek, kabullenmek accepting = hoşgörülü

access (fiil) = girmek, nüfuz etmek, enter

access to (isim) = (bir şey)’e giriş / geçiş / erişim, (birisi) ile görüşme imkanı, (bir şey)’den faydalanma hakkı / imkanı, entry, contact

accessible = ulaşılabilir, yararlanılabilir, available, approachable, usable, zıt anl.= inaccessible, restricted

accessory = tamamlayıcı, tali, supplementary, secondary

accident = kaza

accidentally = kazara, yanlışlıkla, tesadüfen accident-prone = kaza yapmaya yatkın acclaim = bağırarak beğendiğini göstermek,

alkışlamak, hail, applaud

acclimatisation = yeni bir ortama / iklime alıştırma accommodate = 1) yer / yaşam alanı sağlamak, be

home to; 2) (ihtiyaçlarına) cevap vermek,

hizmet etmek, serve

accompaniment = eşlik etme, (bir şey)’in beraberinde gelme, attachment, supplement

accompany = eşlik etmek, (bir şey)’in beraberinde gelmek, come / go with, be associated with

accomplishment = başarı, üstesinden gelme, success, achievement, zıt anl.= failure, defeat

accord = mutabakat, anlaşma, uyuşma, agreement, zıt anl.= discord, disagreement

according to = (bir kişi ya da şey)’e göre

accordingly = dolayısıyla, bu nedenle, so, consequently

account (fiil) = saymak, addetmek, consider, deem account (isim) = 1) anlatım, narrative; 2) hesap account for = 1) hesap vermek, (bir şey)’den sorumlu

olmak / tutulmak, be (held) responsible for;

2) (nedenlerini) anlatmak, açıklamak, izah etmek, clarify, explain, justify; 3) (bir şey)’in sebebi olmak, be the reason for

accumulate = topla(n)mak, yığ(ıl)mak, birik(tir)mek, gather, collect, zıt anl.= disperse, scatter

accumulation = birikme, birikinti

accumulative = toplanmış, birikmiş

accuracy = doğruluk, kesinlik, precision, exactness, zıt anl.= inaccuracy

accurate = doğru, titiz, eksiksiz, precise, zıt anl.= erroneous, inaccurate

accurately = doğru, tam (olarak), correctly, exactly, zıt anl.= inaccurately, erroneously

accuse of = (bir şey) ile suçlamak / itham etmek, blame with, zıt anl.= acquit

accused = sanık

acetonitrile = asetonitril (renksiz, zehirli, solvent olarak kullanılan bir sıvı), methyl cyanide

achieve = başarmak, (zorlu bir uğraştan sonra) elde etmek, kazanmak, accomplish, zıt anl.= fail, lose, quit

achievement = başarı, elde etme, kazanma, accomplishment, success, zıt anl.= failure, defeat

acid rain = asit yağmuru (aşırı miktarda asidik özellik göstermesi sebebiyle çevre için zararlı olan yağış)

acidic = asidik (çözünmüş hidrojen iyonu oranı yüksek, pH seviyesi düşük olan) zıt anl.= basic

acidification = asitleşme (pH seviyesinin düşmesi)

acidity = asit derecesi, asidite (bir maddenin asidik reaksiyon gösterme özelliği)

acknowledge = (bir gerçeği) kabul etmek, bildirmek, belirtmek, beyanda bulunmak, admit, recognise, zıt anl.= deny, ignore

acknowledgement = 1) kabullenme, recognition;

2) (kitaplarda) teşekkür bölümü

acquire = elde etmek, kazanmak, obtain, gain, zıt anl.= forfeit, lose

acquired = doğuştan olmayan, sonradan elde edilmiş, earned, zıt anl.= innate

acquisition = elde etme, sahip olma, gain, earning acquit of = (bir suç)’tan aklamak / temize çıkarmak,

prove the innocence of, zıt anl.= accuse of,

blame with

 

ÜDS Sözlüğü – 5

 

 

acronym = kısaltma (birkaç kelimenin baş harflerinin veya ilk hecelerinin birleşmesiyle meydana gelen kelime; örn. “radio detection and ranging” ifadesinin kısaltması olarak RADAR kelimesi)

acropolis = akropol (yukarı kent, bir antik kentin genellikle yönetimsel / törensel merkezini oluşturan, yüksek bir tepenin üzerine kurulu bölümü)

across = 1) karşısına, diğer yakasına, to the other side of; 2) boyunca, çapında, bir uçtan bir uca, throughout

act = 1) yasa; 2) (tiyatroda) perde; 3) hareket, eylem act as = (bir şey) gibi / (bir şey)’e benzer şekilde

davranmak, (bir şey) görevi görmek, (bir

şey)’in görevini üstlenmek

action = 1) hareket, eylem, zıt anl.= inaction; 2) etki, efffect

activation = harekete geçirme

active metal = aktif metal (kimyasal tepkimelere kolaylıkla giren metal)

activity = faaliyet, etkinlik

actually = aslında, gerçekten, aslına bakılırsa, as a matter of fact, to tell the truth, in fact

actuate = harekete geçirmek, çalıştırmak, activate

acute = 1) ağır, vahim; 2) akut, hızlı seyreden / gelişen (hastalık)

acute viral hepatitis = akut viral hepatit (hepatit virüslerinden herhangi birinin sebep olduğu, hızlı seyreden hepatit)

adapt to = (bir şey)’e adapte etmek, uyarlamak, intibak etmek, adjust, accommodate, zıt anl.= dislocate

adapt oneself to = kendini (bir şey)’e adapte etmek / uyarlamak, get used to

adaptation = adaptasyon, uyum

adaptive = uyum gösterme ile ilgili, uyumsal add to = (bir şey)’e katkı sağlamak

add up to = toplam olarak (bir değer) etmek added bonus = bir başka avantaj addendum = (çoğul: addenda) ek, ilave addicted to = (bir şey)’e bağımlı

addictive = bağımlılık yapan additional = ek, fazladan, extra

additionally = ek olarak, in addition, also

additive = katkı maddesi

address = (bir şey)’e değinmek, (bir şey) ile uğraşmak, point (to), deal with, handle

adenosine triphosphate = adenosin trifosfat (kas dokusunda bulunan ve hücresel reaksiyonlar için temel enerji kaynağı sağlayan nükleotid), ATP

adequate = yeterli, enough, sufficient, zıt anl.= inadequate, insufficient

adequately = yeterince, yeterli bir biçimde / oranda, enough, sufficiently, zıt anl.= inadequately, insufficiently

adhere to = (bir şey)’e bağlanmak, yapışmak, bağlı kalmak

adherence = bağlılık, yapışma, dedication adherent = taraftar, yandaş, fan, follower adhesive = yapıştırıcı

adjacent = yan yana, bitişik

adjoin = bitişik olmak, link, border, attach, zıt anl.= detach, disconnect

adjoining = bitişik, bitişikteki, neighbouring

adjust = ayarlamak, arrange, tune, zıt anl.= confuse, upset

adjustment = ayarlama, adapte olma / etme, regulation, setting, orientation

administer = (ilaç vs.) vermek

administration = 1) idare; 2) (ilaç) verme / uygulama administrator = yönetici, idareci

admiralty = 1) amirallik rütbesi ve pozisyonu;

2) deniz kuvvetleri komutanlığı, naval forces command

admiration = takdir, beğeni

admire = takdir etmek, beğenmek, hayran olmak, esteem, zıt anl.= look down (on / upon)

admission = 1) kabul etme, acceptance, zıt anl.= denial; 2) (işe, üniversiteye vs.) girme / kabul edilme, entrance; 3) itiraf, confession

admission to hospital = hastaneye kabul admit = itiraf etmek, kabul etmek, (gelmesine,

girmesine vs.) izin vermek, accept, allow, zıt

anl.= deny, reject

admittedly = genel kabule göre, kuşkusuz, confessedly

adolescence = ergenlik

adolescent = ergen

adopt = 1) benimsemek, accept, assume, zıt anl.= reject, turn down; 2) evlat edinmek

adoptee = evlat edinilen çocuk

adoption = 1) evlat edinme; 2) (fikir, ideoloji, vs.) edinme / benimseme, acceptance, zıt anl.= rejection

adoptive = evlat edinilen, evlatlık olarak alınan

adrenal system = böbreküstü bezlerinin oluşturduğu sistem

Adriatic (isim) = Adriyatik Denizi (İtalya ile Balkan Yarımadası arasındaki deniz)

Adriatic (sıfat) = Adriyatik Denizi’ne ait

 

6 – ÜDS Sözlüğü

 

 

adult = yetişkin

adulthood = yetişkinlik, yetişkinlik dönemi

advance = ilerlemek, gelişmek, progress, develop, zıt anl.= regress

advanced = gelişmiş, ileri düzeyde

advanced age = ilerlemiş yaş

advanced scanning technology = ileri / gelişmiş tarama teknolojisi

advantage = avantaj, üstünlük sağlayan şey, yarar, zıt anl.= disadvantage

advantaged = ayrıcalıklı, imtiyazlı, privileged, favoured, zıt anl.= disadvantaged

advantageous = avantajlı, yararlı, beneficial, zıt anl.= disadvantageous

advent = geliş, başlama, arrival, beginning, zıt anl.= departure, end

adventure = macera, serüven

adventurer = maceracı, serüvenci

adversary = düşman, enemy, foe, zıt anl.= friend, ally adverse = kötü, elverişsiz, zararlı, menfaatine aykırı,

aleyhte, ters (yönlü), harmful, contrary,

reverse, zıt anl.= beneficial, favourable adverse drug reactions = ilacın yan etkileri adverse effect = ters / olumsuz / yan etki adverse reaction = ters / olumsuz tepki adversely = kötü bir şekilde, elverişsiz şartlarda,

aleyhte, negatively, zıt anl.= positively

adversely affect = ters / kötü yönde etkilemek

advert = reklam, advertisement, ad

advertise = reklam vermek, reklam / (bir şey)’in reklamını yapmak

advertisement = reklam, ilan, advert, ad advertising = reklamcılık, tanıtım advice = öğüt, tavsiye, nasihat, proposal

advisable = akıllıca, makul, doğru, appropriate, sensible, zıt anl.= improper, unwise

advise = öğüt vermek, tavsiyede bulunmak, counsel, suggest

adviser = danışman, advisor, consultant

advisory = tavsiye niteliğinde

advisory body = danışma organı, yetkisi tavsiye vermek ile sınırlı kurum

advocate (fiil) = savunmak, desteklemek, promote, support

advocate (isim) = 1) avukat, sözcü, lawyer;

2) destekçi, savunucu, taraftar, supporter

aerial = havada bulunan, havaya ait

aerial photograph = hava fotoğrafı

aerobic = serbest oksijen veya havaya bağımlı, oxidative, aerobiotic, zıt anl.= anaerobiotic

aerobics = aerobik (oksijene olan ihtiyacı arttıran egzersiz biçimi)

aeronautical = havacılıkla ilgili

aerospace = uzay / havacılık

affair = iş, mesele, business, matter

affect = etkilemek, have an effect on, influence, involve

affected = etkilenmiş

affection = şefkat, sevgi, concern, love, zıt anl.= hatred

affiliation = yakın ilişki, bağlılık, yakınlık

affinity = yatkınlık, (bir şey)’in başka (bir şey)’e benzerliği

affirm = doğrulamak, onaylamak, confirm, ratify, zıt anl.= deny

affliction = ağrı, acı, hastalık, rahatsızlık, pain, suffering, distress

affluence = bolluk, refah, zenginlik, richness

affluent = zengin, refah içinde, rich, wealthy, prosperous, zıt anl.= poor, needy

afford = (bir şey) yapmaya gücü / parası yetmek, (maliyetini) karşılayacak durumda olmak

affordable = maliyeti karşılanabilir, satın almaya para yetirilebilir

aficionado = birisini / bir şeyi beğeni ile takip eden, onun hakkında birikim sahibi kişi, hayran

Afro-American = Afro-Amerikan (Afrika kökenli, siyahi Amerikalı)

after a while = bir süre sonra aftermath = (örn. bir felaketin) sonrası

against = (bir kişi / bir şey)’e karşı (I am against the sale of alcohol to minors. = Küçüklere alkol satışına karşıyım.)

against (smo’s) will = (birisinin) arzusuna rağmen / arzusu hilafına

age (fiil) = 1) yaşlanmak, grow old; 2) (şarap vs. için) yıllanmak

age (isim) = 1) çağ, devir, period; 2) yaş

age-linked = yaşa bağlı

agency = acente, ajans, kurum, teşkilat

agenda = gündem

agent = 1) temsilci, aracı, acente; 2) etmen, faktör age-related = yaşa bağlı, yaşla ilgili

ages past = geçmiş çağlar

aggravate = 1) (zaten olumsuz bir durumu daha da) kötüleştirmek, zorlaştırmak, ağırlaştırmak, deteriorate, worsen, zıt anl.= facilitate, alleviate, ease; 2) canını sıkmak, irritate, make worse

 

ÜDS Sözlüğü – 7

 

 

aggregate = agrega (çakıl vs. gibi dolgu maddesi)

aggression = saldırganlık, hostility, zıt anl.= resistance, defence

aggressive = iddialı, hırslı, saldırgan, assertive, offensive, hostile, zıt anl.= passive, peaceful

aggressively = girişken / saldırgan bir şekilde, offensively, zıt anl.= passively

agility = çeviklik, atiklik

aging = 1) yaşlanma; 2) (şarap vs. için) yıllanma agree to = (bir şey yapma)’ya razı olmak, (bir şey

yapma)’yı kabul etmek, zıt anl.= object to

agree with = aynı fikri paylaşmak, katılmak, zıt anl.= disagree (with)

agreeable = 1) hoş, tatlı, pleasant, delightful, zıt anl.= unpleasant; 2) kabul edilebilir

agreement = anlaşma, sözleşme agricultural = tarımsal, tarım ile ilgili agriculture = tarım

agronomist = tarım uzmanı

ahead = gelecek, yaklaş(ıl)makta / gelmekte olan, ilerideki

ahead of = (bir şey)’in önüne / önünde

ahead of its time = zamanının çok ilerisinde, çağdaşlarından daha ileride, far beyond its time

aid = katkı, destek, yardım, help, relief, support

ailment = hastalık, rahatsızlık, sickness, illness, disorder

aim (at) (fiil) = hedeflemek, amaçlamak, nişan almak, target (to)

aim (isim) = hedef, amaç, goal, target

air photography = hava fotoğrafçılığı

air taxi = hava taksisi (ticari taksi gibi hizmet veren küçük uçak veya helikopter)

airborne = havadan gelen, hava yoluyla taşınan, havada olan (örn. airborne bacteria)

aircraft = (çoğul: aircraft) uçak, hava taşıtı

airframe = bir uçağı ya da uzay aracını oluşturan mekanik aksam

airliner = yolcu uçağı airline = havayolu şirketi airlines = havayolları

airship = (zeplin vs. gibi) hava gemisi

air-starved = havasız kalmış

air-to-air refuelling = havada yakıt ikmali

airway = hava yolu (solunum sisteminin, akciğere girişi sağlayan kanal şeklindeki kısımları; örn. burun delikleri, boğaz)

akin to = (bir şey) ile ilgili, yakın, benzer, similar to

alarming = ürkütücü, korkutucu, appalling, frightening alarmingly = endişe verici bir şekilde, shockingly,

disturbingly

albatross = albatros (geniş kanatları ve çok uzun süre havada kalabilmesi ile tanınan iri bir tür deniz kuşu)

alcohol-related = alkol (alımı) ile bağlantılı alert (fiil) = uyarmak

alert (isim) = uyanık, tetikte

alertly = açıkgöz / uyanık bir şekilde, tetikte olarak

alertness = uyanıklık, tetikte olma hali

alfalfa = yoncaya benzeyen, çiçek açan bir bitki

alga = (çoğul: algae) alg (su yosunu)

algal = deniz / su yosununa ait

algal ancestors = alg kökenli atalar

Alhambra = Elhamra (13. yy‘da İspanya’daki Gırnata şehrinde Mağribiler tarafından yapılmış olan kale / saray)

alien = 1) yabancı, unfamiliar, unknown, zıt anl.= familiar, known; 2) uzaylı, extraterrestrial

alienate from = (arkadaşların)’dan, (iş)’ten vs. soğu(t)mak, uzaklaş(tır)mak, part (from), turn away (from), zıt anl.= unite, endear

alienating = yabancılaştıran, (gerçeklerden) uzaklaştıran

alienation = yabancılaşma

alike = 1) benzer, similar, zıt anl.= different; 2) eşit / aynı şekilde; 3) hem. . . , hem. . . , similar, in the same way, both

alkaline = alkali (bir alkali veya toprak alkali metalin oluşturduğu ve suda çözündüğünde pH değeri 7’den yüksek olan iyonik bileşik)

alkaloid = alkaloid (nikotin ve morfin gibi, nitrojen içeren, genellikle katı halde bulunan ve farmakolojik etkileri olan bitkisel kökenli organik bileşikler grubu)

all kinds of artistic activities = her çeşit sanatsal aktivite

all manner of = her çeşit

all things considered = her şey göz önüne alındığında

all too often = çoğunlukla

all walks of life = hayatın her alanı (her meslek, her sosyal grup vb.)

all-cause mortality = (sebebine göre ayrım yapılmaksızın) bütün ölümler

allegation = suçlama, itham, iddia alleged = iddia edilen

allelopathy = bir bitkinin, ürettiği kimyasallarla diğer bir bitkinin gelişmesini engellemesi

 

8 – ÜDS Sözlüğü

 

 

allergic = alerjik, alerji ile ilgili

allergist = alerji uzmanı doktor

alleviate = yatıştırmak, dindirmek, hafifletmek, azaltmak, rahatlatmak, ferahlatmak, relieve, ease, comfort, zıt anl.= intensify, aggravate

alliance = ittifak, birleşme, association, accord

allied = müttefik

Allies = (the Allies şeklinde kullanılır) Müttefikler, İttifak Devletleri (Bu kelime, İngilizce kaynaklarda genellikle 2. Dünya Savaşı’nda ABD, İngiltere ve bu ülkelerin yanında yer alan diğer ülkeleri ifade eder.)

allocate = ayırmak, tahsis etmek, appropriate

allocation = tahsis, ayırma, ödenek, allotment, allowance

allot = tahsis etmek, (pay vs.) ayırmak, dağıtmak, apportion, allocate

allow = izin vermek, sağlamak, imkân vermek, mümkün kılmak, yetki vermek, enable, let, empower, permit, zıt anl.= forbid, hinder, prohibit

allow for = (bir şey)’i dikkate almak / hesaba katmak / göz önünde tutmak, take (smt) into account

alloy = maden alaşımı

all-time low = tüm zamanların en düşük seviyesi allusion = ima, dolaylı atıf / alıntı, kinaye, indirect

alveolar duct = hava keseciği / kanalı

alveolar sac = hava keseciği

alveolus = (çoğul: alveoli) hava keseciği

Alzheimer’s disease = Alzheimer hastalığı (genellikle 40-50 yaşları arasında başlayan, nöron kaybına bağlı atrofi ve beyin karıncıklarında genişleme ile belirgin bunama)

amass = toplamak, biriktirmek

amazing = insanı hayrete düşüren, şaşırtıcı, astonishing, surprising, startling, zıt anl.= banal, dull

amber = kehribar

ambiguous = belirsiz, bulanık, muğlak, unclear, vague, zıt anl.= explicit, lucid

ambiguously = belirsizce, muğlak bir şekilde, unclearly, vaguely, zıt anl.= explicitly, lucidly

ambition = hırs, ihtiras, passion, zıt anl.= contentment

ambitious = (başarmak veya elde etmek için) tutkuyla dolu, eager, zealous, zıt anl.= humble, indifferent, unambitious

amendment = düzeltme, değişiklik, correction, change

amicable = arkadaşça, dostça, friendly

amino acid = amino asit (proteini oluşturan asitlerden her biri)

 

reference

ally = müttefik, cooperator, friend, partner, zıt anl.= enemy, foe

ammonia = amonyak (kimyasal formülü NH renksiz ve kötü kokulu bir gaz)

3

amnesia = hafıza kaybı, memory loss

olan,

 

almond = badem

almshouse = darülaceze, yoksullar evi, imarethane

aloft = yukarıda, havada alone = yalnız, tek başına

along with = (bir şey) ile birlikte, yanı sıra, together with

alongside = yanında, together with

alter = (özüne dokunmadan kısmen) değiş(tir)mek, change, modify

alternate between = (iki durum) arasında gidip gelmek, shift, fluctuate, zıt anl.= remain

alternate with = (bir şey) ile dönüşümlü olarak meydana gelmek

alternately = dönüşümlü olarak, in turns alternating current = alternatif akım, AC alternative = diğer, başka, alternatif, (farklı bir)

seçenek, option

altiplane = buzul çağında oluşmuş yüksek yayla, altiplano

altitude = yükseklik, rakım, irtifa, height, elevation altogether = tamamen, hepten, bütünüyle,

completely, on the whole, all in all

among other things = diğer etmenler / faktörler yanında

amount = miktar, quantity

amount to = 1) (miktar olarak) karşılık gelmek, add up to, sum up to, zıt anl.= differ from; 2) (bir şey) ile eşanlamlı olmak, . . . anlamına gelmek, correspond to

amphibian = amfibi (hem karada hem suda yaşayabilen)

ample = 1) geniş, büyük; 2) çok, bol

amplification = büyütme, (örn. bir ses dalgası veya elektronik sinyal için) yükseltme / amplifikasyon

amplitude = dalga yüksekliği amusing = eğlendirici, komik, funny

amyloid protein = amiloid protein (bir tür mumsu yapıya sahip, yarı saydam, dejenere olmuş ve nişastaya benzer protein)

an awful lot = çok fazla

anaemia = anemi (kansızlık)

 

ÜDS Sözlüğü – 9

 

 

anaemia of folate deficiency = folik asit eksikliği / yetersizliğine bağlı olarak gelişen anemi

anaesthesia = anestezi (cerrahi müdahele için anestetik madde vererek kişide ağrı ve acı hissini ortadan kaldırma)

anaesthetic = anestetik madde (uyuşturucu) analgesic = analjezik (ağrı kesici ilaç) analogue = benzer, karşılık

analogy = benzerlik, benzeşim, similarity analyze = analiz etmek, çözümlemek ancestor = ata

ancestral = atalar ile ilgili, atalara ait ancestry = atalar, kök

anchor-bolt = çelik dübelli cıvata (nesneleri sağlam bir şekilde betona tutturmaya yarayan cıvata / saplama)

ancient = eski, antik (genellikle Batı Roma İmparatorluğu’nun çöküşünden önceki dönemlere ait), antique, archaic, zıt anl.= modern

ancient world = antik dünya (genellikle Roma dönemi ve öncesinde Akdeniz havzası ve çevresindeki uygarlıkları içeren bir tanımlama)

and so forth = ve benzerleri, and so on, and the like and the like = ve benzerleri, and so on, and so forth anger = kızdırmak, sinirlendirmek, make angry angina pectoris = angina pektoris (fiziksel egzersiz,

aşırı sigara, heyecanlanma sonucunda

göğüste yaşanan ağrı)

angle = açı

Anglo-Saxon = Anglo-Sakson (özellikle 5-11. yy’lar arasında güney ve batı Britanya’ya hakim olan ve modern İngiliz ve Amerikalılar’ın bir kısmının kökeninin dayandığı halklara verilen genel ad)

animal husbandry = hayvancılık

annotate = dipnot koymak, açıklayıcı notlar koymak announce = ilan etmek, duyurmak

announcement = duyuru, bildiri

annoy = can sıkmak, rahatsız etmek, sinir bozmak, irritate, bother

annoying = sıkıntı veren, sinir bozucu, disturbing, exasperating

annual = yıllık, yılda bir yapılan / yayınlanan, yearly annual rate of growth = yıllık büyüme oranı annually = yılda bir, her yıl (düzenli olarak), yearly anomalous = anormal, olağan olmayan anonymity = kimliklerin belirsiz oluşu, anonimlik anorexia = anoreksi, iştah kaybı, iştahsızlık

anorexia nervosa = anoreksi nervoza (çok zayıf olmasına rağmen hastanın kendisini çok şişman görmesine ve yemek yememesine neden olan psikolojik bir rahatsızlık)

antenna = 1) (çoğul: antennas) anten; 2) (çoğul: antennae) duyarga (kimi böcek ve eklembacaklıların başlarında bir çift halinde bulunan ve çevrelerini kimyasal olarak algılamalarına yarayan organ)

anthology = seçki, antoloji (şiir veya hikaye gibi belli bir grup edebi eserin toplandığı kitap)

anthrax = şarbon (genellikle büyük ve küçükbaş hayvanlarda görülen, insanlara da et, süt ve diğer hayvansal ürünler aracılığı ile bulaşabilen ve sıklıkla ölüm ile sonuçlanan bir hastalık)

anthropological = antropolojik, insan bilimsel anthropologist = antropolojist, insan bilimci anthropometric survey = ırklara has özellikleri

belirlemek amacıyla, insan vücudunun çeşitli

kısımlarını karşılaştırmaya yönelik araştırma

anthropomorphism = insan biçimcilik (insan olmayan varlıkların, insan niteliklerine sahip olduklarının düşünülmesi)

anti- = aleyhinde, -e karşı

anti-aircraft missile battery = uçaksavar füze bataryası (savaş uçaklarına karşı karada veya savaş gemilerinde konuşlandırılmış füze fırlatıcısı)

antibacterial compound = antibakteriyel bileşik

antibiotic = antibiyotik

antibody = antikor (kana dışarıdan giren yabancı maddelere karşı koyan protein)

antibody-based therapy = antikora dayalı tedavi

antibody-drugs = antikor ilaçlar (özellikle kanser tedavisinde kullanılan ve kanserli hücreler üzerindeki antijenlere bağlanıp sadece bunları yokeden ilaçların genel adı)

anticipate = (olacakları) sezinlemek / tahmin edip ona göre davranmak, beklemek, ummak, (başkasından) önce davranmak, foresee, predict

anti-collision = çarpışmayı önleyici

anti-constitutional = anayasaya aykırı

antidepressant drug = antidepresan ilaç (depresyon tedavisinde kullanılan ilaç)

antidote = panzehir

antigen = antijen (vücutta bağışıklık sisteminin harekete geçmesine yol açan toksin ya da enzim)

antihistamine = antihistamin (alerji ilacı grubu)

 

10 – ÜDS Sözlüğü

 

 

anti-missile defence = güdümlü füzeye karşı savunma

anti-poverty = yoksulluk karşıtı, yoksulluğu ortadan kaldırma amaçlı

antiquity = antik çağlar (Avrupa’da Orta Çağ öncesi dönem), zıt anl.= modern ages

anti-shrink = (kumaşlarda) çekme önleyici

Antoine Lavoisier = 1743-1794 yılları arasında yaşamış, modern kimyanın kurucusu olarak kabul edilen Fransız araştırmacı

anxiety = endişe, kaygı, tasa, huzursuzluk hali, iç sıkıntısı, worry, uneasiness, zıt anl.= tranquillity

anxiety disorder = anksiyete bozukluğu (endişe, korku ve kuruntunun yarattığı gerilimle beliren huzursuzluk hali ve iç sıkıntısının sebep olduğu rahatsızlık)

anxious = kaygılı, endişeli, tedirgin, worried, uneasy

any longer = artık. . . , hala, any more, (He doesn’t come here any longer. = O artık buraya gelmiyor.)

any more = artık (değil), any longer

anyway = hem . . . ki, zaten . . . ki, yine de, anyhow, (How long have you been so interested in Broadway theatre, anyway? = Hem sen ne zamandır Broadway tiyatrosu ile bu derece ilgileniyorsun ki?)

anywhere else = başka hiçbir yer(de)

apart from = (bir şey)’den başka, (bir şey)’in haricinde, other than, except for

apathetic = apatik, duygularını göstermeyen, tepki vermeyen, indifferent

apathy = ilgisizlik, kayıtsızlık, disinterest, listlessness, zıt anl.= concern, involvement

Aphrodisias = Afrodisias (Aydın ili’nin Geyre Köyünde bulunan bir antik kent)

Aphrodite = Afrodit (Yunan mitolojisinde aşk ve güzellik tarıçası), Venus

apiece = parça başına

apnoea = apne (uyku vs. esnasında nefes alma işlevinin geçici olarak durması), asphyxia

apparatus = (çoğul: apparatus ya da apparatuses) düzen, aygıt, cihaz, aparat, system, equipment

apparent = açık, belli, aşikâr, görünürdeki, göze çarpan, obvious, visible, evident, zıt anl.= obscure, hidden

apparently = belli ki, görünüşe göre, evidently, obviously

appeal to (fiil) = (birisi)’ne çekici gelmek, (birisi)’nin hoşuna gitmek, attract, charm, zıt anl.= repel

appeal (isim) = 1) çekicilik, cazibe, attraction, charm;

2) başvuru, request, application

appealing = çekici, attractive, zıt anl.= repulsive appear = 1) ortaya çıkmak, belirmek, emerge, arise,

zıt anl.= disappear, vanish, fade; 2) (gibi)

görünmek, seem, look

appearance = 1) görünüş, görünüm, image, feature;

2) ortaya çıkma, emergence appendage = eklenti, aksesuar appetite = iştah

appliance = alet, gereç

applicable = uygulanabilir

application = 1) uygulama, tatbikat, exercise, practice; 2) başvuru

applied = uygulamalı (örn. applied physiology = uygulamalı fizyoloji)

apply = 1) uygulamak, tatbik etmek, implement, utilize, practice; 2) başvurmak

apply (cold / warm) compress = (yara vs.) üzerine (soğuk / sıcak) kompres uygulamak

apply to = (bir şey)’i içermek / kapsamak / ilgilendirmek

appoint = atamak, görevlendirmek, assign, zıt anl.= discharge, dismiss

appointment = randevu

appraisal = değerlendirme, fiyat biçme, assessment, evaluation

appreciably = fark edilir derecede, considerably, zıt anl.= negligibly

appreciate = değerini anlamak, takdir etmek, take account of, be fully aware of, be grateful for

appreciation = 1) takdir, minnettarlık, admiration;

2) değer artışı

apprehend = yakalamak, tutuklamak, capture, arrest, zıt anl.= discharge, release

apprehension = 1) anlayış, kavrayış, understanding, grasp, zıt anl.= misunderstanding; 2) endişe, korku, kuruntu, fear, worry

apprentice (fiil) = (birisinin yanına) çırak olarak vermek

apprentice (isim) = çırak, stajyer

approach (fiil) = 1) yaklaşmak, yanaşmak, reach, near; 2) düşünmeye / üzerinde durmaya / ilgilenmeye / uğraşmaya başlamak

approach (isim) = tutum, tavır, yaklaşım, attitude, stance

appropriate (fiil) = 1) almak, kendine mal etmek, el koymak, seize; 2) tahsis etmek, ayırmak

appropriate (sıfat) = uygun, yerinde, suitable, proper, zıt anl.= inappropriate, unsuitable

appropriately = uygun bir şekilde, yerinde olarak, suitably, properly, zıt anl.= inappropriately, unsuitably

 

ÜDS Sözlüğü – 11

 

 

appropriateness = uygunluk

approval = onay, consent

approve of = (bir şey)’i onaylamak, ratify, zıt anl.= disapprove of, deny, reject

approximately = yaklaşık olarak, roughly aquatic = suyla ilgili, suda yaşayan aquatic rodent = suda yaşayan kemirgen aqueduct = su kemeri

Arawak Indians = Aravak Yerlileri (Karayipler bölgesi yerli halklarından biri)

arbitrary = keyfi, despotça, gelişigüzel, random, zıt anl.= reasonable, democratic, objective

arboriculture = ağaç ve fidan yetiştirme

arch = kemer, yay, kıvrım

arch bridge = kemerli köprü

archaeobotany = arkeobotanik (paleoetnobotanik bilimine verilen başka bir isim), paleoethnobotany

archaeological = arkeolojik, arkeoloji ile ilgili

archaeological context = arkeolojik olarak araştırılmakta olan yer / eser

archaeologist = arkeolog (insanı ve insanlık tarihini, geride bırakılan eserlere dayanarak inceleyen bilim insanı)

archipelago = takımada, içinde çok ada bulunan deniz

architectural = mimari, mimarlık ile ilgili

architecture = mimari

Arctic (isim) = Kuzey Kutup bölgesi

Arctic (sıfat) = Kuzey Kutbu’na ait, Kuzey Kutbu ile ilgili

Arctic Circle = Kuzey Kutup Dairesi (66° 33′ 39¨ enleminde bulunup Kuzey Kutbu’nu çevreleyen ve 21 Aralık günü hiç güneş görmeyen en güneydeki paralel dairesi)

arduous = güç, çetin, yorucu

area of contact = temas noktası

arguably = (tartışmaya açık olmakla birlikte) muhtemelen, (She is arguably the best actress. = O muhtemelen en iyi aktristir.)

argue = 1) tartışmak, münakaşa etmek, müzakere etmek, discuss, debate; 2) kavga etmek, atışmak, çekişmek; 3) (bir fikri vs.) savunmak, (belli bir) görüşte olmak

argue away = tartışarak çürütmek, aksini kanıtlamak argue over = (bir konu) üzerinde tartışmak, debate argue that = (bir fikir / bir görüş)’ü savunmak, (bir

şey)’i iddia etmek

argument = 1) sav, iddia, assertion; 2) tartışma, debate; 3) çekişme, controversy

arid = kurak, kıraç

arise from / out of = (bir şey)’den meydana gelmek / ortaya çıkmak, baş göstermek, appear, emerge, come forth, come up, zıt anl.= disappear, fade

Ark = 1) Musa Peygamber’in on emrinin bulunduğu levhaların taşındığı sandık; 2) Nuh’un Gemisi

armament = 1) teçhizat, silah; 2) silahlanma armed with = (bir şey) ile donanmış armistice = ateşkes, cease-fire

armoured car = zırhlı otomobil

armpit = koltuk altı

arms race = silahlanma yarışı

around = civarında, dolayında, aşağı yukarı, yaklaşık, approximately, roughly

arousal = uyarma, harekete geçirme, uyanış, canlandırılma, activation, stirring, zıt anl.= pacification

arouse = canlandırmak, harekete geçirmek, (tartışma vs.) yaratmak, uyandırmak, activate, stir, stimulate, provoke, zıt anl.= dampen, pacify

arrange = düzenlemek, yerleştirmek, organise arrange for = (bir şey)’i ayarlamak, (bir şey) için

hazırlık / plan yapmak, organise for

arrangement = düzenleme, anlaşma, dizilim, yerleştir(il)me, plan, agreement, system, setup, order

arrest = 1) durdurmak, kesmek, stop; 2) tutuklamak, seize

arrival = geliş, zıt anl.= departure arrogant = 1) kibirli, gururlu; 2) küstah art = sanat

artefact = insan eliyle yapılan şey (özellikle ilk insanların eserleri), artifact

artery = atardamar (kanı, kalpten vücudun diğer kısımlarına taşıyan damar)

article = gazete / dergi makalesi, yazı, paper

article of diet = yiyecek maddesi

articulate = açıkça beyan etmek, ifade etmek, express

artifact = insan eliyle yapılan şey (özellikle ilk insanların eserleri), artefact

artificial = yapay, suni, sahte, man-made, imitation, zıt anl.= real, genuine

artificial fingernail remover = yapay tırnak uçlarını çıkarmaya yarayan madde

artificial liver = suni / yapay karaciğer

artificially = yapay / suni olarak, zıt anl.= naturally

artificially sweetened = suni olarak tatlandırılmış

 

12 – ÜDS Sözlüğü

 

 

artistic term = sanat terimi

as a consequence = sonuç olarak, consequently

as a matter of fact = aslında, aslına bakılırsa, actually, to tell the truth

as a matter of legal doctrine = yasalar bakımından, yasal açıdan bakılırsa

as a result = sonuç olarak, sonuçta, therefore, consequently

as a rule = kural olarak

as a whole = bir bütün olarak

as compared with = (bir şey) ile karşılaştırıldığında

as directed = talimata uygun şekilde, tarif edildiği gibi

as ever = her zamanki gibi, as always, as usual

as far as = … kadar uzaklar(d)a, (I travelled as far as the Arctic Circle. = Kuzey Kutup Dairesi’ne kadar (uzaklara) seyahat ettim.)

as far as . . . is concerned = söz konusu . . . olduğunda, . . . yı ilgilendirdiği kadarıyla, as far as . . . goes

as far as … goes = söz konusu . . . olduğunda, . . . yı ilgilendirdiği kadarıyla, as far as . . . is concerned

as far as character goes = karakter söz konusu olursa

as for = (bir şey)’e gelince, (bir şey) ile ilgili olarak as if = güya, sanki … miş / . . . mış gibi, as though as is the case with = … daki gibi, … ile ilgili

durumda olduğu gibi

as is true of others = başkalarında olduğu gibi as little as = . . . kadar / gibi küçük (bir miktar), . . .

kadar / gibi kısa (bir zaman), (His wage is as

little as 300 YTL a month. = Onun maaşı 300 YTL gibi küçük bir miktar.)

as long as = sürece, müddetçe, so long as

as opposed to = (bir şey)’den farklı olarak, in contrast to

as regards = (bir şey)’e gelince, . . . konusunda, considering

as soon as = –er … –mez (bir şeyi yapar yapmaz) as soon as possible = mümkün olduğu kadar çabuk,

ASAP

as such = 1) bu sıfatla, in that capacity; 2) kendi içinde, o şekilde, in itself, (He is only a child and must be treated as such. = O sadece bir çocuk ve ona bir çocuk gibi / o şekilde davranılmalı.)

as the semester wears on = sömestr ilerledikçe

as to = (bir şey)’e gelince, . . . konusunda, (bir şey)’e uygun olarak, about, relating to

as well as = 1) (bir şey)’e ek olarak, de / da, ve;

2) (hem) … hem de …, in addition to; 3) hem de . . . , (onu) da, and also

as with any country = her ülkede olduğu gibi

as yet = daha, henüz, şimdiye kadar, so far, until now

ascendancy = üstünlük, güç

ascent = çıkış, tırmanış, yükseliş, yokuş ascertain = (araştırarak) tespit etmek, belirlemek,

saptamak, ensure, determine, verify

ascribe to = (bir şey)’e atfetmek, attribute to

ash = kül, cinder

ashore = karaya, kıyıya

aspect = açı, yön, bakım, görünüş, feature, facet, perspective, view, side

aspiration = arzu, istek

aspire to = (bir şey)’i şiddetle istemek, kuvvetle arzu etmek, seek, desire

assassinate = suikast yapmak assassination = suikast assault (fiil) = saldırmak, attack assault (isim) = saldırı, attack

assemblage = bir araya getirilmiş / gelmiş kişiler veya nesneler bütünü, karışım, topla(n)ma

assemble = 1) topla(n)mak, gather; 2) monte etmek, kurmak, parçaları bir araya getirerek oluşturmak, install, zıt anl.= dismantle, disassemble

assembler = montör, takyapçı

assembly = montaj

assembly = toplantı, meclis, kongre

assert = 1) (hakkını vs.) güçlü bir şekilde savunmak / kabul ettirmeye çalışmak, declare, insist, press; 2) ileri sürmek, iddia etmek, put forward

assertion = 1) savunma, iddia, affirmation;

2) açıklama, bildiri, declaration

assertive = iddiacı, (agresiflik derecesinde) kendinden emin

assess = değerlendirmek, değer biçmek, hesaplamak, evaluate, appraise

assessment = değerlendirme, değer biçme, evaluation, judgement

asset = kazanç, fayda getirecek şey, meziyet, plus assiduously = dikkatli ve sürekli çalışarak, diligently assign = 1) (görev) vermek, tahsis etmek, ayırmak,

allot, allocate, portion; 2) atamak, tayin etmek,

appoint, designate

assimilation = asimilasyon, sindirim, özümle(n)me (bağırsaktan emilen maddelerin organizmanın yapısına girmesi)

 

ÜDS Sözlüğü – 13

 

 

assist in = (birine bir şey)’de yardım etmek / yardımcı olmak, help in

associate = iş ortağı, bağlı kuruluş

associate with = (bir şey / olay) ile ilgisi olmak, bağlantısı olmak

associated with = (bir şey) ile ilgili / alakalı / lişkili, related to

association = 1) ilişki, relation; 2) dernek, birlik, kurum, society

assortment = çeşitlilik, farklılık, variety, diversity, zıt anl.= uniformity

assume = 1) farz etmek, varsaymak, suppose; 2) (iş, görev vs.) üstlenmek, undertake; 3) benimsemek, kabul etmek, believe, presume

assumption = varsayım, farz etme, sanı, supposition

assurance = endişeleri giderme amaçlı söz veya eylem, güvence

assure = temin etmek, güvence vermek, certify, guarantee

asteroid = asteroid, uzayda dolanan büyük göktaşları

asthma = astım

asthma attack = astım krizi

astonish = şaşırtmak, hayrete düşürmek, astound astonishingly = şaşırtıcı / hayrete düşürücü bir

şekilde, astoundingly, amazingly, surprisingly

astounding = şoke eden, hayret verici, surprising, breathtaking, zıt anl.= normal, ordinary

astronomer = astronom (yıldızları, gezegenleri ve diğer gök cisimlerini inceleyen bilim insanı)

astronomical matters = astronomi ile ilgili konular at all = hiç mi hiç, hiçbir surette / şekilde, whatsoever at all costs = ne pahasına olursa olsun

at almost no cost = neredeyse bedelsiz / masrafsız olarak

at any point in time = herhangi bir zamanda, zamanın herhangi bir noktasında

at bargain prices = kelepir fiyatlara / fiyatlardan

at best = en iyi durumda, en iyi şartlarda, under the most favourable conditions, zıt anl.= at worst

at ease = 1) rahat, huzurlu; 2) (askeri) ’Rahat’ komutu

at fault = suçlu, kabahatli, in the wrong, guilty, zıt anl.= innocent

at first glance = ilk bakışta, at first sight at first sight = ilk bakışta

at great expense = büyük harcamalar yapılarak at great risk = büyük risk altında

at intervals = aralıklarla

at large = genelinde, çoğu, çoğunluğu, in general at least = en azından, at any rate, zıt anl.= at most at least to a certain extent = en azından belli bir

dereceye / düzeye kadar

at little expense = az bir maliyetle

at long last = nihayet, en sonunda

at most = en fazla, maksimum, maximum

at once = 1) tek seferde, bir defada; 2) derhal, hemen, immediately, right away; 3) aynı anda, at a time, at one time

at present = 1) hali hazırda, şu an için, currently, presently, at this time; 2) şimdi, now

at smo’s disposal = birisinin emrinde / kullanımında / elinde (olma durumu)

at some point = bir noktada

at the expense of = (bir şey) pahasına

at the heart = merkezinde, odak noktasında, kalbinde

at the rate of = hızında

at the request of their governments = hükümetlerinin talebi üzerine

at the same rate = aynı oranda / hızda at the time = o zamanlar, back then

at the turn of = (bir şey)’in sonu ile takip edenin başı arasında, dönüm noktasında, (at the turn of the century = yüzyılın başında / sonunda)

at this rate = bu hızla

at times = zaman zaman, occasionally

at will = istendiğinde, istenilen zamanda, istendiği gibi, as / when one wishes

Athens = Atina (Yunanistan’ın başkenti)

athlete = atlet, sporcu

atomic symbol = element simgesi (kimyasal elementleri temsil etmekte kullanılan bir veya iki harfli kısaltma)

atrophy (fiil) = atrofiye / dumura uğra(t)mak, körel(t)mek, decay, disintegrate, zıt anl.= develop, grow

atrophy (isim) = atrofi, dumur, körelme attach = tutturmak, takmak, iliştirmek

attach importance = (bir şey)’e önem vermek, give importance

attach much importance to = (bir şey)‘e büyük önem vermek

attached to = (bir şey)’e bağlı

attachment protein = tutunma proteini (virüsün yüzeyinde bulunan ve hücrelere tutunmasını sağlayan protein)

attack (fiil) = saldırmak, assault, zıt anl.= defend

 

14 – ÜDS Sözlüğü

 

 

attack (isim) = 1) saldırı; 2) nöbet, atak, kriz attain = (bir hedef vs.)’ye ulaşmak, elde etmek,

kazanmak, achieve, fulfil, zıt anl.= fail

attainable = erişilebilir, ulaşılabilir, (The objectives put forward by the leading party do not seem to be attainable. = İktidar partisi tarafından öngörülen hedefler pek ulaşılabilir görünmüyor.)

attempt (fiil) = girişimde bulunmak, teşebbüs etmek, try

attempt (isim) = deneme, girişim, teşebbüs, effort, trial

attend = katılmak, hazır bulunmak, (okula, kursa, spora vs.) devam etmek

attendance = (okula, kursa, spora vs.) devam etme, devamlılık, hazır bulunma

attendant = (akıl hastanesi, huzurevi vs. için) bakıcı, görevli

attention = dikkat, ilgi

attentiveness = azami dikkat, care, thoughtfulness, zıt anl.= neglect

attitude = tutum, tavır, yaklaşım, approach, stance

attitude researcher = davranış araştırmacısı, davranış bilimci

attract = (ilgisini) çekmek, cezbetmek, etkilemek, appeal to

attract attention = dikkat çekmek

attract notice = dikkat çekmek

attract scientific criticism = bilimsel çevrelerin eleştirisine hedef olmak

attract scientific scrutiny = bilimsel araştırmaların ilgi odağı olmak

attraction = 1) cazibe, çekim gücü; 2) atraksiyon, eğlence programı

attractive = çekici, güzel, appealing, zıt anl.= repulsive

attribute = vasıf, nitelik, sıfat, aspect, element, feature

attribute to = 1) (bir neden)’e bağlamak, yormak, associate with, connect to; 2) (bir şey)’e mal etmek, atfetmek, ascribe to

attune to = (bir şey)’e uydurmak, alıştırmak, adjust, accord

auction off = açık arttırma ile satmak, elden çıkartmak

audience = dinleyiciler, izleyiciler, hazır bulunanlar audio player = CD / kaset / müzik çalar audiometry = odyometri (işitme gücünün ölçülmesi) auditor = 1) dinleyici, listener; 2) (bir tür) mali

müşavir; 3) misafir öğrenci

auditory = işitme ile ilgili, işitsel

auditory system = işitme sistemi

augment = arttırmak, çoğaltmak, grow, increase, amplify

austere = 1) ciddi, ağırbaşlı; 2) sert, zor, çetin authentic = otantik, hakiki, gerçek, genuine author = yazar

authoritarian = otoriter

authority = otorite, yetkili, yetkili merci authorize = izin vermek, yetki vermek, permit,

empower

autism = otizm (kişinin ileri derecede içe kapanık oluşu, aşırı çekingenlik ve kişisel ilişkiler kurmada güçlükle belirgin içine kapanma hali)

autistic = otistik (otizm rahatsızlığı olan)

autoimmune response = otoimmün tepki (bağışıklık sisteminin bir virüs vs. ’i tanıması ve ona karşı antikor üretmesi)

autonomy = özerklik, otonomi (kendi kendini idare etme)

auxiliary = yedek, yardımcı, supplementary available = bulunabilir, (piyasada) bulunan,

ulaşılabilir, (alıma / kullanıma) hazır,

attainable, ready, accessible, usable availability = hazır bulunma, bulunabilirlik,

edinilebilirlik, erişilebilirlik, zıt anl.=

unavailability

avalanche = çığ

avalanche proper = asıl / gerçek çığ

avant-garde = avangard, öncü

average to = ortalama olarak (bir miktar)’a karşılık gelmek

average life-span = ortalama ömür

avian flu = kuş gribi

avian influenza = kuş gribi / vebası

aviation = havacılık

aviator = havacı

avionics = uçuş elektroniği

avoid = (bir şey)’den kaçınmak / sakınmak / kurtulmak, escape, stay away, zıt anl.= contact, face, confront

avoidable = kaçınılabilir, önlenebilir, evitable, avertable, zıt anl.= inevitable, unavoidable

avoidance = (bir şey)’den kaçınma / sakınma / kurtulma, escape, staying away, zıt anl.= contact, confrontation

avoidant = (karakter için) çekinik await = beklemek, gözlemek, expect

awaken = uyan(dır)mak, wake up, arouse, zıt anl.= put / go to sleep

 

ÜDS Sözlüğü – 15

 

 

aware of = (bir şey)’in farkında, zıt anl.= unaware of aware = bilinçli, farkında, alert, conscious, zıt anl.=

unconscious

awareness = farkında olma, perception, recognition, zıt anl.= unawareness

awful = berbat, korkunç, terrible, horrible, zıt anl.= beautiful, nice

awful long time = (dilimizdeki informel karşılığı ile) felaket uzun zaman, çok uzun bir zaman

awning = tente, güneşlik

axiom = aksiyom (kabul edilmiş gerçek)

axis = (çoğul: axes) aks, eksen

 

 

 

B B B B B

 

 

 

B vitamin folate = folik asit (bir tür B vitamini)

  1. C. = Milattan / İsa’dan önce, before Christ, zıt anl.= D. , anno Domini

baby boom = bebek patlaması (aşırı miktarda doğum)

baby sticker = küçük çıkartma / etiket

Babylon = Babil (antik Mezopotomya’nın en önemli kentlerinden birisi ve Babil Krallığı’nın başkenti)

back (fiil) = desteklemek, support

back (isim) = sırt

back and forth = ileri geri

back out = caymak, sözünden dönmek

back up = desteklemek, arka çıkmak, support, reinforce, (In his time, there was hardly anyone to back up Darwin’s theories. = Kendi zamanında Darwin’in teorilerini destekleyecek pek kimse yoktu.)

back up with = (bir şey) ile desteklemek, arka çıkmak, support with, reinforce with

backer = savunan, destekleyen background = geçmiş, arka plan backing = destek(leme), support backpack = sırt çantası

backward = 1) arkaya doğru, arka tarafa doğru;

2) zeka geriliği olan

backwardness = gerilik, geri kalmışlık, underdevelopment

bacterial pharyngitis = (bakterilerin oluşturduğu ya da onlarla ilgili) farenjit, bakteriyel farenjit (yutak iltihabı)

bacterium = (çoğul: bacteria) bakteri

bag-snatching = kapkaç, çantayı alıp kaçma bail out (of) = (acil durumda bir aracı) terk etme bake = (hamur işleri için) fırında pişirmek balance = denge

balancing (isim) = dengeleme balancing (sıfat) = dengeleyici

bald eagle = kel kartal (ABD ve Kanada’da bulunan, balık ile beslenen, başındaki tüylerin beyaz olması sebebiyle “kel” adını almış olan iri bir kartal türü)

ball bearing = bilyeli rulman (yatak ile mil yuvası arasında metal küreler / bilyeler bulunan rulman)

ball of fire = ateş topu, (The sun is simply a huge ball of fire. = Güneş, basitçe dev bir ateş topudur.), fireball

ball of light = ışık topu

ball of the foot = ayak parmaklarının ayakla birleştiği, kaslı ve su toplamaya meyilli bölge

ballast = safra (gemilerin ve balon, zeplin gibi taşıtların denge sağlamak amacı ile taşıdıkları su, kum gibi ağırlık)

ballast water = safra suyu (gemilerin yüklü değilken denge sağlamak amacı ile ambarlarına doldurdukları su)

ballooning = artmak, yükselmek, (fiyat vs. için) patlamak

ballot = 1) oy verme işlemi; 2) oy pusulası

Baltic = Baltık Denizi (Kuzey Avrupa’da, İskandinavya ile Danimarka arasında kalan deniz)

ban = yasaklamak, forbid, prohibit, bar, zıt anl.= allow, permit, (There was no ban on smoking on the train we travelled in. = Yolculuk ettiğimiz trende sigara yasağı yoktu.)

band = takım, zümre, (müzik için) grup Bangladesh = Bangladeş (Güney Asya’da bir ülke) bank (fiil) = yığılmak, kümelenmek

bank (isim) = 1) nehir / ırmak / hendek / göl kıyısı, kenarı; 2) küme, yığın

banker = banker, bankacı banks of the Nile = Nil’in kıyıları bar = çubuk

bare = yalın, çıplak, basit, mere

barely = zar zor, güçlükle, çok az, hardly, zıt anl.= enough, sufficiently

barometer = barometre (ortam basıncını ölçmeye yarayan alet)

barrel = (petrol için) varil (yaklaşık 159 litre)

barren = kıraç, verimsiz, infertile

barricade = barikat

barrier = engel, bariyer, obstruction

barter = değiş tokuş, takas

 

ÜDS Sözlüğü – 17

 

 

basal = temel, bazal

basal cell = bazal hücre (bir doku içerisinde en alt tabakada bulunan hücrelerden her biri)

basal cell carcinoma = epidermisin alt tabakasını etkileyen, genellikle güneş ışınlarına aşırı derecede maruz kalınmasından kaynaklanan, nispeten zararsız bir cilt kanseri türü

base = (askeri, bilimsel vs.) üs

base number = taban sayısı (bir sayma sisteminin dayalı olduğu sayı)

base on = (bir şey)’e dayandırmak, (bir şey)’in üzerine kurmak

base unit = temel birim (Örneğin, “metre” temel bir birim, “santimetre” ise metreden türetilmiş bir birimdir.)

baseball = beyzbol (atılan topa sopa ile vurularak oynanan, özellikle ABD’de çok popüler olan bir takım oyunu)

basic = temel, fundamental

basin = havza, taban, (krater için) iç kısım basis = temel, ana ilke

Basle = Basel (İsviçre’de bir kent)

bat = yarasa

bathe = 1) yıkamak, wash; 2) suya / sıvıya batırmak, soak

baton = değnek

batter = hırpalamak, dövmek, beat

battering = hırpalama

battery-powered = pille çalışan

battle (against / with) (fiil) = ile / karşı savaşmak, mücadele etmek, fight (against / with)

battle (isim) = meydan savaşı, muharebe, mücadele, war, fight, endeavour

battlefield = er meydanı, savaş / muharebe alanı

bauxite = alüminyum cevheri, boksit

bay = koy, küçük körfez

be affiliated with = (bir şey) ile ilgisi / ilişkisi olmak, be associated / connected with

be alarmed by = (bir şey)’den ötürü korkuya / dehşete düşmek

be all there is left = kalan tek şey olmak

be anxious to do smt = bir şeyi yapmayı çok istemek be associated with = (bir şey) ile ilgisi / ilişkisi /

bağlantısı olmak, be affiliated / connected with

be at a standstill = durmuş olmak

be at fault = kusurlu / hatalı olmak, be (in the) wrong be aware of = (bir şey)’in farkında olmak, be

conscious of, realise

be based in = (örn. bir kuruluş için) (bir yer)’de üslenmiş olmak, merkezinin (bir yer)’de bulunması

be based on / upon = (bir şey)’e dayanmak, be built on, depend on

be better known = daha iyi tanınmak

be better known as a scientist = daha çok bir bilim insanı olarak tanınmak

be biased against = (bir şey)’e karşı önyargılı olmak, (bir şey)’in aleyhinde bir eğilime sahip olmak, (bir şey)’e karşı durmaya yatkın olmak

be bothered with = (bir şey)’den ötürü rahatsız edilmek / rahatsızlık duymak

be bound to = (bir şey yapması) kesin / kaçınılmaz olmak, be certain / sure to

be bound to end = sona ermesi kesin olmak, sona ermek zorunda olmak

be bound up with = (bir şey) ile çok yakın ilişkisi / bağlantısı olmak

be committed to = (bir şey)’e kendini adamak, devote oneself to

be composed of = (bir şey)’den oluşmak, (bir

şey)’den ibaret olmak, comprise, consist of be concerned about = (bir şey) hakkında

kaygılanmak / endişe duymak

be concerned with = (bir şey) ile ilgili olmak, (bir

şey)’i konu etmek, be about, deal with

be connected with = (bir şey) ile ilgisi / ilişkisi olmak, be associated / affiliated with

be conscious of = (bir şey)’in farkında olmak, be aware of

be convinced of = (bir şey)’e ikna olmak, inanmak be critical of = (bir şey)’e karşı eleştirel olmak, (bir

şey)’i eleştirmek, criticize

be delighted with = (bir şey)’e çok sevinmek

be deprived of = (bir şey)’den mahrum olmak, lack be disposed to = (bir şey yapma) eğiliminde olmak,

tend to, be inclined to

be due = hak etmek, deserve

be empty of (smt) = (bir şey)’den yoksun olmak / kalmak

be engaged in = (bir şey)’in içinde yer almak, (bir

şey)’e dahil olmak, be involved in

be entitled to = hakkı olmak, yetkisi olmak, be eligible for, (We are all entitled to equal protection under the law. = Yasalar altında hepimizin eşit korunma hakkı vardır.)

be equipped with = (ekipman vs.) ile donanmış, donatılmış

 

18 – ÜDS Sözlüğü

 

 

be expected = beklenmek, önceden kestirilmiş olmak, be foreseen / predicted, zıt anl.= be unforeseen / unpredicted

be expected to do smt = bir şey yapması beklenmek be exposed to = (bir şey)’e maruz kalmak

be fascinated by / with = (bir şey)’e kendini kaptırmak, be wrapped up in

be for = desteklemek, lehinde olmak, support, favour, zıt anl.= be against

be given publicity = yazılı ve görsel basında yer almak, hakkında haber çıkmak

be given to = (bir şey yapma) alışkanlığında olmak, huy edinmek

be grounded = 1) yere konmak, uçma izni olmamak;

2) temeli sağlam olmak, donanımlı olmak be home to = (bir şey)’e ev sahipliği yapmak, (bir

şey)’in anavatanı olmak, harbour

be housed in = (bir yer)’e yerleştirilmek, (bir yer)’de barındırılmak

be in company of others = başkalarıyla birlikte olmak

be in demand = (bir mal vs. için) talep olmak, aranmak, istenmek

be in existence = meydanda olmak, var olmak be in possession of = (bir şey)’e sahip olmak, (bir

şey)’i elinde bulundurmak, have

be in power = iktidarda olmak

be in the grip of = (bir şey)’in yönetiminde / denetiminde / kontrolünde olmak

be in the habit of = (bir şey yapma) alışkanlığında olmak

be in the lead = başta gitmek, lider / önde olmak be in the making = yapım / kurulum / üretim

aşamasında olmak

be indexed to = (bir şey)’e endekslenmiş olmak be indicative of = (bir şey)’in göstergesi / habercisi

olmak, be a sign of

be involved in = 1) (bir iş / yarış vs.)’nin içinde olmak, (bir iş / yarış vs.)’de yer almak, (bir şey)’e karışmak / katılmak, participate (in); 2) (bir şey) ile uğraşmak / görevli olmak

be involved with = (bir şey) ile bağlantı / ilgi / ilişki içerisinde olmak, be in connection with

be likely to = . . . eğiliminde olmak, . . . -ması muhtemel olmak, be disposed to, tend to

be likened to = benzetilmek

be limited to = (bir yer veya bir şey)’e sınırlandırılmış olmak

be linked with / to = (bir konu vs.) ile bağlantılı / bağlantısı olmak

be made into = (bir şey)’e dönüştürülmek

be made up of = (bir madde vs.)’den yapılmak / oluşmak, be composed of

be marked by = (bir şey) ile belirginleşmek

be mistaken = yanılmak, be wrong be no better = daha iyi olmamak

be not necessarily concerned with = her zaman / her durumda (bir şey) ile ilgili / alakalı olmamak, her durumda (bir şey) ile ilgilenmemek

be not without cost = bedelsiz olmamak, bir bedeli bulunmak

be noted for = (bir şey) ile ünlü / tanınmış olmak, be famous / well-known for

be of importance = önem taşımak, önemli olmak, be important, be of significance

be of interest = ilginç / ilgi çekici olmak, be interesting

be of no importance = önemsiz olmak, be insignificant, zıt anl.= be of importance

be of the opinion (that) = … düşüncesinde / inancında olmak

be on the horizon = ufukta belirmek

be on the improve = düzelmekte olmak, ilerleme içinde olmak, zıt anl.= deteriorate

be on the rise = yükselişe geçmek, yükselişte olmak be over = sona ermek, bitmek, end, zıt anl.= begin be pleased with = (bir şey)’den memnun / hoşnut

olmak, be happy with

be prejudiced against = (bir şey)’e karşı önyargılı olmak, be biased (against)

be prepared for = (bir şey) için / (bir şey)’e karşı hazırlıklı olmak, be ready, zıt anl.= be unprepared for

be present = var olmak, bulunmak, exist, zıt anl.= be absent

be prey to = (bir şey)’e yenik düşmek, (bir şey)’in kurbanı olmak

be put to work = işbaşı yaptırılmak, çalıştırılmak be quick to do smt = bir şey yapmakta çabuk

davranmak / hızlı olmak

be reduced to = (kötü) duruma düşmek, (bir şey) ile yetinmek zorunda kalmak

be referred to as = . . . olarak anılmak, be called be related to = (bir şey) ile ilgili olmak

be remembered for = (genellikle bir özelliğinden) ötürü hatırlanmak

be required to = (bir şey yapmak) zorunda olmak be responsible for = (bir şey)’den / (bir iş)’ten

sorumlu olmak, in charge (of)

be restricted to = (bir şey) ile kısıtlı / sınırlı olmak, be limited to

 

ÜDS Sözlüğü – 19

 

 

be rumoured = söylentisi dolaşmak, ağızdan ağıza yayılmak

be scared of = (bir şey)’den korkmak, be afraid of be set on = kararlı / azimli olmak, be determined be settled = (bir yer)’e yerleşmiş olmak

be several years into smt = bir konuda büyük mesafe kat etmek / yılların birikimine sahip olmak

be short of = (bir şey)’in eksiği olmak, azalmış bulunmak, lack, (We are short of cheese. = Peynirimiz azalmış.)

be situated = (bir yer)’de bulunmak, be located

be struck = (bir şeyin güzelliği, ilginçliği vs. karşısında) büyülenmek, şaşırmak

be subject to = (yasa, düzenleme vs.)’ye tabi olmak, maruz kalmak

be subjected to = maruz kalmak / bırakılmak, tabi tutulmak, go through, undergo, experience

be suited to = (bir şey)’e uygun olmak

be supplied with = (bir şey) ile donatılmış / teçhiz edilmiş, be furnished with

be supposed to = (bir şey) yapması gerekmek / yapmak zorunda olmak / yapması beklenir olmak, should

be suspected of = hakkında (bir suç vs.)’den ötürü kuşku duyulmak

be taken ill = hastalık kapmak, hastalığa yakalanmak

be taken in = kanmak, aldanmak, be deceived

be thought to be = …olduğu düşünülmek

be through = bitirmiş olmak, (I am through with this studies. = Çalışmalarımı bitirdim.)

be to = olacak olmak, (be to remain friends = arkadaş kalacak olmak)

be to follow = (bir şeyi) izleyecek olmak, (bir şeyin) arkasından meydana gelecek olmak

be unable to = yapamamak, başaramamak, elinden gelmemek, fail to, zıt anl.= be able to, succeed in / at

be under way = bekleniyor olmak, yolda olmak, (bir iş, proje vs. için) yapılmakta olmak

be unfamiliar with = (bir şey)’e aşina olmamak, yabancı olmak

be up to = 1) (bir şey)’i yapabilmek, be able to do / deal with; 2) bağlı olmak, be dependent on

be washed away = su ile götürülmek, su tarafından silinmek

be welcomed by = (birisi) tarafından hoş karşılanmak

be well ahead of = (bir şey / bir kişi)’nin hayli önünde olmak

be worth = (bir şey)’e değer olmak

be worth something in the region of euro 700 = 700 Euro dolaylarında bir fiyatı olmak

be wrapped up in = (kendini bir şey)’e kaptırmış olmak, (düşünce vs.)’ye dalmış olmak

bead = boncuk

beak = gaga, bill

beam (fiil) = (elektromanyetik dalgalar aracılığı ile) göndermek, ışınlamak

beam (isim) = 1) ışın, ışık huzmesi, ray; 2) kiriş, taşıyıcı kolon

beam of electrons = elektron akımı

bean = fasulye, (kahve vs. için) tane

bear = 1) katlanmak, kaldırmak, put up with; 2) sahip olmak, taşımak, üzerinde bulundurmak, have, carry, (The baby bears a strong resemblance to its grandfather. = Bebek ile dedesi arasında büyük bir benzerlik var.); 3) doğurmak, (meyve) vermek; 4) (sorumluluk vs. için) üzerine almak, have

bear in mind = akılda tutmak, akıldan çıkarmamak

bear little relation = çok az ilgisi olmak

bear no relation = (bir şeyin, başka bir şeyle) ilgisi olmamak, (Your composition bears no relation with the topic given. = Kompozisyonunuzun, verilen konu ile hiç ilgisi yok.)

bear out = 1) desteklemek, support; 2) dışarı taşımak, carry out

bear the brunt of smt = bir saldırıyı vs. göğüslemek (The soldiers in the front had to bear the brunt of the enemy attack. = Cephedeki askerler düşman saldırısını göğüslemek zorunda kaldılar.)

bearable = dayanılabilir, katlanılabilir

bearer = taşıyıcı, porter

bearing = 1) ilgi, ilişki, ilinti; 2) yön

beat (fiil) = 1) dövmek, dayak atmak, thrash; 2) alt etmek, galip gelmek, yenmek, win over, overcome, zıt anl.= be defeated

beat (isim) = (kalp için) atış

beautification = güzelleştirme

become extinct = soyu / nesli tükenmek, be wiped out, (This dog race became extinct about 300 years ago. = Bu köpek ırkının soyu yaklaşık 300 yıl önce tükendi.)

bedside manner = doktorun yatan hastaya yaklaşımı / tutumu

bed-wetting = altını ıslatma

behaviour = davranış

behavioural = davranışçı, davranışla ilgili

 

20 – ÜDS Sözlüğü

 

 

behind bars = demir parmaklıklar arkasında (hapiste)

Beijing = Pekin (Çin’in başkenti) being = varlık, entity

Belgian = Belçika ile ilgili, Belçika’ya ait

belie = örtmek, yanıltmak, conceal, deceive, zıt anl.= reveal

belief = inanç, düşünce, opinion

Belize = Belize (Orta Amerika’da bir ülke)

belligerent = kavgacı, dövüşken, savaşan taraf, savaşçı, aggressive, zıt anl.= peaceful

belly = karın, abdomen belonging = ait olma duygusu bench = tezgâh

bend = eğilmek, bükülmek, kavis yapmak, flex

bend over = yere eğilmek, öne doğru eğilmek, lean down

beneath = altına, altına doğru

beneficial = yararlı, hayırlı, useful, helpful, zıt anl.= useless, harmful

beneficiary = (bir mirastan vs.) yararlanan (kişi veya

şey)

benefit (fiil) = yaramak, yararına olmak, yarar / fayda sağlamak, advantage, work to the advantage of, zıt anl.= harm, damage

benefit (isim) = yarar, fayda, advantage, use, zıt anl.= harm, loss

benefit from (fiil) = 1) (bir şey)’den yarar / fayda sağlamak, yararlanmak, capitalise, profit from, zıt anl.= suffer; 2) (bir şey)’den ders çıkarmak, learn from

benefits outweigh its risks = yararları içerdiği risklerden ağır çeker, risklerinden fazla yararları var

benign = yumuşak, iyi huylu, zararsız, mild, zıt anl.= severe, malign

benign applications = zararsız / kötücül olmayan uygulamalar

benignly = yumuşakça, tehlikesizce, kindly, harmlessly, zıt anl.= maliciously

beriberi = beriberi (B1 vitamini eksikliği nedeniyle oluşan, el ve ayaklarda iltihap ile belirgin hastalık)

beset = 1) rahat vermemek; 2) kuşatmak, etrafını sarmak

besides = yanında, yanı sıra, (bir şey)’den başka

best available record = (the best available record şeklinde kullanılır) eldeki en iyi kayıt / veri kaynağı

best course to take = tutulacak en iyi yol, yapılacak en iyi iş

best interests = en iyi şekilde koruma

best left to hunters = en iyisi (bu işi) avcılara bırakmak

best-known = en iyi bilinen / tanınan bestseller = çok satan (kitap vs.) bet = bahis

beta-amyloid protein = beta-amiloyid proteini (Alzheimer hastalığının sebebi olarak bilinen ve nerofibril plak oluşumuna neden olan bir tür protein)

better (fiil) = daha iyi hale gelmek / getirmek

better targeted = hedefi iyi seçilmiş better-cared = daha iyi bakılan beverage = (alkolsüz) içecek, soft drink

bewildering = şaşırtıcı, hayret veren, overwhelming, (There is a bewildering variety of activities in this new entertainment. = Bu yeni eğlence programında şaşırtıcı çeşitlilikte aktivite mevcut.)

beyond = ötesi(ne), dışı(na), out of

beyond recognition = tanınmaz halde, unnoticeable, zıt anl.= apparent

beyond what she needs = ihtiyacı olandan çok daha fazla(sı)

bias = önyargı, prejudice, zıt anl.= impartiality

bid = ihale

bilaterally = iki taraftan, iki yandan

bile = öd, safra

bill = 1) fatura, hesap; 2) gaga, beak

bind to = (bir şey)’e bağla(n)mak, fasten to, attach to, zıt anl.= free from, loosen from

bind with = birbirine bağla(n)mak, fasten, attach, zıt anl.= free, loosen

binomial = iki sayı grubu, harf vs. ’den oluşan isim, (kimi türler için verilen) iki terimli isim (örn. calystegia soldanella)

biofeedback = kişinin, vücudunda seyreden fizyolojik işlevler hakkında monitörlü araç yardımıyla bilgi sahibi olması

biofuel = tarlalarda bu amaçla üretilen bitkilerden elde edilen yakıt (örn. biyodizel), agrofuel

biological function = biyolojik işlev

biological immaturity = biyolojik olarak yeterince gelişmemiş olma durumu

biological self = biyoljik benlik / kimlik

biologist = biyolog, biyolojist (canlıları inceleyen bilim insanı)

biopsy = biyopsi (tanı amacıyla mikroskopik muayene için dokudan küçük bir parça alma)

 

ÜDS Sözlüğü – 21

 

 

bipolar disorder = bipolar bozukluk (manik depresyon da denen, depresyon içerisinde coşku, taşkınlık gibi duyguların da yaşandığı bir çeşit ruhsal bozukluk)

bird flu virus = kuş gribi / vebası virüsü

birth = doğum

birth defect = doğuştan gelen kusur / defekt

bit = 1) parça, parçacık; 2) az miktarda

bite = ısırık, lokma

bite off = ısırarak koparmak

bitter-blocker = acı tadı ortadan kaldıran

bitterly = sert bir şekilde, acımasızca, dayanılması zor bir şekilde

bitterly disappointed = şiddetli bir hayalkırıklığına uğramış

bizarre = garip, tuhaf, acayip

bizarreness = tuhaflık, acaiplik

black hole = kara delik (hiçbir maddi oluşum ya da ışınımın kendisinden kaçmasına izin vermeyen, güçlü bir yerçekimine sahip yüksek kütleli kozmik cisim)

blacken = karar(t)mak

black-glazed = siyah sırlı blacklist (fiil) = kara listeye almak blacklist (isim) = kara liste

blade = 1) bir bıçağın / kılıcın keskin kenarı;

2) yaprak ayası

blame with (fiil) = suçu (bir kişi)’nin üstüne atmak, (bir şey) ile suçlamak, accuse of, zıt anl.= acquit of

blame (isim) = suç, suçlama, kabahat, töhmet blanket = üstünü örtmek, (bir duyguyu vs.) örterek

bastırmak, kaplamak, cover, suppress, zıt

anl.= uncover

blanket amnesty = genel af

blast = patlama, infilak, explosion

blast bomb = ses bombası, infilak şiddetiyle geniş alanları etkileyen bomba

blasting = şiddetli ses çıkaran

blatantly = gizlemeye gerek görmeden, apaçık bir

şekilde

bleach = beyazlatıcı madde

bleak = 1) kötü, kasvetli; 2) rüzgardan korumasız bleed = kana(t)mak

bleed to death = kanamadan ölmek

bleeding = kanama

blend (fiil) = karıştırmak, harmanlamak, mix, zıt anl.= separate

blend (isim) = karışım, harman

blended = karıştırmak veya harmanlamak yolu ile oluş(turul)muş, mixed, zıt anl.= separated

blight (fiil) = soldurmak, berbat etmek, mahvetmek, ruin, damage, spoil

blight (isim) = (patates vb.) bitkileri vuran bir tür hastalık

blind (fiil) = kör etmek, görmeyi / algılamayı engellemek

blind to (sıfat) = 1) (bir şey)’e karşı kör; 2) (bir durum)’u görmeyen / görmezden gelen

blister = kabarcık, su toplama

block = tıkamak, engellemek, kesmek, kapamak, faaliyetini durdurmak, obstruct, cut off, zıt anl.= let go, release

blockage = tıkama, tıkanma, blokaj, obstruction, zıt anl.= release

blocking = 1) engelleme, blokaj, set çekme;

2) gruplandırma (bilimsel bir deneyde denekleri benzer özelliklerine göre sınıflandırarak inceleme)

blood cell = kan hücresi

blood clotting element = kan pıhtılaşmasını sağlayan unsur

blood flow = kan akımı, kanın vücut damarlarındaki veya bir yaradan dışarı akışı

blood pool = kan toplanması

blood pressure = kan basıncı, tansiyon

blood supply = (bir organın vs. beslenmesi için gereken) kan miktarı, kan tedariği

blood test = kan testi

blood vessel = kan damarı

bloodshed = kan dökülmesi, kan dökme

bloodstream = kan akımı / dolaşımı

blow (fiil) = savurmak, üfürmek, (rüzgar) esmek

blow (isim) = (kafaya vs.) vurma, darbe

blow on (fiil) = (bir şey)’e doğru üflemek / esmek blow out = üfleyerek söndürmek

blowout = yeni kazılmakta olan bir petrol veya artezyen kuyusunda, derinlerdeki yüksek basınç sebebiyle oluşan çok şiddetli püskürme

blues = ABD’de ortaya çıkmış, özellikle siyahi insanlar arasında daha popüler olan, Afrika halk müzikleri kökenli bir müzik tarzı

bluish = mavimsi

bluish-purple = mavimsi mor renk

blunt = köreltmek, etkisizleştirmek, dull, disable, zıt anl.= sharpen

blur = bulandırmak

blurred vision = bulanık görme

 

22 – ÜDS Sözlüğü

 

 

board = (uçak, tren, otobüs, gemi gibi büyük taşıtlara) binmek

boast of = 1) (kendisi) ile (aşırı) övünmek, brag;

  • (övünülecek bir şey)’e sahip olmak, own, possess

bodily processes = vücut içinde meydana gelen (kimyasal, fizyolojik vs.) prosesler / işlemler

body = organ, kurum, teşekkül body composition = beden yapısı body fluid = vücut sıvısı

body function = vücut fonksiyonu

body image = beden imgesi (insanın kendi bedeniyle ilgili algı ve değerlendirmeleri içeren imge)

body mass index = vücut kitle endeksi (insanın vücut ağırlığının, boyunun karesine bölünmesiyle bulunabilen ve zayıflık / şişmanlık ölçütü olarak kullanılan bir endeks)

body weight = vücut ağırlığı

body-fluid system = vücut sıvıları sistemi

boil over = 1) kontrolden çıkmak; 2) kaynayarak taşmak

bold = cesur, gözüpek, daring, zıt anl.= coward bombard = bombalamak, (top vs. ile) dövmek bond with = ile birleşmek, -e bağla(n)mak bond yield = tahvil faizi

bonding = bağ, bağlanma, (hydrogen bond = hidrojen bağı)

bone = kemik

bone fracture = kemik kırığı bone marrow = kemik iliği bonfire = şenlik ateşi

bony = kemiksi, kemikli

book = 1) (bilet, otel vs. için) reservasyon yap(tır)mak; 2) (futbol vb. bir oyunda hatalı oynayan bir oyuncuya) uyarı amaçlı (örn. sarı) kart göstermek (ve ilgili oyuncuyu kayda geçirmek), (expel = (örn. kırmızı kart göstermek sureti ile (oyundan) ihraç etmek)

boom = canlılık, patlama, ani gelişme

boost = arttırmak, yükseltmek, destek olmak, improve, increase, support, zıt anl.= prevent, undermine, lessen, lower, reduce

booster = güçlendirici booth = kabin, kulübe

border on (fiil) = (bir yer)’i çevrelemek, çevirmek, enclose, surround

border (isim) = (ülke için) sınır bore-hole = sondaj deliği boring (isim) = sondaj

boring (sıfat) = can sıkıcı, sıkıntı veren, dull, tiresome bother = sıkıntı, rahatsızlık, trouble, annoyance bottled gas = tüp gaz

botulism = ağır bakteri zehirlenmesi

boulder = iri kaya parçası

bounce (fiil) = (ticari çekler için) karşılıksız çıkmak bounce off (fiil) = (top vs. için) sek(tir)mek bounce (isim) = (derinin çekilip bırakılması

sonrasında hemen) eski halini alabilmesi

özelliği

boundary = sınır

boundless = sınırsız, sonsuz, tükenmez, infinite, unlimited, zıt anl.= limited, scarce

bountiful = cömert, generous

bourgeois = burjuva

bout = hastalık nöbeti, hastalık, fit

box kite = kutu uçurtma (şekil bakımından her yanı açık bir kutuyu andıran uçurtma)

brain = beyin

brain activity = beyin aktivitesi

brain area = beyindeki bölgelerden herhangi biri

brain injury = beyin zedelenmesi

brain malady = beyin hastalığı

brain pathway = beyin yolu (beyinde bulunan sinir yolları)

brain regions = beynin bölümleri brain structure = beynin yapısı brain wave = beyin dalgası

brain-imaging = beyin görüntüleme

brake = fren

branch off (fiil) = kollara / dallara ayrılmak, diverge, subdivide

branch (isim) = dal, branş

branch out into = (başka yerleri vs. içine alacak kadar) genişlemek, yeni alanlara açılmak, bölünerek yeni işlere girişmek, expand, zıt anl.= shrink

brand = marka

branding = marka yaratma

brand-new = yepyeni, gıcır gıcır

brave = cesaretle karşı koymak, göğüs germek breadth = 1) (bir uçtan bir uca) tamamı; 2) en, width,

broadness

break = mola, ara, teneffüs

break away = kırılıp / kopup ayrılmak

break down = 1) parçalara ayırmak, analiz etmek, analyze; 2) (motor vs. için) bozulmak, fail;

  • ruhen veya zihnen çökmek; 4) (kimyasal olarak) yıkmak / ayrıştırmak

 

ÜDS Sözlüğü – 23

 

 

break into = 1) (zorla) girmek, force an entry;

2) birden (bir şey yapmaya) başlamak, burst into

break off = (birdenbire) dur(dur)mak, ara vermek

break one’s promise = sözünü tutmamak, zıt anl.= keep one’s promise

break out = patlak vermek, birden ortaya çıkmak, erupt

break out of = (hapishane vs.)’den kaçmak, escape (from)

break through = (bir yerden engelleri aşarak) ilerlemek, zorla geçmek, pass through, force a way through

break up = 1) (gösteri vs. türden bir etkinliği) dağıtmak, bitirmek, sona erdirmek; 2) (daha küçük) parçalara ayırmak / ayrılmak

breakdown = 1) sinir bozukluğu, ruhen çökme, nervous breakdown; 2) bozulma, arıza, collapse, failure

breaking = frenleme, fren yapma işlemi breakthough = çığır açan şey, great innovation /

discovery

breakup = 1) (gösteri, organizasyon vs. için) dağılma, bitme; 2) (daha küçük) parçalara ayrılma

breast = meme, göğüs

breast cancer = meme / göğüs kanseri breastfeed = emzirerek beslemek breastfeeding = emzirerek besleme breathe = nefes almak

breathe life into = (bir şey)’e yaşam üflemek, (bir yer)’i canlandırmak

breathless = nefesini tutmuş, nefes bile almayan (heyecan ve ilgi ifade eder)

breathlessness = soluksuzluk, soluk alamama

breed = cins, tür

breed grounds for = (bir şey)’e zemin hazırlamak

breeding = yetiş(tir)me, üre(t)me, (bitki ve hayvan türlerini) ıslah etme

breeding grounds = üreme / yuvalanma bölgesi

breeze = esinti

brew = gelişmek, yayılmak (kötü şeyler için)

brewing = demle(n)me

brick = tuğla

bridge = köprü kurmak, (açığı) kapatmak

bridge the gap between … and … = … ve … arasındaki boşluğu kapatmak, … ile … arasında köprü oluşturmak

brief = kısa, short

briefly = 1) kısa bir süre için, for a short time;

2) kısaca, shortly

bright = parlak

brilliance = deha, mükemmellik, genius, perfection brilliant = dahice, parlak, harika, intelligent, bright,

wonderful

brilliantly = harika bir şekilde

bring in = 1) (sorun, para, gelir vs.) getirmek, cause, earn; 2) (bir kişi)’yi veya (bir şey)’i (tanıdık bir ortama) getirmek, sunmak, introduce

bring about = meydana getirmek, neden olmak, give rise, produce, effectuate, account for, (The new law brought about many complaints. = Yeni yasa, pek çok şikayete neden oldu.)

bring down = 1) aşağıya çekmek, azaltmak;

2) yıkmak, yerle bir etmek

bring forth = yaratmak, meydana getirmek, yol açmak, doğurmak, get, produce, yield

bring in = 1) (birisini veya bir şeyi tanıdık bir ortama) getirmek, sunmak, introduce; 2) (para, gelir vs.) getirmek, earn

bring into action = harekete geçirmek

bring no benefit = hiç yarar sağlamamak, hiç faydası olmamak

bring off = başarmak, başarılı bir şekilde yapmak, accomplish

bring on = ortaya çıkarmak, sebep olmak, produce bring out = (bir şey) geliştirmek, ortaya çıkarmak,

neden olmak, develop, cause

bring over = 1) deniz aşırı bir yerden getirmek;

  • (birini kendi) değerlerine, inançlarına tekrar döndürmek; 3) beraberinde getirmek, (My mother said I could bring my friend over for the night. = Annem, arkadaşımı gece yatıya çağırabileceğimi söyledi.)

bring relief = rahatlatmak, yumuşatmak, alleviate, moderate, zıt anl.= aggravate, worsen

bring through = (birinin bir hastalığı, zor durumu vs.) atlatmasını sağlamak, save, pull through

bring to an end = son vermek, terminate, zıt anl.= start, commence

bring to the fore = ön plana çıkartmak

bring to the notice = (bir kişi)’nin dikkatine sunmak, farkına varmasını sağlamak

bring under control = (bir durumu) kontrol altına almak

bring up = 1) gündeme getirmek, değinmek, refer (to); 2) çocuk yetiştirmek, raise

bring up to = (bir toplama, miktara) ulaştırmak brisk = canlı, hareketli, hızlı ve enerji harcatan

tarzda, energetic

broad = geniş, geniş çaplı

broadcast = (verici ile) yayınlamak

 

24 – ÜDS Sözlüğü

 

 

broaden = genişle(t)mek, expand, (Literature greatly broadens a doctor’s horizons. = Literatür, bir doktorun ufkunu önemli ölçüde genişletir.)

broadly = geniş çaplı, generally

broken generation = acılı nesil

broken spirit = (örn. yaşama azminin yitirilmesi nedeniyle ortaya çıkan) moral çöküntüsü

bronchoscopy = bronkoskopi (soluk borusu ve bronşların bir alet vasıtasıyla muayene edilmesi)

Bronze Age = Tunç / Bronz Çağı (insanların bronzu kullanmaya başladıkları, Anadolu için M. Ö. yaklaşık 3000-1200 yılları arasında kalan dönem)

bruise = (deri ya da deri altı için) morarmak, morluk, çürük, bere

brunt = yük, darbe, burden

Brussels = Brüksel (Belçika’nın başkenti olan ve Avrupa Birliği’nin yönetim merkezlerinin çoğunun yer aldığı kent)

brutally = vahşice, cruelly, barbarously, zıt anl.= gently, humanely

bubble = kabarcık, baloncuk

bubonic plague = hıyarcıklı veba (özellikle pireler ve fareler tarafından taşınan, 14. yy’da Avrupa nüfusunun dörtte birine yakınının ölümüne neden olan, yüksek ateş, halsizlik ve koltuk altı ile kasık bölgelerinde kabarcık oluşumu ile belirgin hastalık)

budget = bütçe

budgetary = bütçe ile ilgili

bug = (bir sistem ya da makinedeki) hata, arıza

build on = 1) üstüne çökmek, birikmek, (All the stress builds on my psychology and makes me depressive. = Bütün stress psikolojim üzerinde birikiyor ve beni depresif yapıyor.); 2) daha da ileri götürüp geliştirmek, (The author hopes to build on the success of his previous bestseller book. = Yazar, önceki çok satan kitabının başarısını daha da ileri götürmeyi umuyor.);

  • üzerine kurulu olmak, (bir şey)’i esas almak, be based on

build to a common standard = ortak bir standarda göre yapmak / inşa etmek

build up = 1) oluş(tur)mak, form; 2) büyümek, birikmek, accumulate, develop, amplify, gather, zıt anl.= lessen

build up to a size = belli bir ebada kadar yapmak

building blocks = yapı taşları

building code = (binaların nasıl inşa edileceğini vs. düzenleyen) imar yasası

building material = inşa / yapı malzemesi

build-up = birikme, accumulation

bulimia = 1) oburluk, aşırı yeme, hyperphagia;

2) bulimi (genellikle genç kızlar arasında görülen, aşırı yemek yeme sonrasında kilo alma korkusu sebebiyle kişinin kendi kendini kusturması ile belirgin yeme bozukluğu), bulimia nervosa

bulimia nervosa = bkz. bulimia 2

bulk = büyük hacim / kütle

bulldoze = (örn. buldozer ile) yıkmak, dümdüz etmek

bullet-proof = kurşungeçirmez

bullfight = boğa güreşi bump = çarpma, vurma bumpy = tümsekli, engebeli bundle = demet

burden = külfet, yük, strain

bureaucracy = bürokrasi

burglar = (ev, dükkan, araç vs. soyan) hırsız

burglary = ev / bina / araç soyma burn = yakmak / yanmak

burn up = yakmak, yakarak tüketmek

burnish = cilalamak, parlatmak, polish, wax, zıt anl.= tarnish

burst (fiil) = patla(t)mak

burst (isim) = 1) patlama ile fırlama / saçılma; 2) bir anlık ve genellikle kısa süreli çok yüksek artış

bury = gömmek, toprak altında bırakmak

business ethics = iş ahlakı business segments = iş alanları business setting = iş ortamı bustle = telaş etmek

buttocks = (genellikle çoğul kullanılır) kalça, kaba et, popo

buy up = (bir şey)’in tamamını satın almak by a third = üçte bir oranında, by one third by any chance = tesadüfen, şans eseri

by any means = her ne şekilde olursa olsun

by far = çokça, ziyadesiyle, fersah fersah, far and away

by implication = ima yoluyla

by means of = vasıtasıyla, yoluyla, aracılığı ile, sayesinde, yöntemiyle, through

by nature = özü / doğası sebebiyle, doğası gereği by no means = asla, katiyen, hiçbir şekilde, in no

sense, certainly not

by one account = bir görüşe / rapora göre…

by one third = üçte bir oranında, by a third

 

ÜDS Sözlüğü – 25

 

 

by reference to = (birşey)’e göre / ilişkin olarak by this means = bu yolla, using this

by this time next year = gelecek yıl bu vakte kadar

bypass = etrafından dolanarak / yanından geçerek / uğramadan aşmak, baypas etmek

bypass surgery = baypas ameliyatı (koroner bir damardaki tıkanıklığı gidermek için ana atardamar ve tıkanık damarın arasına vücudun başka bir bölgesinden alınan damar vasıtasıyla kan geçişi sağlanması)

by-product = yan ürün

bystander = seyirci, olaya karışmadan kenarda duran kimse, witness

 

 

 

C C C C C

 

 

 

cage = kafes

caged = kafeslenmiş, kafese koyulmuş calcium-rich = kalsiyum bakımından zengin calendar = takvim

call = isimlendirmek, term

call for = (bir şey) istemek, (bir şey)’i gerektirmek, ask, require, (Great necessities call for great leaders. = Büyük ihtiyaçlar, büyük liderler gerektirir.)

call in at = (bir yer)’e uğramak call in = davet etmek, invite call into question = sorgulamak

call on = (birisinden bir şey yapmasını) istemek, (bir şey yapması için) davet etmek, (birisini bir işte) kullanmak

call out = 1) (yüksek sesle ad, numara vs.) söylemek; 2) (göreve / iş başına / yardıma) çağırmak

call sign = kod ad, designation

call upon = (yardım, destek vs. için) başvurmak, çağrıda bulunmak

calm (down) (fiil) = sakinleş(tir)mek, pacify, zıt anl.= excite

calm (isim) = sükunet, dinginlik

calorific value = kalori değeri

calory = kalori (bir atmosfer basınç altında, 1 gram suyun ısısını 1 santigrat derece arttıran enerji miktarı), calorie

Cameroon = Kamerun (Batı Afrika’da bir ülke)

camouflage = kamuflaj, gizle(n)me campaign (fiil) = mücadele etmek, kampanya

yapmak

campaign (isim) = (seçim vs. için) kampanya

camphor = kamfor defnesinden elde edilen, kokulu, beyaz veya şeffaf renkli, mumsu bir madde

can = (boya, tiner gibi şeylerin içine konduğu) kutu / teneke, konserve kutusu

cancel out = ortadan kaldırmak, silip süpürmek, offset, wipe out

cancer development = kanserin ortaya çıkması / başlaması / gelişmesi

cancerous = kanserli

cancerous growth = kansere bağlı büyüme, kansere bağlı olarak büyüyen doku vs.

cancer-related = kansere bağlı

cane = baston

canister = metal tüp

cannabis = Hint keneviri

cannibalism = yamyamlık (kendi türünü yeme) cannot help = elinde olmamak, kendine hakim

olamamak, (I can’t help eating chocolate even

though I am on a diet. = Diyette olmama rağmen, çikolata yemek konusunda kendime hakim olamıyorum.)

canopy = ormanda ağaç tepelerinin oluşturduğu en üst tabaka, gölgelik

Canton = Kanton, Guangdong (Çin’de bir liman kenti ve aynı isimli eyaletin başkenti)

canvas = branda bezi, tuval, tuval üzerine yapılmış resim

cap = başlık, kapak

capability = yetenek, kabiliyet, kapasite, ability, capacity, zıt anl.= incompetence

capable of = (bir şey)’i yapabilir / yapmaya gücü yeter, muktedir, able to, zıt anl.= incapable of, unable to

capacity = kapasite, güç

Cape of Good Hope = Ümit Burnu

Cape Town = Cape Town (Afrika kıtasının en güneyindeki Ümit Burnu’nda yer alan ve Güney Afrika Cumhuriyeti’nin yönetim merkezlerinden biri olan kent)

capillary = kılcal damar

capital punishment = ölüm cezası, death penalty

capitalism = kapitalizm (üretim araçlarının çoğunluğuna özel mülkiyetin sahip olduğu ve işlettiği; yatırım, dağılım, gelir, üretim, mal ve hizmet fiyatlarını piyasa ekonomisinin belirlediği sosyal ve ekonomik sistem)

capitalize = büyük harfle yazmak

capitalize on = (bir şey)’den yararlanmak, benefit from, exploit

Cappadocia = Kapadokya (antik dönemde Orta Anadolu’nun geniş bir kısmını kapsarken, günümüzde sadece Nevşehir ili sınırları içinde kalmış olan ve volkanik oluşumları ile tanınan bölge)

captivate = büyülemek, cezbetmek

 

ÜDS Sözlüğü – 27

 

 

captivating = dikkat çeken

captive = kapatılmış, esir

capture = 1) yakalamak, esir etmek, tutuklamak, fethetmek, imprison, catch, zıt anl.= release;

2) fotoğrafını çekmek, take a photo of, photograph; 3) (fotoğraf / resim için) (örneğin bir anı) yakalamak, (With his camera he tried to capture changes as they took place before his eyes. = Fotoğraf makinesiyle gözünün önünde meydana gelen değişimleri yakalamaya çalıştı.); 4) saptamak, tespit etmek, record

capture off-guard = hazırlıksız / savunmasız yakalamak

carbon isotope ratio = karbon izotop oranı, CIR

carbon-emission tallies = karbon yayma çetelesi / hesap tablosu

carcinogenecity = kanser yapma eğilimi

carcinoma = karsinoma (epitel dokuda ortaya çıkan kötü huylu her tür kanser çeşidi; dört temel kanser türünden biri)

cardboard = karton

cardiac = kalbe ait

cardiac arrest = kalp durması

cardiac rehabilitation = kalp rehabilitasyonu (çalışma yeteneği azalmış olan kalbe, uygun egzersiz uygulayarak tekrar eski güç ve yeteneğini kazandırma)

cardiac sphincter = kardiyak sfinkter (yemek borusunun en uç noktası ile mide arasında kalan valf / kapakçık)

cardiovascular disease = kalp ve kan damarları rahatsızlığı / hastalığı

cardiovascular health = kalp ve damar sağlığı care about = 1) sevmek, hoşlanmak, be fond of;

2) (bir fikir vs.)’ye ilgi duymak / ile ilgilenmek

care for = 1) özen göstermek; 2) hoşlanmak carefree = kaygısız, dertsiz, umursamaz carefully = dikkatli / titiz bir şekilde

caregiver = hasta ya da çocuk bakıcısı, nurse, attendant

careless = dikkatsiz, özensiz, zıt anl.= careful

cargo cult = kabile hayatı yaşayan topluluklarda, gelişmiş ülkelerden gelen bir grupla ilk defa karşılaştıklarında, özellikle onların birlikte getirdikleri teknolojik aletlere duyulan hayranlık ile bağlantılı olarak ortaya çıkan tapınma eylemine verilen ad

cargo hold = kargo ambarı

Carib Indians = Karib Yerlileri (Güney Karayipler’de yaşayan bir yerli halk)

caries = diş veya kemikte çürüme

carotenoid = insan, hayvan ya da bitkilerde bulunan, genelde sarı ile kırmızı arasındaki doymamış pigmentlerden herhangi biri

carpet = (tabanı) kaplamak carriage = vagon, araba carrier = taşıyıcı, porter

carry away = 1) ikna etmek, persuade;

2) heyecanlandırmak, excite; 3) götürmek carry on = devam etmek, sürdürmek, continue,

persevere, conduct, zıt anl.= give up

carry out = yapmak, uygulamak, gerçekleştirmek, yerine getirmek, accomplish, fulfil, implement, perform, conduct, (The experiments were carried out by Dr. Preston. = Deneyler Dr.

Preston tarafından gerçekleştirildi.), (She carries out her duties efficiently. = Görevlerini düzgün bir şekilde yerine getiriyor.)

carve = oymak

carving = oyma

case = 1) vaka, olay, event; 2) dava; 3) durum, incident, situation

Caspian Sea = Hazar Denizi

cast (fiil) = (gölge) yapmak / düşürmek, (maden) dökmek

cast (isim) = oyuncu kadrosu

cast-in-place = yerinde dökülmüş

casual = 1) tesadüfi, rastgele, gayriresmi, accidental, incidental, informal, zıt anl.= deliberate, formal;

2) profesyonel olmayan, (bir şey)’i arada bir yapan, zıt anl.= professional

catalysed by breakthroughs = yeni buluş / keşiflerle güçlenmiş

catalyze = katalize etmek (özellikle bir kimyasal reaksiyonu kolaylaştırmak / çabuklaştırmak)

catastrophe = felaket, (doğal) afet catastrophic = feci, felaket getiren, disastrous catch a yawn = başkası esnerken esnemeye

başlamak

catch the public attention = halkın dikkatini çekmek

catch up on old times = (iki ya da daha fazla kişi için) sohbet ederek, geçmişte yaşananları ya da kaçırılan olayları öğrenmek

catch up to / with = (birinin ya da bir şeyin) (hızı)’na, (seviyesi)’ne vs. yetişmek, draw near, zıt anl.= fall behind

categorically = kategorik olarak / sınıflandırılarak incelenmek suretiyle

categorize = sınıflandırmak, classify

 

28 – ÜDS Sözlüğü

 

 

cater = (özellikle düğün vs. için) yemek hizmeti vermek

cater to French tastes = Fransız zevklerine hitap etmek

catering = yemek tedarik etme

caterpillar = tırtıl

catheter = kateter (vücutta herhangi bir boşluk ya da kanala sıvı vs. iletmek amacıyla kullanılan ince, uzun tüp şeklinde araç)

Catholic = Katolik (Hristiyanlık dininin Katolik mezhebi ile ilgili)

Catholicism = Katoliklik (Hristiyanlık’ta büyük bir mezhep)

cattle = sığır

cattle-farming = sığır çiftçiliği

causality = nedensellik, sebep-sonuç ilişkisi causation = (bir hastalık vs’ye) neden olan şey cause (fiil) = neden olmak, yol açmak

cause (isim) = 1) amaç, gaye, hedef, dava, ülkü, purpose, objective; 2) neden, sebep, reason

caution (isim) = 1) ihtiyat, alertness, attention, zıt anl.= recklessness; 2) uyarı, ikaz, warning

caution (fiil) = uyarmak, ikaz etmek, warn cautious = ihtiyatlı, tedbirli, sakıngan, careful,

prudent, zıt anl.= careless, thoughtless

cautiously = ihtiyatlı, tedbirli, dikkatlice, carefully, thoughtfully, zıt anl.= carelessly, (The infected wound was very cautiously drained, for it was close to an artery. = Enfekte olmuş yara, bir artere yakınlığı sebebiyle çok dikkatli bir şekilde drene edildi.)

cave-sanctuary = mağara-mabet

cavity = oyuk, boşluk, (dişte) çürük

cavity-wall = arasında boşluk bulunan duvar

cease = (bir şey yapmayı) durdurmak, durmak, sona er(dir)mek, stop, end, halt, quit, zıt anl.= begin, continue

cease to need = ihtiyaç duymamak, ihtiyacı olmamak

ceaselessly = durmaksızın

ceiling = (oda için) tavan, zıt anl.= floor celebrate = övmek, kutlamak, praise celebrated = ünlü, meşhur, şöhretli celebrity = ünlü kimse

celestial = gök ile ilgili, göksel

celestial body = gök cismi

celestial observatory = gözlemevi, gökyüzü gözlem merkezi

cell plate = bitki hücrelerinin ortasında oluşup büyüyerek hücreyi ikiye ayıran ve daha sonra hücre duvarına dönüşen yapı

cell-phone = cep telefonu, mobile phone cellular hypoxia = hücresel oksijen azlığı cellulose = selüloz (bitki hücrelerinin duvarını

oluşturan ve kağıt üretiminde kullanılan

madde)

censor = sansürlemek

census = sayım, nüfus sayımı

centenarian = (en az) yüz yıllık, yüz yıl yaşamış olan central = merkezi, ana, main, fundamental, zıt anl.=

peripheral, minor, secondary

central Europe = Orta Avrupa

centre of the brain = beynin merkezi

centre on / upon = (bir şey) üzerine yoğunlaşmak / odaklanmak, focus on, concentrate on, zıt anl.= disregard, overlook

century = yüzyıl, asır

ceramic = seramik (genellikle çömlek üretmek amacı ile seramik çamurunun pişirilerek sertleştirilmesi yolu ile elde edilen malzeme)

cereal = 1) tahıldan yapılmış hazır yiyecek; 2) tahıl

cerebellum = (çoğul: cerebellums ya da cerebella) serebellum, beyincik

cerebral = serebral, serebrum ya da beyinle ilgili

cerebral cortex = serebral korteks (beyinde serebrumun girintili çıkıntılı üst katmanını oluşturan, bilinç ve hafıza gibi fonksiyonlar ile ilgili olan gri madde tabakası)

cerebrospinal fluid = serebrospinal sıvı (beyin- omurilik sıvısı)

ceremonial centre = tören merkezi

certain = 1) belli, fixed; 2) kesin, sure; 3) bazı, some certainly = kesinlikle, elbette ki, definitely, absolutely,

zıt anl.= probably

certainty = kesinlik, zıt anl.= uncertainty

cervical = boyun ile ilgili

cervical vertebrae = boyun omurları Chad = Çad (Orta Afrika’da bir ülke) chafe = (sürtme sonucu) yarala(n)mak /

berele(n)mek / kızar(t)mak

chain = zincir

chain of events = olaylar zinciri

chairman = başkan

chalk = tebeşir, kireçtaşı

challenge (fiil) = meydan okumak, kafa tutmak, (gücünü, yeteneğini vs.) sınamak, confront

 

ÜDS Sözlüğü – 29

 

 

challenge (isim) = (insana meydan okuyan türden) zorluk, başarılması zor iş, (Mount Everest presented a challenge to Hillary. = Everest Tepesi, Hillary için kendisine meydan okuyan zor bir hedefti.), (To build a bridge in one day was a real challenge. = Bir günde bir köprü inşa etmek başarılması zor bir işti.)

challenging = meydan okuyan, zorlayıcı, (gücünü, yeteneğini vs.) sınayan

chamber = oda

chamber music = oda müziği (küçük bir grup müzisyenin genellikle bir odanın içinde küçük bir topluluk için çaldığı müzik)

chameleon = bukalemun (renk değiştirebilen bir kertenkele türü)

chance error = tesadüfi / rastlantısal hata chances = şans

change = değişiklik, değişim, alteration, modification, variety

change into = (bir şey)’e dönüş(tür)mek, convert into change one’s mind = fikrini değiştirmek

change over to = (bir şeyden bir şey)’e tamamen değiş(tir)mek, (The country has changed over from military to civilian rule. = Ülke askeri rejimden sivil rejime döndü.)

channel (into) = kanalize etmek

Channel Tunnel = Manş Tüneli (Manş Denizi’nin altından geçen, İngiltere ile Fransa’yı demiryolu ile birbirine bağlayan tünel),

Eurotunnel

chaotic = karmakarışık, düzensiz, confused, disorganised, zıt anl.= harmonious, orderly

chapter = (örn. bir hikayedeki) bölüm, kısım, section, part

characteristic = karakteristik özellik, (bir kişi ya da unsura) has özellik, feature

characteristic attitude = karakteristik davranış, (kişiye) özgü davranış, tipik davranış

characterize = nitelendirmek, tanımlamak, karakterize etmek, define, describe

charge (fiil) = 1) hücum etmek, saldırmak, hamle yapmak, attack; 2) bir masrafı birinin hesabına geçirmek / yazmak; 3) (bir silahı vs. belli bir miktar patlayıcı ile) doldurmak

charge with = (bir şey) ile itham etmek / suçlamak charge (isim) = 1) harç, ücret; 2) (elektriksel) yük chariot = atlı savaş arabası

charity = hayır cemiyeti, yardım derneği

charm = cazibe, çekicilik

charming = hoş, cana yakın, çekici

charter (fiil) = bir uçağı, tarifesi dışında uçuş gerçekleştirmek amacı ile kiralamak

charter (isim) = eski Avrupa’da şehir kuruluşu ve yönetimi ile ilgili kuralları belirleyen belge

charter airline = uçuşlarını bir tarife olmaksızın, kiralama veya özel sözleşmeler çerçevesinde gerçekleştiren havayolu şirketi

cheating = kandırma, aldatma check = kontrol etmek

check for = (bir şey bulmak) amacı ile kontrol etmek, (check the building for gas leakage = binayı gaz kaçağı bulmak amacıyla kontrol etmek)

check with = (bir kişi)’ye sormak, (bir kişi)’nin onayını almak

checker = dama taşı

check-up = genel sağlık kontrolü

cheering = neşelendirici, keyif verici

chemical affinity = kimyasal çekim / cazibe / yatkınlık

chemical energy extraction = (besinlerden vs.) kimyasal enerji çıkarma / elde etme işlemi

chemical reaction = kimyasal tepki / reaksiyon

chemist = kimyacı, kimyager

chemotherapy = kemoterapi (özellikle kanser hastalıklarında kimyasal maddelerle yapılan tedaviye verilen genel ad)

cherished = değer verilen

chessboard = satranç tahtası

chest = 1) sandık, kutu, box; 2) göğüs chest infection = göğüs enfeksiyonu chestnut = kestane

chick = civciv

chiefly = başlıca, en çok, her şeyden önce, mostly, above all

child abuse = çocuk istismarı

child labour = çocukların çalıştırılması

childbirth = doğum

child-guidance clinic = çocuklar için psikolojik rehberlik ve ruhsal hastalıkların tedavisi gibi hizmetler veren klinik

childhood blindness = çocuk körlüğü (A vitamini eksikliği, kızamık, yenidoğanlarda göz enflamasyonu, doğuştan gelen katarakt vb. nedenlerle ortaya çıkan körlük)

chimpanzee = şempanze (alet kullanabilecek kadar zeki olan ve genelde bu tür deneylere konu edilen maymun türü)

chip = çip (yarıiletken bir maddenin üzerinde oluşturularak üretilen küçültülmüş elektronik devre), integrated circuit

 

30 – ÜDS Sözlüğü

 

 

chip-making = elektronik devre / çip üretme

2

chlorine = klor (doğada genellikle keskin kokulu, yeşilimsi sarı renkli, zehirli ve tahriş edici Cl (diklorin) gazı olarak bulunan element)

choice = seçenek, seçim, çare, alternative, option

choke on = (boğazı) tıka(n)mak, boğazına bir şey kaçmak

choking = boğulma, soluk alamama chromosomal = kromozomal, kromozomlar ile ilgili chromosomal polymorphism = biyolojide belli bir

türün içinde, farklı kromozom sayılarına veya

şekillerine sahip bireylerinin bulunması durumu

chromosome = kromozom (hücre çekirdeğinde, üzerinde kalıtsal özellikleri belirleyen genleri taşıyan, iplik şeklindeki oluşumlardan her biri)

chronic = kronik, süreğen

chronic bacterial infection = kronik bakteriyel enfeksiyon

chronic bleeding = kronik kanama (uzun süre devam eden kanama)

chronic disease = kronik hastalık (uzun süre devam eden hastalık)

chronic infection = kronik enfeksiyon (uzun süre devam eden enfeksiyon)

chronic insomnia = kronik uykusuzluk (uzun süre devam eden uykusuzluk hali)

chronically = kronik olarak, süreğen şekilde

chronicle = tarihi olay kaydı

chunk = büyük bir parça, yığın churchyard = kilise bahçesi / avlusu cipher = şifre

circuit = elektrik devresi

circulate through = (bir şey)’in içinde deveran etmek / dolaşmak, go about in, move around in

circulation = 1) dolaşım; 2) dağıtım miktarı, tiraj circulatory = sirkülatuar, dolaşımla ilgili circumference = daire çevresi, çevre ölçüsü circumnavigate = denizden (örn. dünyanın) etrafını

dolaşmak

circumstance = olay, vaka, durum, koşul, keyfiyet, situation, case, incident, condition

circumstances being what they are = şartlar böyle olunca

cirrhotic = sirotik (siroz ile ilgili ya da ondan ileri gelen)

citizen = vatandaş, yurttaş

citrus = narenciye, turunçgil

city-state = şehir devlet (kendi kendini yöneten ve yakın çevresindeki topraklara da hakim olan kent)

civet = misk kedi türünün genel adı

civic = yurttaşlık / vatandaşlık ile ilgili

civil disturbance = sosyal kargaşa, iç kargaşa

civil engineer = inşaat mühendisi

civil right = vatandaşlık hakkı

civil service job = devlet memurluğu

civil unrest = sosyal kargaşa, iç kargaşa, civil disturbance

civil war = iç savaş

civilian law = medeni hukuk, civil law civilization = medeniyet, uygarlık

civil-servant = devlet memuru, kamu görevlisi claim (fiil) = talep / iddia etmek, demand, request, zıt

anl.= disclaim, deny

claim (isim) = iddia, talep, hak talebi, assertion, demand, request, zıt anl.= disclaimer

clarify = açıklığa kavuşturmak, make clear, illuminate clarity = açıklık, berraklık, netlik

class = sınıf, tabaka, zümre, caste

class hierarchy = sosyal sınıf hiyerarşisi (bireylerin birbirinden üstün / aşağı olmasını belirleyen ve sosyal sınıf farklarından kaynaklanan düzen)

classical period = klasik dönem (bir uygarlığın veya bir sanat dalının tarihsel süreç içerisinde hem gelenekselci, hem de yüksek seviyede olduğu ve genellikle günümüzde en tanınmış eserlerinin çoğunu verdiği dönem), classic period

classical rules = klasik bilim kuralları (örn. izafi veya kuantum olmayan, doğada genellikle basit yöntemlerle gözlemlenebilen olayları basitçe açıklamakta kullanılan kurallar ve kanunlar)

classics = klasikler, klasik eserler

classify = sınıflandırmak, break down, sort, group

clattering = (makine için) dişli, krank, pres gibi hareketli ve takırdayan parçalar içeren, takırdayan

clavicle = köprücük kemiği

clay = kil

clean bill of health = sağlık raporu (bir hekim ya da hekimler kurulu tarafından düzenlenen ve bir kişinin sağlıklı olduğunu belgeleyen rapor)

cleanse = temizlemek, arıtmak, yıkamak, clean, wash, zıt anl.= pollute

clear = açık, bariz, aşikar, net, belirgin, obvious, zıt anl.= unclear

 

ÜDS Sözlüğü – 31

 

 

clear away = 1) kaybolmak, disappear; 2) ortadan kaldırmak, remove

clear out of = (bir yer)’den sıvışmak, tüymek, slip out of

clear up = 1) (hastalık) gidermek, geç(ir)mek, iyileş(tir)mek, heal, cure; 2) tamamen temizlemek, ortadan kaldırmak, remove

clearly = açıkça, açık ve net olarak, obviously clearly defined = şekli / hatları açıkça belirgin clever = zeki(ce), akıllı(ca), smart

client = müşteri

cliff = uçurum, sarp kayalık

climate = 1) durum; 2) iklim; 3) eğilim

climatic = iklimsel, mevsimsel

climatic control = iklim kontrolü (iklimleri ve mevsimleri anlamayı ve kontrol etmeyi amaçlayan araştırma alanı)

climatologist = iklim bilimci (iklimleri inceleyen bilim insanı)

climax = zirve, doruk

cling to = (bir şey)’e yapışmak / sıkıca sarılmak, zıt anl.= let go of

clinical trial = klinik deneme / çalışma

clinician = klinisyen (klinik öğreti ve uygulamada uzmanlaşmış hekim)

clip tightly = (mandal, klips vs. ile) sıkıca kapatmak

/ kıstırmak

clockwork = genellikle dişliler ve benzer hareketli parçalar içeren bir sistem ile çalışan

clog (fiil) = tıkamak

clog (isim) = kan pıhtısı

clogging = (damar için) tıkanma, tıkanıklık

cloned sheep = klonlanmış koyun

cloning = klonlama (yapay olarak tek bir hücreden birbirine benzeyen canlı meydana getirme)

close down = (bir işyerini vs.) kapatmak, shut down

close in on / upon = (bir şey ya da kişi)’ye (sinsice) yaklaşmak, approach

close on = (genellikle rakamlardan önce kullanılır) hemen hemen, yaklaşık, close to

close up = 1) (bir şey)’i tıkamak, kesmek, kapamak, faaliyetini durdurmak, block, shut; 2) (birbirine) yaklaşmak, come closer

closed basin lake = kapalı havza gölü (akarsular tarafından beslenmeyen ve suları akarsular yolu ile denize ulaşmayan göl)

closed circuit = 1) kapalı devre (ana şebekeye bağlı olmayan veya internet, televizyon, radyo yayını gibi herhangi bir dış sistem ile bağlantısı bulunmayan); 2) herhangi bir kopukluk olmaksızın, elektrik akımının tam bir döngü içinde dolanabileceği elektrik devresi

closedown = kapanma, shutdown, zıt anl.= opening closely = yakın şekilde, yakından, sıkı sıkıya,

dikkatlice, tightly, strongly, carefully, zıt anl.=

remotely, distantly

closer scores = birbirine daha yakın (daha az farklı) skorlar

clot = pıhtı, emboli, emboli

clothe = kaplamak

clothing chain stores = hazır giyim mağazaları zinciri

cloud complex = bulut kompleksi (birlikte hareket eden bir bulut öbeği)

cloudy fluid = bulanık sıvı

club football = kulüpleşmiş / profesyonel futbol clue = ipucu, işaret, hint, sign, evidence

clumsy = hantal, kaba, biçimsiz, awkward, ungainly cluster = küme, grup, dizi, group

clutch = (yumurtalar için) bir kerede / bir gebelikte yumurtlanmış

2

CO = karbon dioksit (doğada genellikle gaz halinde bulunan, canlıların solunum ile dışarı verdikleri bileşik), carbon dioxide

coal-derived = kömürden elde edilen

coalesce into = birleşmek, birleşip bir bütün oluşturmak, fuse into, (There is a tendency for separate industrial systems to coalesce into large units. = Ayrı endüstriyel sistemlerin birleşip büyük birimler oluşturması yönünde bir eğilim mevcuttur.)

coal-mining = kömür madenciliği

coast = kıyı, sahil, shore coastal = kıyıya / sahile ait coastline = kıyı boyu, sahil şeridi coating = kaplama

co-author = (kitabın / yayının vs.) yazarlarından her biri

cobalt = kobalt (ferromanyetik özelliği olan, sert ve gümüşi-beyaz bir metal)

cobbled = kaldırım taşı döşeli

coconut = hindistan cevizi

code = 1) kanun, yasa, law; 2) kod, şifre

coenzyme = koenzim (bazı enzimlerin aktivitesi için gerekli olan organik ya da mineral bazlı, küçük molekül)

cognitive = bilme / kavrama / idrak ile ilgili

cognitive function = kognitif fonksiyon (algılama, öğrenme ve mantıksal bir temele oturtma işlemlerinin psikolojik sonucu olarak ortaya çıkan durum)

coherent = tutarlı, uygun, ahenkli, mantıklı, consistent, rational, zıt anl.= incoherent

 

32 – ÜDS Sözlüğü

 

 

cohesion = bütünlük, birleşme, bağlılık

coin (fiil) = 1) madeni para basmak; 2) sözcük / söz türetmek

coin (isim) = madeni para, sikke

coincide with = (bir şey) ile rastlaşmak, (aynı zamana) denk gelmek, coexist, accompany, zıt anl.= differ, deviate

coincidental = rastlantısal, tesadüfi

Cold War = Soğuk Savaş (2. Dünya Savaşı sonrasında oluşan, Sovyetler Birliği ile ABD önderliğindeki Batı devletleri arasında yaşanan savaşsız gerginlik ve düşmanlık ortamı)

colitis = kolit (kolon iltihabı)

collaborate with = (birisi) ile işbirliği yapmak, beraber çalışmak, cooperate with

collaboration = birlikte çalışma, işbirliği, cooperation

collagen = kolajen (bağ doku liflerinin yapısını oluşturan ana protein)

collapse (fiil) = göçmek, çökmek, yıkılmak, fall in, fall down, topple, fail, zıt anl.= succeed, triumph

collapse (isim) = göçme, çökme, yıkılma, fall in, downfall, topple, failure, zıt anl.= success, triumph, (These flimsy houses are liable to collapse in a heavy storm. = Bu çerden çöpten evler sert bir fırtınada yıkılmaya yatkın görünüyorlar.)

collapse on oneself = kendi içine / üstüne çökmek

collar = yaka, boyunluk, tasma colleague = meslektaş, iş arkadaşı, peer collect = toplamak, biriktirmek

collection = toplama, koleksiyon

collective = kolektif, ortaklaşa, joint, shared, zıt anl.= individual, solo

collective burial = toplu gömü / mezar

collectively = toplu olarak, hep beraber, ortaklaşa, jointly, zıt anl.= individually

collector = koleksiyoncu

collide = çarpışmak, çarpmak, clash, crash collision = çarpışma, çatışma

collusion = gizli anlaşma, secret aggrement

colonial = sömürgeye ait

colonial power = sömürgeci güç (dünya çapında kolonilere / sömürgelere sahip devlet)

colonist = koloni kuran, kolonide yaşayan colonization = kolonizasyon, sömürgeleştirme colonize = 1) sömürgeler kurmak; 2) koloni

oluşturmak, kolonize olmak (aynı tür

mikropların besi yerinde yer yer kümeler oluşturması)

colony = koloni, sömürge

colorectal cancer = kolorektal kanser (kolon ve rektum kanseri)

colossal = kocaman, kaba saba, bulky colour = saptırmak, önyargı katmak, distort colour scheme = renk düzenlemesi

coma = koma (dış uyaranlar ya da uyarmalara yanıt vermeyen derin bilinçsizlik / baygınlık durumu)

combat with / against (fiil) = savaşmak, mücadele etmek, fight with / against, struggle with / against, zıt anl.= surrender (to), compromise

combat (isim) = savaş, muharebe

combat stress = savaş / muharebe nedeniyle oluşan stres

combination = birleşme, birleşim, birleştirme, mixture, unification, zıt anl.= dissolution

combinatorics = kombinatorik (matematikte sayıların, harflerin ve nesnelerin araştırılması ile ilgili alan)

combine = birleş(tir)mek, unite, embody, zıt anl.= separate

combustion = yanma, tutuşma

combustion driven = yanma ile çalışan

come about = meydana gelmek, ortaya çıkmak, olmak, take place, arise

come across = rastlamak, tesadüf etmek, encounter, meet, zıt anl.= avoid

come along = 1) gelmek, ulaşmak, birlikte gelmek;

2) ortaya çıkmak

come by = 1) önceden haber vermeden (birisinin) yanına uğramak, drop by; 2) elde etmek, edinmek, acquire

come down = (fiyat için) inmek, düşmek

come from = 1) (bir şey)’den kaynaklanmak, result from; 2) (bir yer)’den gelmek, (oralı) olmak, ( I come from Manisa. = Manisalıyım.)

come in = 1) gelmek, ulaşmak, (haber vs. için) alınmaya başlamak, ortaya çıkmak, arrive, appear; 2) (şu versiyonlarda / şekillerde / renk seçeneklerinde / tiplerde) bulunmak, (These pencils come in seven different color choices.

= Bu kalemler yedi farklı renk seçeneğinde bulunmaktadır.)

come into being = ortaya çıkmak, belirmek, come into existence, come to life, emerge

come into close contact with = (bir şey) ile yakın temasta bulunmak

come into force = yürürlüğe girmek, uygulanmaya başlamak, go into effect

come into high favour = çok tutulmaya başlamak

come into prominence = ünlenmek, tanınmak, become well-known

 

ÜDS Sözlüğü – 33

 

 

come on = sahneye / ortaya çıkmak, appear, show up, zıt anl.= go off, disappear

come onto = (piyasaya, pazara) çıkmak

come out = görünmek, açıklığa kavuşmak, appear, become clear

come out against = (bir şey)’e karşı çıkmak, oppose

come over = (kısa bir yol kat ederek veya ziyaret için) gelmek

come round = (operasyon sonrası) toparlanmak, kendine gelmek

come through = (beklendiği gibi) ulaşmak / varmak, arrive (as expected)

come to an end = sona ermek, cease, terminate

come to be = olagelmek (örn. come to be known = bilinegelmek)

come to be regarded as. . . = (bir şey) olarak değerlendirilmeye / görülmeye başlamak

come to believe = inanır hale gelmek

come to pass = olmak, gerçekleşmek, happen, become real

come to possess = (bir yolunu bulup da) sahip olmak, ele geçirmek

come to smo’s aid = birisi’nin yardımına gelmek come to the attention of = (bir kişi)’nin dikkatini

çekmek

come to the fore = ön plana çıkmak

come up = ortaya çıkmak / meydana gelmek, happen, zıt anl.= submerge, sink, disappear, (A light wind came up. = Hafif bir rüzgar başladı.)

come up with = (genellikle olumlu bir plan, fikir vs.) ileri sürmek / ortaya atmak, (karşılık, yanıt, fikir vs.) bulmak, ortaya atmak, önermek, (çözüm vs.) ile ortaya çıkmak, think of, suggest, (He has come up with some brilliant scheme to double his income. = Gelirini ikiye katlayacak çok parlak bir plan buldu.), (The committee came up with an interesting plan. = Komite ilginç bir plan ortaya attı.)

comeback = (geri) dönüş comet = kuyrukluyıldız comfort = rahatlık

comfort care = rahatlatıcı bakım comfortable = rahat, konforlu

comfortably = kolaylıkla, rahatça, well, at ease, happily, (We could live fairly comfortably with our father’s salary. = Babamın maaşı ile rahatça geçiniyorduk.)

comic book = çizgi roman

coming our way = yolumuza çıkan

command = hakim olmak, etkisi altına almak, kumanda etmek, influence, rule, be dominant over, zıt anl.= follow

commemorate = anmak, anısını yaşatmak, honour, immortalise

commence = başlamak, begin, start, initiate, set out, zıt anl.= cease, finish, terminate

commendable = övgüye değer, praiseworthy, zıt anl.= unworthy

comment on (fiil) = fikrini söylemek, yorumda bulunmak, express, remark

comment (isim) = yorum

commentator = yorumcu, eleştirmen, (bir müsabakayı, olayı) nakleden kişi

commerce = ticaret, trade commercial = ticari

commercial interests = ticari çıkarlar

commercially viable = ticari olarak üretilebilir / yapılabilir

commission (fiil) = atamak, görevlendirmek,

ısmarlamak, assign, delegate, order commission (isim) = görev, atama, komisyon commissioner = komisyon / kurul üyesi

commit = 1) söz vermek, taahhüt etmek, pledge;

2) (suç vs.) işlemek; 3) (intihar) etmek, (He committed suicide. = O intihar etti.)

commit oneself to = 1) kendini adamak, bağlanmak, devote oneself to; 2) söz vermek, promise

commit to = (hapishane, akıl hastalıkları hastanesi gibi bir yer)’e kapatmak

commitment = 1) vaat, taahhüt, söz, yükümlülük, bağlılık, dedication, devotion, pledge, obligation, duty, promise; 2) (hapishane, akıl hastalıkları hastanesi gibi bir yere) kapat(ıl)ma

commodity = (ticari) mal, eşya, good

common = olagelen, yaygın, prevalent, current, widespread, zıt anl.= rare, uncommon

common person = sıradan insan, halktan insan, commoner, zıt anl.= nobleman

common sense = sağduyu

commonly = çoğunlukla, usually, zıt anl.= rarely, seldom

commonly evident = birçok insan tarafından bilinen commonplace = sıradan, olağan, bayağı, usual,

ordinary, zıt anl.= exceptional, rare

communal = toplumsal, halka ait

communal meal programme = toplumsal yemek programı

communicate with = (birisi) ile haberleşmek / iletişim kurmak, be in touch with

 

34 – ÜDS Sözlüğü

 

 

communication = iletişim, haberleşme

communicative = iletişim ile ilgili

community = 1) topluluk, toplum, halk, society;

2) yerleşim yeri

community mental health centre = halka açık akıl sağlığı merkezi

compact = sıkıştırarak küçültmek

compact into = yoğunlaşarak / sıkışarak (bir şey)’e dönüşmek

companionship = arkadaşlık, eşlik comparable to = (bir şey) ile karşılaştırılabilir /

kıyaslanabilir, (bir şey)’e benzer, equivalent to

comparatively = oransal olarak, nispeten, relatively

compare favourably with = (bir şey) ile karşılaştırıldığında daha iyi / üstün durumda olmak

compare with = (bir şey) ile karşılaştırmak / kıyaslamak, liken to

compare well with = (bir şey)’e benzemek, (bir

şey)’den farksız olmak

compared to / with = (bir şey) ile karşılaştırıldığında, in comparison to / with

comparison = karşılaştırma, ilişki, benzerlik, relation, similarity

compartment = bölüm, kısım, bölme

compass = pusula

compatibility = uyumluluk, harmony, agreement, zıt anl.= incompatibility

compatible = birbiriyle uyumlu, well-matched, zıt anl.= incompatible, discordant

compel = zorlamak, mecbur etmek, force, oblige compelling = zorlayıcı, compulsive, zıt anl.= flexible compelling urgency = (kişiyi önlem almaya)

zorlayan acil durum

compensate for = telafi etmek, make up for, (Nothing can compensate for the death of a loved one.

= Hiçbir şey sevilen bir kişinin ölümünü telafi edemez.)

compete with / against = (birisi / bir şey) ile rekabet etmek / yarışmak, rival with / against

compete among themselves = kendi aralarında yarışmak / rekabet etmek

competency = yeterlik, kifayet, yetenek, ability competent = 1) (dil, yetenek vs. için) iyi seviyede;

2) yetenekli, ehil, capable, able, zıt anl.=

incompetent, unable competition = rekabet, yarışma

competition skiing = (profesyonel) kayak yarışı competitive = 1) rekabetçi, rekabete dayanan;

2) iddialı; 3) yarışma amaçlı

competitive power = rekabet gücü competitive spirit = rekabetçi ruh competitor = rakip, rival

compile = derlemek, oluşturmak, collect, accumulate, zıt anl.= disperse

complacency = kendinden hoşnut olma, self- satisfaction, zıt anl.= agony, suffering

complacent = kendinden hoşnut, self-satisfied, zıt anl.= troubled, uneasy

complain = şikayet etmek, yakınmak complaint = şikayet, yakınma, grievance complement = tamamlayıcı, supplement complete (fiil) = tamamlamak, bitirmek, finish complete (isim) = bütün, eksiksiz, whole

complete blood (cell) count = tam kan sayımı (belirli bir miktar kan içerisindeki kan hücrelerinin tam sayılarını bulmaya yönelik bir laboratuvar testi)

completely = tamamen, bütünüyle, entirely, totally, zıt anl.= partly, partially

complex = karmaşık, complicated, zıt anl.= simple, straightforward

complexity = karmaşıklık, çapraşıklık, complication, zıt anl.= simplicity

compliance with = (kanun ya da kural)’a uygunluk complicated = karmaşık, anlaşılması güç, complex,

intricate, zıt anl.= simple

complication = 1) karışıklık, zorluk, sorun;

2) komplikasyon (bir hastalığın seyir veya tedavisi sırasında diğer bir hastalığın ya da bozukluğun ortaya çıkması)

comply with = uymak, uygun davranmak, itaat etmek, conform to, abide by, zıt anl.= disregard, resist

component = unsur, öğe, parça, eleman, ingredient, part

composition = 1) bir maddenin yapı ve bileşimi, kompozisyon, structure; 2) kompozisyon, kısa düzyazı, essay

compost = bitkilerin veya mutfak artıklarının çürümesiyle elde edilen gübre

compound (fiil) = birikmek, eklenerek çoğalmak, combine

compound (isim) = (kimyasal) bileşik, karışım comprehend = 1) (tam olarak) anlamak, kavramak,

grasp, (As the patient failed to comprehend

the seriousness of his situation, the surgeon made up her mind to frankly talk to his relatives. = Hastanın, durumunun ciddiyetini kavrayamaması sebebiyle doktor, onun yakınlarıyla açıkça konuşmakta karar kıldı.);

2) kapsamak, içine almak, include

 

ÜDS Sözlüğü – 35

 

 

comprehensive = kapsamlı, geniş, etraflı, inclusive, overall, in depth, zıt anl.= exclusive, narrow, limited

compress (fiil) = sıkıştırmak, bastırmak, pressurize, condense, zıt anl.= expand

compress (isim) = 1) sıkıştırma, bastırma;

2) kompres (yara üzerine bastırılan bez / pamuk vs.)

compress application = (yara vs.) üzerine kompres uygulama

compression = sıkıştırma

comprise of = kapsamak, içermek, (bir şeyler)’den oluşmak, oluşturmak, teşkil etmek, constitute, consist of, make up

comprised of = (bir şey)’den oluşan, (bir şey)’den ibaret

compromise (fiil) = 1) (karşılıklı ödün vererek) uzlaşmak, agree; 2) (bir işin sonucunu) tehlikeye atmak, riske sokmak

compromise (isim) = (karşılıklı ödün vererek) uzlaşma, uyuşma, orta yol bulma, agreement, settlement

compromised = zayıf düşmüş, weak

compulsive = zorlayıcı, compelling, zıt anl.= flexible

compulsive behaviour = kompülsif davranış (bir kişiyi, özellikle anlamsız bir şeyi tekrarlayıcı tarzda yapmaya zorlayan davranış biçimi)

compulsively = önüne geçilmez bir şekilde, obsessively, zıt anl.= flexibly

computational = hesap ile ilgili, hesap içeren

compute = hesaplamak

Computed Tomography = bilgisayarlı tomografi, CT

computer virus = bilgisayar virüsü (bir bilgisayarın yazılım veya donanımlarına zarar vermek amacı ile oluşturulmuş bilgisayar programı)

computer-generated image = bilgisayar yardımıyla oluşturulmuş görüntü

computing = hesaplama, bilgisayar kullanımı conceal = saklamak, gizlemek, hide, zıt anl.= reveal conceivable = akla yatkın, makul, reasonable, zıt

anl.= inconceivable

conceive = 1) anlamak, kavramak, algılamak, düşünmek, tasarlamak, think, consider, devise, (Not very many people can conceive the works of modern art. = Modern sanat eserlerini anlayabilen pek fazla insan yoktur.);

2) gebe kalmak, get pregnant conceiving = gebe kalma, getting pregnant concentrate in = (bir şey)’in içinde toplanmak,

birikmek

concentrate on = (bir şey)’e odakla(n)mak / yoğunlaş(tır)mak, focus on

concentration = 1) yoğunluk, density, intensity;

2) yoğunlaşma, odaklanma, intensification, focusing

concentration gradient = konsantrasyon / yoğunluk farkı

concentric rings = (bir hedef tahtasında olduğu gibi) eşmerkezli (iç içe geçmiş) halkalar

concept = konu, kavram

conception = 1) kavram, düşünce, görüş, concept, idea, notion; 2) gebe kalma, gebelik, pregnancy

conceptual = kavramsal

concern (fiil) = ilgilendirmek, endişelendirmek concern (isim) = 1) ilgi, ilgilenilen şey, interest, zıt

anl.= indifference, neglect; 2) kaygı, worry,

(There is a lot of public concern over dangerous toxins recently found in some food.

= Yakın zamanda bazı besinlerde tespit edilen tehlikeli toksinler ile ilgili büyük bir toplumsal kaygı var.)

concerned with = (bir şey) ile ilgili / alakalı concerning = (bir şey / kişi) ile alakalı / ilgili olarak,

(bir şey / kişi)’yi ilgilendiren, regarding, relating

to

concession = imtiyaz, privilege

conclude = 1) sonuç çıkarmak, determine;

2) bitirmek, sonuçlandırmak, complete conclusion = 1) karar, decision; 2) sonuç, netice,

çıkarım, result, outcome, deduction

conclusive = 1) kesin, son, nihai, definite, final, zıt anl.= questionable, uncertain; 2) ikna edici, inandırıcı, convincing, zıt anl.= unconvincing

conclusively = 1) kesin olarak, nihai olarak, definitely, finally, indisputably, zıt anl.= questionably, (A case of malpractise is difficult to prove conclusively. = Hekim hatası, kesin olarak kanıtlanması zor bir durumdur.); 2) ikna edici / inandırıcı bir şekilde, convincingly, zıt anl.= unconvincingly

concrete = 1) somut, actual, solid, tangible, zıt anl.= abstract, intangible, (What sort of concrete evidence do you have to show us? = Bize gösterecek ne gibi somut delilleriniz var?);

2) beton

concurrence = 1) aynı zamana rastlama; 2) uyum, ahenk

concussion = bayılma ile sonuçlanacak kadar

şiddetli darbe

condemn = kınamak, ayıplamak, suçlu bulmak, blame, zıt anl.= acquit

condense = 1) yoğunlaş(tır)mak, koyulaş(tır)mak, concentrate; 2) özetlemek, abridge

 

36 – ÜDS Sözlüğü

 

 

condition (fiil) = 1) şartlandırmak, etkilemek, equip, adapt; 2) şart koşmak

condition (isim) = 1) hal, durum, situation; 2) şart, koşul, requirement; 3) rahatsızlık, hastalık

conditional = koşullara bağlı, contingent, zıt anl.= unconditional

condor = Güney Amerika akbabası

conduct (fiil) = 1) (deney, araştırma vs.) yürütmek, yönetmek, uygulamak, administer, carry out, perform; 2) iletmek, götürmek, yön vermek, transmit, convey

conduct (isim) = davranış, tavır, hareket tarzı, behaviour, attitude

conduction = ısının, katı maddeler içerisinde parçacıktan parçacığa geçerek iletilmesi

conductive = iletken, geçirgen conductivity = iletkenlik conductor = (orkestra için) şef conduit = kanal, oluk

cone = 1) renge duyarlı görsel reseptör hücreler;

2) koni, kozalak, koni biçimli herhangi bir nesne

confer a benefit to smo = birine bir yarar / menfaat sağlamak

confer on = (biri)’ne (ünvan vs.) vermek, bahşetmek, render, bestow

confer with = danışmak, consult

confide to = (bir işin) sorumluluğunu (biri)’ne vermek, entrust

confide to / in = (biri)’ne sırrını açmak confidence = güven, itimat, trust, zıt anl.= distrust confident = güvenli, emin, sır paylaşılabilir,

kendinden emin, trustworthy, sure of oneself

confidential = gizli, secret, zıt anl.= open, public

confidentiality = gizlilik confidently = güvenle, fearlessly

configuration = düzenleniş, dizilim, düzen, düzenleme, şekil

configure = değiştirmek, ayarlamak

confine to = 1) (bir alan)’a hapsetmek, imprison in;

2) (yatağa, eve vs.) bağlamak, tutmak, (bir

şey) ile sınırlandırmak, limit to, restrict to confined to = 1) (bir şey) ile sınırlı, (yatağa, eve vs.)

bağlı, limited to, restricted to; 2) hapis,

imprisoned, (The problem of underdevelopment does not appear to be confined only to a few African countries. = Az gelişmişlik sorunu yalnızca birkaç Afrika ülkesi ile sınırlı gibi görünmüyor.)

confined to bed = yatağa bağlı / mahkum, yatalak, bedridden

confinement = hapsedilme, kapatılma

confirm = teyit etmek, doğrulamak, validate, affirm, substantiate, zıt anl.= deny, disprove

confiscation = zorla el koyma, müsadere, haciz, istimlak, kamulaştırma, seizure

conflict with (fiil) = (birisi) ile çatışmak / çekişmek, clash with, disagree with, zıt anl.= agree with, conform to

conflict (isim) = anlaşmazlık, ihtilaf, çatışma, disagreement, fight, zıt anl.= accord, peace

conflicting = (birbiriyle) çatışan, çelişen, üzerinde anlaşılamayan, ihtilaflı, contradictory

conform to / with = (bir şey)’e uymak / uygun davranmak, comply with, abide by, zıt anl.= object to, oppose, conflict with

conformation = şekil, yapı, shape conformational = yapısal, şekilsel confront = (olumsuz bir şey) ile yüzleşmek,

(istenmeyen bir şey / bir kişi) ile karşı karşıya

gelmek / karşılaşmak, face, challenge, zıt anl.= avoid, retreat from

confrontation = karşı karşıya gelme, çatışma confuse = 1) (kavramları) birbirine karıştırmak, mix

up; 2) aklını karıştırmak, şaşırtmak, puzzle, zıt

anl.= clarify

confused = şaşkın, sersem, kafası karışık, bewildered

confusion = 1) kafa karışıklığı, şaşkınlık, perplexity, zıt anl.= clarity; 2) düzensizlik, disorder, zıt anl.= order

congenital = doğuştan olan, (When John was 17, he died of congenital heart disease. = John, 17 yaşındayken, doğuştan gelen bir kalp hastalığı sebebiyle öldü.)

congested = kan toplanmış, tıkanık, kalabalık congestion = tıkanıklık, sıkışıklık, izdiham, blockage congestive = kan veya su toplanması ile ilgili congressional = kongre kaynaklı

conjecture = varsayım, tahmin, assumption, supposition, guess, (The exact figure for the damage is a matter for conjecture. = Hasarın gerçek / tam miktarı tahmine kalmış.)

conjointly = birlikte, beraber

conjure up = akla getirmek, anımsatmak, uyandırmak, evoke

connect with = 1) (bir şey) ile birleş(tir)mek; 2) ilgi kurmak; 3) (taşıtlar için) aktarmalı hat içinde olmak / bulunmak

Connecticut = Kuzeydoğu ABD’de bir eyalet connection = bağlantı, alaka, relationship conquer = fethetmek

 

ÜDS Sözlüğü – 37

 

 

conquest = fetih, sefer, zafer, campaign, victory

conscience = vicdan

conscious = bilinçli, farkında, bilinci yerinde, alert, aware, zıt anl.= unconscious, unaware

conscious memory = bilinçli hafıza (bir kişinin bilinci açıkken hatırlayabildiklerinin toplamı)

consciousness = bilinç, farkında olma hali conscript = zorunlu olarak orduya katılan asker consecutive = art arda, peş peşe, successive consecutively = ardışık olarak, arka arkaya,

successively

consensus = oy / görüş birliği, unanimous vote / opinion

consequence = sonuç, semere, (bir şeyin ardından gelen) etki, result, effect, zıt anl.= cause, source

consequent on = (bir şey)’in sonucunda ortaya çıkan, sonucu olan

consequently = sonuç olarak, dolayısıyla, bu nedenle, accordingly, subsequently, as a result, therefore

conservation = muhafaza etme, koruma, doğal kaynakları ya da çevreyi koruma, (One of the aims of TEMA Foundation is to make people realise the importance of conservation. = TEMA vakfının amaçlarından biri de insanların, çevreyi korumanın önemini fark etmelerini sağlamaktır.)

conservative = 1) muhafazakar, tutucu; 2) (tedavi, ameliyat vb. durumlarda) aşırı / ağır tedavi girişimlerine başvurmayan, koruyucu, organ bütünlüğünü koruyan

conserve = korumak, (enerji, güç vs.) saklamak, dikkatli / tutumlu kullanmak, economise (on), zıt anl.= waste

consider = 1) (öyle olduğuna) inanmak, assume, regard, deem; 2) düşünmek, akılda tartmak, think about; 3) dikkate almak, göz önünde tutmak, take into account; 4) üzerinde düşünmek, think over

consider to be = (bir şey) olarak görmek / kabul etmek, consider as

considerable = önemli, hatırı sayılır, büyük, hayli, fazla, sizable, substantial, zıt anl.= little, insignificant

considerably = epeyce, oldukça, significantly, quite a lot, zıt anl.= slightly, (Large windows make the car feel considerably bigger. = Büyük pencereler arabayı oldukça büyük gösteriyor.)

considerate = düşünceli, saygılı, thoughtful, zıt anl.= inconsiderate

considerately = düşünceli bir şekilde, thoughtfully, zıt anl.= inconsiderately, thoughtlessly

consideration = ilgi, düşünce, özen, solicitude, zıt anl.= unconcern, disregard

considering (that) = . . . dikkate alındığında, (bir şey)’e gelince, (bir şey) konusunda, as regards

consist of = (bir şey)’den meydana gelmek / ibaret olmak, be made up of

consistent = tutarlı, coherent, steady, undeviating, zıt anl.= changing, inconsistent

consistently = tutarlı / değişmez bir şekilde, invariably, zıt anl.= divergently

consortium = konsorsiyum (ortak bir çıkar için oluşturulmuş organizasyon)

conspicuous = göze çarpan, dikkat çeken, obtrusive, prominent, zıt anl.= inconspicuous, unseen

conspicuous consumption = gösteriş için tüketim

conspiracy = komplo, entrika, plot

constant = 1) sürekli, devamlı, continuous, perpetual, relentless, zıt anl.= terminable; 2) sabit, değişmez, invariable, unvarying, stable, fixed, zıt anl.= variable

constantly = devamlı, sürekli, invariably, continually, perpetually, zıt anl.= rarely, seldom, never

constellation = takımyıldız, burç consternation = hayret, şaşkınlık, dehşet constipation = konstipasyon (peklik, kabızlık)

constituent = öğe, unsur, element, factor, zıt anl.= aggregate, whole

constitute = 1) oluşturmak, comprise, make up;

2) kurmak, tesis etmek, establish

constitution = anayasa

constitutional = 1) kendiliğinden sahip olunan (örn. doğuştan gelen), inherent; 2) anayasal

constriction = 1) sık(ıl)ma, büz(ül)me, contraction, shrinkage, zıt anl.= expansion, swelling;

2) boğaz, dar geçit

construct = 1) kurmak, yapmak, form, compose;

2) inşa etmek, build construction = inşaat, yapı

constructive = yapıcı, yardımcı, positive, helpful, zıt anl.= destructive

consult smo over smt = birisine, bir şey hakkında / konusunda danışmak, confer smo on smt, seek advice from smo about smt

consultancy = danışmanlık, müşavirlik consultation = danışma, müzakere, conference,

discussion

 

38 – ÜDS Sözlüğü

 

 

consume = 1) (yiyecek, içecek vs.) tüketmek, eat, drink; 2) bitirmek, tüketmek, harcamak, use up, deplete, zıt anl.= add, restock

consumer = 1) tüketici; 2) piyasada bulunan / herkesin satın alabileceği (şey)

consumer spending = tüketici harcamaları consumption = tüketim, yeme-içme

contact = temasa / bağlantıya geçmek, dokunmak

contagious = bulaşıcı, infectious

contain = 1) kontrol altına almak, kontrol altında tutmak, control, zıt anl.= spread, (Our priority is to contain the spread of this fatal disease. = Önceliğimiz bu ölümcül hastalığın yayılmasını kontrol altına almaktır.); 2) kapsamak, içermek, include, zıt anl.= exclude, leave out

contained in = içinde olan, kapsamında bulunan container = (şişe, sandık, varil gibi her türden) kap contaminate with = ile kirletmek, (hastalık vs.)

bulaştırmak, pollute with, infect with, zıt anl.=

cleanse of, purify of

contaminated with = kirlenmiş, (hastalık vs.) bulaşmış, polluted with, infected with

contamination = 1) bulaştırma, bulaşık, kirlenme, pislik, pollution, blemish; 2) (radyasyon vs. sızıntısı nedeniyle oluşan) kirlilik

contemplate = 1) (bir şey) üzerinde düşünmek, düşünüp taşınmak, tasarlamak; 2) seyretmek

contemporary = 1) (birisinin) çağdaşı (olan), aynı çağda (yaşamış olan); 2) çağdaş, güncel, yaşıt, modern, current, zıt anl.= archaic, ancient

content = 1) içerik, composition; 2) memnun, hoşnut, happy, satisfied

contentment = tatmin, memnuniyet, hoşnutluk, satisfaction, zıt anl.= discontentment, dissatisfaction

contest = 1) yarışma, mücadele, çekişme, competition, challenge, zıt anl.= cooperation;

2) karşı çıkmak, itiraz etmek

contestant = yarışmacı

context = bağlam, içerik, çevre ve koşullar

Continent = (the Continent şeklinde kullanılır)

Avrupa Kıtası continent = kıta continental = kıtasal

continental drift = kıta kayması (kıtaların, birbirleriyle olan jeolojik etkileşimleri çerçevesinde yer değiştirmeleri), continental shift

continental plate = kıta plakası (yerkabuğunun, birbirlerinden büyük fay hatları ile ayrılmış parçalarından her biri)

continual = sürekli, devamlı, kesintisiz, constant, perpetual

continually = devamlı, sürekli, constantly, perpetually

continuation = devam, sürdürme

continuously = daima, sürekli olarak, constantly, perpetually, zıt anl.= never, rarely

contour = düzey çizgisi, yükselti eğrisi, dış hatlar

contract (fiil) = 1) (hastalık) kapmak, (hastalığa) yakalanmak / tutulmak, catch, obtain, pick up, zıt anl.= infect, give, transmit; 2) kas(ıl)mak, büz(ül)mek

contract (isim) = kontrat, sözleşme

contracting rule = anlaşmada / sözleşmede uyulması gereken kural

contraction = kasılma, daralma, büzülme, constriction, tightening

contradict = aksini söylemek, yalanlamak, çelişmek, ters düşmek, oppose, deny, zıt anl.= agree

contradiction = çelişki, aykırılık, tutarsızlık, conflict, inconsistency, zıt anl.= agreement

contradictory = çelişkili, tutarsız, conflicting, inconsistent, zıt anl.= confirming, consistent

contraption = mekanizma, tertibat, cihaz, gadget, (In the utility room of our primary school there were a model human body, some simple machines and various other contraptions to facilitate our learning. = Okulumuzun malzeme odasında bir insan vücudu maketi, bazı basit makineler ve öğrenmemizi kolaylaştıracak başka pek çok cihaz vardı.)

contrary = ters, karşıt, zıt, aksi, opposite, (It is impossible to reconcile such contrary viewpoints. = Böylesine karşıt bakış açılarını uzlaştırmak imkansız.)

contrary to = karşın, aksine, as opposed to

contrast = karşıtlık, zıtlık, fark, difference, distinction, zıt anl.= similarity, likeness

contrasting = (birbirine) zıt olan, farklı, karşıt, different, distinct, zıt anl.= similar, alike

contribute to = katkıda bulunmak, support, help contribution to = katkı, (He was awarded a prize for

his contribution to world peace. = Dünya

barışına yaptığı katkı nedeniyle bir ödüle layık görüldü.)

contributor = (gazete, dergi vs. de) yazı yazan kimse

contrive = düzen kurmak, dolap çevirmek

control group = kontrol grubu (bilimsel bir deneyde, karşılaştırma yaparak deneyin etkisini daha iyi anlayabilmek amacı ile ikiye ayrılan deneklerden, üzerinde deney yapılmayan grup), zıt anl.= test group

 

ÜDS Sözlüğü – 39

 

 

controllable = denetlenebilir, kontrol edilebilir controversial = tartışma konusu olan, tartışmalı,

ihtilaflı, debatable, zıt anl.= uncontroversial,

unquestionable

controversy = tartışma, çekişme, anlaşmazlık, debate, argument, dispute, zıt anl.= agreement, unanimity

contusion = ezik, bere, çürük, bruise

convection = sıvı veya gaz dalgalanması yoluyla ısı

iletimi

convection stream = ısınıp yükselme ve soğuyup alçalma sebebiyle oluşan akım / akıntı

convenience = uygunluk, rahatlık, elverişlilik, comfort, facility, suitability

convenient = elverişli, kullanışlı, müsait, uygun, useful, suitable, zıt anl.= inconvenient

convention = uygulama, gelenek, practice, tradition

Convention on Long-Range Transboundary Air Pollution = 1983’ten beri yürürlükte olan, uzun mesafeli uçuşların uluslararası hava sahalarında yarattığı kirliliği kontrol altına almayı amaçlayan uluslararası antlaşma

conventional = geleneksel, konvansiyonel, traditional, (The country has the ability to use conventional as well as nuclear weapons. = Ülkenin hem konvansiyonel hem de nükleer silah kullanma kapasitesi var.)

conventional wisdom = genel kanı

conventional X-ray machine = geleneksel röntgen cihazı

conventionally = konvansiyonel / geleneksel olarak, traditionally

conversely = tersine, aksine, contrarily

conversion = dönüşüm

convert into = değiştirmek, dönüştürmek, çevirmek, transform, turn into, change into

convertible = değiştirilebilir, çevrilebilir, versatile, zıt anl.= inflexible, rigid

convey = 1) iletmek, taşımak, pass along;

  • bildirmek, express

conveyor = taşıyıcı bant

convict of = suçlu bulmak, mahkum etmek, declare guilty of, zıt anl.= acquit of, release

convince of = inandırmak, ikna etmek, persuade, talk into

convincing = inandırıcı, ikna edici, conclusive, credible, zıt anl.= far-fetched, unconvincing

convincingly = doyurucu / inandırıcı bir şekilde, satisfactorily

cool = serinle(t)mek

cool down = soğumak

coolant = serinletici, soğutucu

cooling = soğutma, serinletme

cooperate with = (birisi) ile işbirliği yapmak, beraber çalışmak, collaborate with

cooperation = işbirliği, beraber çalışma, collaboration coordinate = bir arada idare etmek, manage coordination = koordinasyon (örn. kasların

birbirleriyle uyum içinde çalışması)

cope with = (bir sorun vs.) ile baş etmek, başa çıkmak, üstesinden gelmek, deal with, manage, handle, tackle, zıt anl.= mismanage

copious = bol, çok, bereketli

copper = bakır

copperveined = bakır veya bakır renkli damarlı

copyist = kopya katibi (el yazması kitapları kopya ederek çoğaltan kişi)

coral = mercan

coral reef = mercan kayalığı / resifi

core = iç, öz, esas, merkez, centre, nucleus, zıt anl.= exterior

core body temperature = vücut iç sıcaklığı (bir canlının vücudunun iç kısımlarının normal çalışma sıcaklığı)

core material = çekirdek malzeme (üzerine kaplama yapılan malzeme)

core sample = derinden alınan numune

core-mantle = çekirdek ve manto arasında veya mantonun çekirdeğe yakın kısmında

co-researcher = aynı araştırma ekibinden insanların birbirlerine olan durumu, ekip arkadaşı

cork = şişe mantarı

coronary = koroner, kalbin etrafındaki damarlarla ilgili

coronary artery disease = koroner arter hastalığı (damar geçidindeki daralma nedeniyle kalp kasına yeterli kan gidemediği için, kalp kas hücrelerinin yeterli oksijeni temin edememesi)

coronavirus = koronavirüs (üst solunum yollarında akut enfeksiyona sebep olan bir tür virüs)

corporate = (genellikle anonim şirket halinde)

şirketleşmiş, şirkete ait

corporate earnings = şirket kazançları

corporation-owned = şirket(ler) tarafından sahip olunan / işletilen

corporatisation = şirketleşme, büyük şirketlere dönüşme

corrective measure = düzeltici / iyileştirici önlem correlate = karşılıklı ilişkisi olmak

correlation = karşılıklı ilişki, korelasyon

 

40 – ÜDS Sözlüğü

 

 

correspond to = (bir şey)’e karşılık gelmek / tekabül etmek

correspondence = mektuplaşma, yazışma corresponding = karşılık olan, tekabül eden corrosion = korozyon (metal malzemenin

oksitlenme veya başka kimyasal etkilerle

aşınması)

corrupt = yoz, rüşvetçi, dishonest corruption = yolsuzluk, bozulma, yozlaşma,

rüşvetçilik, dishonesty

cortical area = kortikal bölge (beyinde serebrumun girintili çıkıntılı üst katmanını oluşturan, bilinç ve hafıza gibi fonksiyonlar ile ilgili olan gri madde tabakası)

cosmic radiation = kozmik radyasyon (uzay ortamında bulunan, kaynağı güneş ve diğer gök cisimleri olan radyasyon)

cosmic ray = kozmik ışın (uzay ortamında seyreden, güneş veya diğer gök cisimleri kaynaklı yüklü parçacıklar)

cosmically recent past = evrenin yaşına göre yakın geçmiş

cosmos = evren, kainat, universe

cost = mal olmak, fiyatı / bedeli . . . olmak

cost-conscious = mali hassasiyet / maliyet kaynaklı hassasiyet

cost-effective = uygun maliyetli

costly = maliyetli, pahalı, expensive, zıt anl.= cheap, inexpensive

cost-overrun = maliyet artışı

costwise = maliyet açısından

cottage = küçük ev, kulübe, shack, hut

cough = öksürük

Council of Ministers = Bakanlar Konseyi (Avrupa Birliği içerisinde belirli bir konu ile ilgili bir düzenleme gerektiğinde her üye ülkenin ilgili bakanının katılımı ile oluşan ve ürettiği yönergelerin, üye ülkelerin iç hukukunun üzerinde olduğu konsey)

councillor of state = eyalet meclisi üyesi counsel (fiil) = öğütlemek, öğüt vermek, advise,

suggest

counsel (isim) = dava vekili

counsellor = danışman, rehber

count (fiil) = (geçerli) say(ıl)mak, geçmek, be valid count (isim) = 1) sayım; 2) kont (bir asalet ünvanı) counter = karşı gelmek, karşılık vermek, gidermek,

respond, oppose, ward off

counterbalance = karşılıklı olarak dengelemek countermeasure = karşı tedbir

counterpart = akran, muadil, karşılık, peer

counterproductive = amaca hizmet etmeyen, ters etkisi olan

countertechnology = karşı teknoloji, (During cold war, against the USA’s ICBM’s (intercontinental ballistic missile), the Soviet army’s countertechnology was a fairly effective ECM (electronic countermeasure) system that they developed. = Soğuk savaş sırasında ABD’nin kıtalararası balistik füzelerine karşı Sovyet ordusunun karşıteknolojisi, kendilerinin geliştirdiği oldukça etkili bir elektronik savunma sistemi idi.)

counterweight = denge sağlayıcı ağırlık

counting = (sayı) sayma

countless = sayısız, innumerable, myriad, zıt anl.= few, limited, (Once, there were countless ridiculous arguments among public that AIDS was confined to heterosexuals. = Bir zamanlar, toplumda AIDS’in heteroseksüeller ile sınırlı olduğuna dair sayısız saçma fikir bulunmaktaydı.)

countryman = vatandaş, hemşehri countryside = sayfiye, kırsal alan country-wide = ülke çapında

couple with = bağlamak, birleştirmek, bağlantı kurmak, connect with / to, link with / to, zıt anl.= separate from, detach from

couple = çift, karı koca

course = 1) gidişat, süreç, progress; 2) ders, kurs;

  • yön, rota, route

course of history = (the course of history şeklinde kullanılır) tarihin akışı

court = mahkeme, tribunal

court appearance = duruşmaya çıkma, duruşmada hazır bulunma

court proceeding = duruşma, celse, hearing

court-case = dava

cover = 1) örtmek, kaplamak, encase; 2) kapsamak, içermek, involve, encompass, zıt anl.= leave out

coverage = 1) haber konusu olma, işlenme;

  • kapsama alanı

covering = zar, örtü, membran, membrane covert = gizli (genellikle casusluk vs. ile ilgili) crack (fiil) = 1) (şifre) kırmak, çözmek, decipher,

solve; 2) çatla(t)mak, yar(ıl)mak

crack (isim) = çatlak, yarık

cracking = çatla(t)ma, (şifre için) kırma

cradle = 1) beşik (bir medeniyetin vs. doğduğu ve geliştiği yer); 2) beşik (bebeğin yatırıldığı sallanır yatak)

 

ÜDS Sözlüğü – 41

 

 

craft = 1) hava, deniz veya uzay taşıtı, tekne, gemi, vessel; 2) zanaat, meslek (daha çok esnaf ve sanatkarlar için)

crash (into) (fiil) = (bir şey)’e çarpmak, kaza yapmak

crash (isim) = (hisse fiyatları vs. için) ani ve kötü sonuçlar yaratan düşüş, yıkılma

crash-landing = çarpma, çarparak inme

crater = krater (düşen bir meteorun oluşturduğu büyük çukur)

crave = çok istemek, (bir şey)’e can atmak, aşermek, die for, zıt anl.= detest

crave attention = ilgi çekmek / istemek craving = şiddetli arzu / özlem, aşerme crawl = emeklemek, sürünmek

crawl up = sürünerek tırmanmak

crayfish = kerevides (ıstakoza benzer ama daha küçük bir deniz veya tatlı su hayvanı), crawfish

craze = geçici moda

create = yaratmak, oluşturmak, produce

creating value out of nothing = hiç yoktan değer yaratma

creatinine = kreatinin maddesi (keratin metabolizmasının son ürünü olarak idrarla atılan madde)

creation = (örn. iş alanları) yaratma, ortaya çıkarma

creativity = (sanatsal vs.) yaratıcılık

creature = yaratık

credibility = inanılırlık, güvenilirlik, reliability credible = inanılır, güvenilir, believable, reliable, zıt

anl.= incredible, unreliable

credit to = (bir şeyin icadını vs. biri)’ne mal etmek, onun yaptığına inanmak, (The invention of the electric guitar is credited to him. = Elektrogitarın icadı ona mal edilir.)

credit = 1) kredi; 2) saygınlık, övgü

creepy-crawly = sürünerek veya yere yakın ilerleyen

crevice = yarık, çatlak

crew = tayfa, mürettebat, takım crew vehicle = insanlı araç crime = suç

crime against humanity = insanlığa karşı suç (katliam, soykırım benzeri büyük ölçekli suç)

criminal = 1) suç oluşturan, suça ait; 2) suçlu;

  • (mahkemenin türü için) ceza, ağır ceza criminal act = suç oluşturan davranış, suç, crime criminal justice system = ağır ceza hukuku / adalet

sistemi

criminal trial = ceza davası

criminal use = suça yönelik kullanım

crinkle = buruş(tur)mak, kırış(tır)mak, wrinkle

crippling stiffness = (kaslarda vs.) aksamaya / sakatlığa neden olan sertlik / kaskatılık

crisis = (çoğul: crises) kriz

criterion = (çoğul: criteria) ölçüt, kriter

critic = 1) eleştirmen; 2) eleştiri, görüş, değerlendirme

critical = 1) kritik, ciddi, yaşamsal, hayati, çok önemli, significant, vital, crucial, essential, zıt anl.= insignificant, trivial; 2) (görüş, yaklaşım vs. için) eleştirel

critical case = kritik vaka criticize = eleştirmek crocodile = timsah

Croesus = Kroisos (Antik Lidya’nın son kralı)

Crohn’s disease = Crohn hastalığı (kronik iltihaplı bağırsak hastalığı)

crop = ekin, ürün, mahsul, harvest

crop yield = ürün verimi

cross over = (sınır, nehir vs. için) (karşı tarafa) geçmek, pass beyond, go across

crossroad = kavşak

crossroads = kesişim noktası, kavşak noktası

crossword puzzle = kare bulmaca

crowd = (bir yer)’i (toplanarak) doldurmak, (toplanarak) kalabalık yaratmak

crowded = kalabalık

crowding = kalabalıklaşma, sıkışıklık

crown = taç

crucial = can alıcı, kritik, çok önemli, pivotal, vital, zıt anl.= trivial, insignificant, (It is crucial that everyone strictly obeys the rules during the experiment. = Deney sırasında herkesin kurallara harfiyen uyması hayati önem taşımaktadır.)

crucially = can alıcı bir şekilde, essentially, significantly

crude = 1) ham, çiğ, pişmemiş, raw; 2) basit, kaba, coarse; 3) cahil(ce), primitive

crudely = ham / olgunlaşmamış bir biçimde, kabaca, cahilce, artlessly, inexpertly, zıt anl.= artfully

cruising speed = seyir hızı

crumble = parçalanmak, ufalanmak, dağılmak

crusade against (fiil) = mücadele etmek, savaşım vermek, kampanya yapmak, struggle against, fight, campaign against

crusade against (isim) = 1) haçlı seferi; 2) yoğun ve kararlı mücadele, savaşım

crush = ezmek, bastırmak, yok etmek, harap etmek, suppress

 

42 – ÜDS Sözlüğü

 

 

crushed pebble = ufalanmış çakıl taşı

crust = kabuk, dış tabaka

cry out for = bağırarak (yardım vs.) çağırmak, call out for

crystalline solid = atomları veya molekülleri geometrik bir düzen içerisinde yer alan katı madde

CT scan = bilgisayarlı tomografi taraması,

Computed Tomography scan

culminate = 1) sonuçlanmak, end, zıt anl.= begin, start; 2) doruğa varmak, climax

culmination = 1) doruk, zirve; 2) son, bitiş culprit = suçlu, guilty, offender, zıt anl.= innocent cult = kült, tapınma

cultivate = geliştirmek, zenginleştirmek, yetiştirmek, (toprağı) işlemek, develop, enrich

cultivate = işlemek

cultivation = yetiştirme

culture = 1) kültür; 2) (bir bakteri vs. için) kültür analizi yapılması

cultured = kültürlü

cumulative = kümülatif, toplu olarak

cup = (genellikle su ya da benzeri bir şeyi taşımak / tutmak amacı ile avuç içlerini derinleştirerek) (eli) bardak / fincan şekline sokmak

curable = tedavi edilebilir, zıt anl.= incurable

curb = kısıtlamak, sınırlamak, gem vurmak, restrain, limit

cure (fiil) = iyileştirmek, tedavi etmek, remedy, relieve, treat

cure (isim) = şifa, tedavi, çare, ilaç, remedy, relief

cured = tuzlanmış, salamura

curiosity = merak

curious = 1) tuhaf veya benzersiz olması nedeniyle ilgi çeken; 2) meraklı

current (isim) = akıntı, akım

current (sıfat) = 1) şimdiki, halihazırdaki, contemporary, present, güncel; 2) cari

currently = şu sıralarda, bu günlerde, hâlihazırda

curriculum = (çoğul: curricula) ders programı, müfredat

curtail = azaltmak, kısaltmak, decrease, shorten, zıt anl.= increase, prolong

curve upwards = yukarı doğru bombe yapmak

cushion = yastık

cushion of air = hava dolu yastık custom = gelenek, adet, tradition

customary = alışılmış, adet olan, accepted, common, zıt anl.= unusual, abnormal

customize = isteğe göre küçük değişiklikler yapmak, modifiye etmek, modify, alter, zıt anl.= keep, preserve

cut (fiil) = kesmek, kısmak, azaltmak, kesinti yapmak cut (isim) = kesinti, kısıntı

cut a pitiable figure = acınacak bir tipi olmak / tip çizmek

cut back on = (özellikle tasarruf amacıyla bir şey)’de kısıntı yapmak, azaltmak, cut down on

cut down on = (bir şey)’i kısmak / azaltmak, reduce, restrict, decrease, economise on, zıt anl.= increase, waste

cut free from = (bağlayan bir şeyi) keserek (başka bir

şey)’i serbest bırakmak, serbest kalmak cut off = (nefes / yol) kesmek, tıkamak, block

cut off from = (aile vs.)’den ayrı kalmak / ayırmak, ilişkisini kesmek, separate, zıt anl.= reunite with

cut out = (belli bir biçimde) kesip çıkarmak, (bir metinden vs.) çıkarmak, silmek, cut off

cut size = kesim boyutu

cut the price by half = fiyatı yarıya indirmek / yarı yarıya azaltmak

cutting-edge = yenilikçi, en gelişmiş, lider cyanide poisoning = siyanür zehirlenmesi cycle = dalgalanma, döngü, siklüs

cyclic = periyodik olarak ortaya çıkan, dönemsel cycling = bisiklete binme

cyclone = siklon, kasırga, hortum

cylinder bearing = silindirli rulman (yatak ile mil yuvası arasında metal silindirler bulunan rulman)

cynical = alaycı

cytochrome oxidase = sitokrom oksidaz (hücrenin solunumunda önemli bir rolü olan bir tür enzim)

cytologic = hücreye ilişkin

cytoplasm = sitoplazma (hücre içi sıvı)

 

 

 

D D D D D

 

 

 

daily = gündelik, günlük, day-to-day

daily life = gündelik hayat, day-to-day life dairy = süt ürünleri

dairy farming = mandıracılık

dam = baraj

damage (fiil) = zarar / hasar vermek, bozmak, harm damage (isim) = hasar, zarar, yara, harm, injury,

wound

damming a river = bir akarsu üzerine baraj kurma işi

damp = nemli, rutubetli, moist, wet danger = tehlike, risk, hazard, risk

dangerously underweight = (hayatını) tehlikeye sokacak derecede zayıf

Dante = 1265-1321 yılları arasında yaşamış ve ünlü

İlahi Komedya’nın yazarı olan İtalyan şair dare to = (bir şey)’i göze almak, (bir şey)’e cesaret

etmek, venture

daring = cüretkar, gözüpek

dark energy = karanlık enerji (kozmolojide, bütün uzayı etkileyen ve evrenin genişleme hızını arttırıcı bir etkisi olduğu kabul edilen hipotetik bir enerji türü)

dark matter = karanlık madde (astrofizikte, ışık yaymadığı ve yansıtmadığı için doğrudan algılanamayan, varlığı, çevresindeki diğer materyal üzerindeki kütleçekimsel etkisi yolu ile tespit edilebilen maddeye verilen ad)

dart = 1) füze; 2) ani ve hızlı hareket

dash away / off = acele ile çıkıp gitmek

dashed = (ümit, plan vs. için) suya düşmüş, boşa çıkmış

data access = veri erişimi database = veritabanı date = tarihle(n)mek

date back to = (belli bir yıl vs.)’ye tarihlenmek, tarihine uzanmak, date from, date to, be dated to

date from = tarihinden kalmak, tarihinden başlamak dating = tarihleme, tarih tutma, tarihlendirme daunting = yıldırıcı, göz korkutucu, discouraging dawn = doğuş, gün ağarması, şafak sökmesi, (dawn

of civilization = uygarlığın doğuşu)

day-care = gündüz çocuk bakımı daydreaming = hayal kurma, hayallere dalma daytime = gündüz

day-to-day = gündelik

D-Day = II. Dünya Savaşı’nı sona erdirdiği kabul edilen Normandiya Çıkartması’nın yapıldığı gün (6 Haziran 1944)

DDT = bazı bölgelerde tarım ilacı olarak kullanılan zehirli bir kimyasal, dichlorodiphenyltrichloroethane

dead space air = solunum esnasında akciğere ulaşmayan bölgelerde (burun, soluk borusu vs.) kalan hava

deadly = öldürücü, fatal

deafness = sağırlık

deal blows to = (bir şey)’e darbeler vurmak deal with = 1) (bir ey)’i idare etmek, üstesinden

gelmek, cope with, tackle, manage; 2) (bir ey)’i

ele almak, ilgilenmek, get involved in, manage, zıt anl.= disregard, ignore

dealings = iş, alışveriş, iş ilişkisi, ilişki, business, relations

death penalty = ölüm cezası, capital punishment

death rate = ölüm oranı

Death Valley = Ölüm Vadisi (ABD’nin Kaliforniya ve Nevada eyaletleri arasında yer alan, en alçak noktası deniz seviyesinden 86 metre aşağıda olan, kurak bir havza)

debate (fiil) = tartışmak, müzakere etmek, argue, discuss

debate (isim) = tartışma, müzakere, argument, discussion

debellation = fetih

debilitate = kuvvetten düşürmek, zayıflatmak, takatini kesmek, incapacitate, undermine, weaken, zıt anl.= invigorate, strengthen

debilitating = güçten düşüren, zayıflatan, incapacitating, zıt anl.= invigorating

debris = döküntü, yıkıntı, enkaz

debris disk = döküntü halkası

debt relief = borcun hafifle(til)mesi, borç indirimi

debut = (sahneye) ilk çıkış, başlangıç decade = on yıl

 

44 – ÜDS Sözlüğü

 

 

decanter = (genellikle alkollü içkiler için) sürahi olarak kullanılan boyunlu şişe

decay (fiil) = çürü(t)mek, decompose

decay (isim) = 1) yıkılma, çürüme, bozulma, azalma, collapse, corrosion, degeneration, decline;

  • (radyoaktif) bozunma

decay-causing = çürümeye neden olan

deceit = aldatma, aldanma, hile, düzen, deception, fraud, zıt anl.= honesty

deceive = aldatmak, kandırmak, mislead, delude decelerate = hızını azaltmak, zıt anl.= accelerate decent = saygın, makul, aklı başında, muntazam,

respectable, acceptable, proper, zıt anl.=

indecent

deception = aldatma, aldanma, hile, düzen, deceit, fraud, zıt anl.= honesty

deceptive = aldatıcı, yanıltıcı, false, misleading, zıt anl.= straightforward, upright

deciduous = (bitki için) yaprak döken decipher = şifresini / anlamını çözmek decision = karar

decision-making = karar alma işi

decisive = kesin, belirleyici, net, kararlı, definite, zıt anl.= indecisive, questionable

decisively = kesin olarak, kararlı bir biçimde, certainly, determinately

declaration = ilan, bildiri, announcement declare = ilan etmek, bildirmek, make known,

announce, zıt anl.= deny, revoke

decline (fiil) = azalmak, düşmek, gerilemek, çökmek, drop, decay, deteriorate, zıt anl.= increase, progress, recover

decline (isim) = azalma, düşüş, gerileme, çöküş, drop, decay, deterioration, zıt anl.= upturn, progress, recovery

decomposer = ölü bitki ve hayvan kalıntılarını kimyasal olarak ayrıştıran organizma

decomposition = çürüme, ayrışma, spoilage

decorate = dekore etmek, süslemek

decrease = azal(t)mak, düş(ür)mek, eksil(t)mek, diminish, zıt anl.= increase

decreased mortality = düşük ölüm oranı dedicate to = vermek, adamak, devote to dedication = adama, adanmışlık, devotion deduce from = (bir şey)’den (bir şey) anlamak,

(anlam) çıkarmak, çıkarsamak, infer from,

realize

deduction = mantıksal çıkarım, mantık yürütülerek varılan yargı, implication

deed = eylem, iş, fiil, achievement, action

deem = saymak, addetmek, regard

deep space = derin uzay (uzayın, Güneş Sistemi’nin ötesindeki kısmı), outer space

deeply = derinden, derinlemesine, profoundly, intensely, zıt anl.= moderately, slightly

defeat (fiil ) = bozguna uğratmak, yenmek, overthrow defeat (isim) = bozgun, yenilgi, zıt anl.= victory defect = kusur, bozukluk, eksiklik, imperfection,

deficiency, zıt anl.= excellence

defective = kusurlu, bozuk, eksik, imperfect, deficient, zıt anl.= flawless, excellent

defence-related industries = savunma ile ilgili endüstri alanları

defendant = davalı, (mahkemede) savunma (tarafı)

defensive = savunmacı, savunmaya yönelik, protective, zıt anl.= offensive

defer = ertelemek, geciktirmek, put off, retard, zıt anl.= expedite

defiantly = cüretkar / küstah / meydan okuyan bir

şekilde, boldly, rebelliously

deficiency = eksiklik, yetersizlik, kusur, inadequacy, insufficiency, shortage, zıt anl.= adequacy, sufficiency, excess

deficit = açık, yetersizlik, inadequacy, shortage, zıt anl.= excess, surplus

define = tanımlamak, specify, designate definite = kesin, net, certain, zıt anl.= indefinite definition = kesinlik, netlik, çözünürlük, tam

anlamını verebilme özelliği

deflation = 1) (bir şey)’in havasının boşalması, sönme, zıt anl.= inflation; 2) deflasyon, fiyatların düşmesi, zıt anl.= inflation

deforestation = ormansızlaştırma, zıt anl.= afforestation

deforested = ormansız kalmış, zıt anl.= afforested, forested

deformity = çarpıklık, biçimsizlik, sakatlık degenerate (fiil) = yozlaşmak, dejenere olmak,

deteriorate

degenerate (isim) = yozlaşmış, soysuz, dejenere, corrupt, deteriorated, zıt anl.= healthy

degenerative = dejeneratif (bir doku veya organın zamanla yapısal veya fonksiyonel bozulma göstermesi hali)

degenerative disorder = dejeneratif hastalık (organ veya dokunun yapı ve görev bakımından özelliğini kaybederek bozulduğu hastalık)

degrade = düşürmek, kötüleştirmek, disgrace, put down, take down, zıt anl.= aggrade

degree = büyüklük, derece (etki, bilgi vs.)

 

ÜDS Sözlüğü – 45

 

 

dehumanize = insanlıktan çıkarmak, insani özelliklerini yok etmek

dehydrate = suyunu almak, kurutmak

dehydration = dehidrasyon (su kaybı, susuz kalma, bir yapının ya da organizmanın su kaybı)

de-icing system = buzlanmayı giderici sistem

de-ink = mürekkepten arındırmak

deinstitutionalization = hasta tedavisinin, hastane vb. kurumlar dışında yapılması

delay (fiil) = geciktirmek, ertelemek, hold up, slow down, postpone

delay (isim) = gecikme, retardation delayed = gecikmiş, geç

delayed detection = geç teşhis / tanı

delegate (fiil) = görevlendirmek, (bir işi) devretmek, commission, empower

delegate (isim) = delege, temsilci

deletion = sil(in)me, erasing, removal deliberate = 1) kasıtlı, on purpose; 2) temkinli,

careful

deliberately = kasten, bile bile, intentionally, on purpose, zıt anl.= accidentally, unintentionally

deliberation = 1) üzerinde düşünme, mütalaa, consideration; 2) müzakere, tartışma, discussion

delicate = nazik, narin, hassas, fragile, subtle, tender, zıt anl.= tough, solid, rugged

delight (isim) = sevinç, memnuniyet, keyif, joy, pleasure

delight (fiil) = sevindirmek, memnun etmek, keyif vermek, please

deliver = teslim etmek, vermek, bırakmak, dağıtmak, mesaj iletmek, transfer, hand over, distribute, send, zıt anl.= keep, retain

delivery = 1) teslim, dağıtım, handing over, distribution; 2) (bir annenin) bebek doğurması, doğum, giving birth

delusion = aldanma, yanılma, misconception, deception, zıt anl.= reality

demand (fiil) = talep etmek, istemek, request, claim, call for

demand (isim) = 1) talep, claim, request, zıt anl.= supply; 2) ihtiyaç, need; 3) durum, (bir durumun) gerektirdikleri, requirement

demanding = (çok çaba, ilgi vs.) isteyen / bekleyen, zorlu (örn. a demanding job = çok çaba gerektiren bir iş)

demented = bunamış, aklını yitirmiş dementia = 1) delilik, çılgınlık; 2) bunama demise = çöküş, yok olma, perishing

democratization = demokratikleştirme

demographer = demograf (dünyadaki veya bir ülkedeki nüfusun yapısını, durumunu, dinamik özelliklerini inceleyen bilim insanı)

demographic = demografik (nüfus ile ilgili değişkenlere ait)

demolish = yok etmek, ortadan kaldırmak, destroy, exterminate, wipe out, zıt anl.= preserve, restore, construct

demon = iblis

demonology = iblislerin, cinlerin veya bunlara dair inançların incelendiği araştırma alanı

demonstrate = kanıtlamak, göstermek, illustrate, depict

demonstration = gösteri

denied by = (birisi ya da bir kurum) tarafından dışlanmış / reddedilmiş

denomination = birim

denote = göstermek, belirtmek, anlamına gelmek, stand for, point to, mean

denounce = kınamak, condemn, zıt anl.= praise dense = yoğun, sık

densely = yoğun bir şekilde, heavily, zıt anl.= loosely, sparsely

densely populated = nüfus yoğunluğu fazla olan, zıt anl.= sparsely populated

density = özkütle, yoğunluk (bir maddenin birim hacimdeki ağırlığı)

dental = diş veya dişçilikle ilgili

dental caries = dişte çürüme, diş çürüğü, dental cavity

dental cavity = diş çürüğü, dental caries

dental examination = diş muayenesi

deny = yadsımak, yalanlamak, reddetmek, yoksun bırakmak, refuse, reject, zıt anl.= admit, accept

department = departman, şube, daire, bölüm departure = 1) ayrılış, kalkış, leaving, take-off,

moving out; 2) sapma, deviation, divergence

depend on / upon = (bir şey)’e bağımlı / bağlı olmak, rely on, zıt anl.= be independent (from)

dependence = bağımlılık, addiction

dependency = bağımlılık, dependence, zıt anl.= independence

dependent on = (bir şey)’e bağımlı, reliant (on), zıt anl.= independent, self-reliant

depict = betimlemek, anlatmak, resmetmek, describe, picture

depiction = betimleme, resmetme, description, picture

 

46 – ÜDS Sözlüğü

 

 

deplete = tüketmek, bitirmek, exhaust, consume, zıt anl.= add, restock

depleted = yetersiz, tükenmiş, bitmiş, azalmış, low

depletion = tükenme

deploy = konuşlan(dır)mak, mevzilen(dir)mek, bir plana göre yerleş(tir)mek, position

deployed = konuşlandırılmış, mevzilendirilmiş deport = sınırdışı etmek, ülke dışına göndermek deposit (fiil) = koymak, bırakmak, yığmak, place deposit (isim) = 1) mevduat; 2) yığın, depo;

  • maden / mineral yatağı

deposit on = üstünde birikmek

deposition = çökme, tortu

depressed = 1) morali bozuk, depresyonda, low- spirited; 2) azalmış, miktarı düşmüş, down

depression = 1) depresyon (ruhsal çöküntü);

2) (ekonomide) buhran

deprivation = yoksunluk, mahrumiyet, lacking, zıt anl.= availability, surplus

deprive of = (bir şey)’den yoksun bırakmak / mahrum etmek, strip of, zıt anl.= offer, supply with

depth = derinlik

deputy = 1) yardımcı, vekil; 2) milletvekili

derive from = (bir şey)’den elde etmek / çıkarmak / türe(t)mek, obtain from, originate from

desalination = tuzunu giderme

descend = alçal(t)mak, in(dir)mek, lower, zıt anl.= ascend

descend from = (bir kişi)’nin soyundan gelmek, originate from

descendant = torun, soyun devamı, (bir kişinin) soyundan gelen

describe = betimlemek, resmetmek, anlatmak, depict, picture, explain

description = betimleme, tarif, eşkal, depiction, picture

descriptive = tanımlayıcı, betimsel

desert = terk etmek, bırakmak, abandon, leave deserve = (iyi ya da kötü anlamda) hak etmek, layık

olmak, earn

deservedly = haklı olarak, hak ettiği gibi, justly design (fiil) = dizayn etmek, tasarım yapmak,

tasarlamak, geliştirmek, düzenlemek,

formulate, invent, organise, devise design (isim) = dizayn, tasarım

designate = 1) belirtmek, işaret etmek, specify;

2) atamak, görev vermek, assign

designated = belirlenmiş, specified, picked out

designation = (kısaltma biçiminde) ad (örn. Türk Hava Yolları için THY), (uçaklar, hava alanları vs. için) kod, call sign

desirable = arzulanır, çekici, cazip, preferred, attractive, zıt anl.= undesirable, unsuitable

desire (fiil) = istemek, arzu etmek desire (isim) = arzu, şiddetli istek

desired = istenen, elde edilmesi amaçlanan, required, zıt anl.= undesired

desolate = 1) terk edilmiş, ıssız, boş, abandoned;

2) harap, perişan, destroyed; 3) yalnız, kimsesiz, solitary

despair = üzüntü, keder, ümitsizlik, desperation, hopelessness, zıt anl.= hope

desperate = 1) çaresiz, helpless; 2) ümitsiz, hopeless, zıt anl.= hopeful, promising

despise = küçümsemek, hor görmek, adam yerine koymamak

despite = (bir şey)’e karşın / rağmen, in spite of, regardless of

destination = hedef, gidilecek yer, varış yeri destiny = kader, yazgı, talih, kısmet, fate

destroy = yok etmek, ortadan kaldırmak, demolish, exterminate, wipe out, zıt anl.= preserve, restore, construct

destruction = yıkım, yok etme, imha, extermination, zıt anl.= construction, renovation

destructive = yıkıcı, zararlı, devastating, detrimental, zıt anl.= constructive, (This missile has sufficient destructive power to blow up a battleship. = Bu füze, bir savaş gemisini havaya uçurmaya yetecek kadar yıkım gücüne sahip.)

destructively = yıkıcı olarak, yıkıcı bir şekilde, damagingly, harmfully, zıt anl.= constructively

detach from = (bir şey ya da kişi)’den ayırmak / koparmak, zıt anl.= attach to

detachment = ayrılma, ayrılık detail = ayrıntı, detay

detain = gözaltına almak, alıkoymak, apprehend, withhold, zıt anl.= release, liberate

detect = ortaya çıkarmak, bulmak, fark etmek, keşfetmek, discover, identify

detect individual atoms = atomları tek tek saptamak

detectable = bulunabilir, saptanabilir, noticeable detection = bulma, ortaya çıkarma, tespit, saptama detector = dedektör (metal, radyoaktif madde vb.

şeyleri bulmaya yarayan alet)

 

ÜDS Sözlüğü – 47

 

 

detention = alıkoyma, engelleme, tutuklama, tevkif, restraint, custody, zıt anl.= release

deter from = (bir şey)’den caydırmak / vazgeçirmek, discourage, inhibit, zıt anl.= encourage, promote

deteriorate = bozulmak, kötüleşmek, decline, worsen, zıt anl.= recover

deterioration = kötüleşme, bozulma, decline, worsening, zıt anl.= enhancement, improvement

determinant = 1) belirleyici etken; 2) determinant (bir matris veya bir denklem için özel bir prosedür kullanılarak elde edilen, matrisler veya denklemler arası işlemlerde kullanılan sayı)

determine = 1) belirlemek, saptamak, establish, find out, calculate; 2) karar vermek, amaçlamak, decide, resolve, shape

determined = kararlı, azimli, decisive, persistent, zıt anl.= irresolute, hesitating

determining = belirleyici

deterrent = caydırıcı etmen

detonator = (bomba vs. için) ateşleme mekanizması, fünye

detoxification = detoksifikasyon (zehirlerden vs. arındırma)

detoxify = detoksifiye etmek (zehirlerden vs. arındırmak)

detract from = eksiltmek, (değerinden, öneminden, kalitesinden) düşürmek, belittle, lower, diminish

detractor = kötümseyen / küçümseyen kişi detrimental = zararlı, harmful, damaging, zıt anl.=

beneficial, helpful

devaluation = devaluasyon (paranın değer kaybetmesi)

devalue = değerini düşürmek

devastate = harap / perişan etmek, mahvetmek, destroy, ruin, zıt anl.= construct, restore

devastating = yıkıcı, yok edici, harap edici, destructive, disastrous, zıt anl.= constructive

develop = 1) (hastalık vb. için) ortaya çıkmak / başlamak / gelişmek; 2) geliştirmek, ortaya çıkarmak, bring out

developed = gelişmiş

developed world = gelişmiş dünya (dünyanın gelişmiş ülkelerden oluşan kesimi)

developing = gelişmekte olan

developing country = gelişmemiş ya da gelişmekte olan ülke, underdeveloped country

development = ilerleme, gelişme, advancement, zıt anl.= regress

deviation = sapma, ayrılma, diversion, variance, zıt anl.= conformity, uniformity

device = alet, aygıt

devious = dürüst olmayan, kaypak, sinsi, dolambaçlı, deceitful, insidious

devise = tasarlamak, plan geliştirmek, düzenlemek, formulate, invent, organise, design, (It is necessary to devise a new computer program that will be easy for schoolchildren to learn. = Okul çağındaki çocukların kolay öğrenebilecekleri yeni bir bilgisayar programı tasarlamak gerekiyor.), (They have devised a plan for keeping traffic out of the city centre. = Trafiği kent merkezinden uzak tutacak bir plan geliştirdiler.)

devoid of = (bir şey)’den yoksun / mahrum, lacking devote to = (bir şey)’e adamak / ayırmak, dedicate devoted = bağlı, kendini adamış, dedicated

devoted to = (bir şey)’e adanmış / ayrılmış, dedicated to, (This land is devoted to mining. = Bu arazi madenciliğe ayrılmıştır.)

devotion = sadakat, içten bağlılık, adama, dedication

devoutly = içten, ciddi, kendini adamış, sincerely, devotedly

diabetes = diyabet (şeker hastalığı)

diagnose = teşhis etmek / edilmek, tanı koy(ul)mak diagnosis = (çoğul: diagnoses) teşhis, tanı diagnostic = tanı, tanıyla ilgili

dialect = lehçe

dialysate = diyaliz esnasında membrandan (zardan) geçen (bir tür filtre edilen) madde

dialysing membrane = diyaliz zarı / membranı

dialysis = diyaliz (böbrekleri çalışmayan hastalarda, bir makine ile kanı atık maddelerden arındırma işlemi)

diamond = elmas (sertliği sebebiyle kesici olarak, parlaklığı sebebiyle de süs eşyası olarak kullanılan bir mineral)

dictate = zorla kabul ettirmek, emretmek, impose, command

die down = hafiflemek, sönmeye yüz tutmak, azalmak, fade away

die out = yok olmak, ortadan kalkmak, fade away, perish, zıt anl.= develop, expand, flourish

dietary (isim) = perhiz yemeği, dietetic

dietary (sıfat) = perhizle ilgili

dietary fat = besin maddeleriyle vücuda giren yağ

 

48 – ÜDS Sözlüğü

 

 

dietary iron intake = beslenme yoluyla vücuda demir alımı

dietary objective = (yapılan / yapılacak) diyetin hedefi / amacı

differ from = (bir şey)’den farklı / değişik olmak, diverge from, zıt anl.= conform to, resemble

differ = değişmek, farklılık göstermek, vary, diverge differ sharply = net / açıkça görülür bir şekilde

farklılık göstermek

differential = 1) (arabalardaki) diferansiyel dişlisi;

2) farklı, ayırıcı

differentiate = ayırmak, ayırt etmek, farklılaşmak, distinguish

differentiation = ayırım, farklılık differing = birbirinden farklı, divergent

difficulty = güçlük, zorluk, problem, trouble diffuse = yay(ıl)mak, dağıtmak, dağılmak, spread diffusible = yayılabilir, dağılabilir

diffusion = difüzyon (yayılma, dağılma, geçme)

dig one’s way out of = kendini (bir şey)’den kurtarmak

dig up = kazıp çıkarmak, zıt anl.= bury digest = sindirmek, hazmetmek digested = sindirilmiş, hazmedilmiş digestion = sindirim, hazım

digestive juice = sindirimi kolaylaştıran salgı / sekresyon

digestive system = sindirim sistemi digestive tract = sindirim kanalı dilemma = çıkmaz, açmaz, ikilem

dilute = sulandırmak, yoğunluğunu ya da derecesini düşürmek, inceltmek, (She cleaned the bathroom with hypo-chloride diluted with water. = Banyoyu, su ile seyreltilmiş çamaşır suyu ile temizledi.)

dimension = boyut, ölçü

diminish = azal(t)mak, eksil(t)mek, decrease, zıt anl.= increase

diminishing return = gittikçe azalan getiri

diphtheria = difteri (boğaz ve soluk borusu cidarlarında fazladan bir tabaka oluşturarak nefes alma güçlüğüne yol açması ile belirgin bir hastalık)

dire = 1) acil, çok ciddi, critical; 2) korkunç, dehşetli, berbat, dreadful, terrible, (Such an invasive intervention may have dire consequences. = Böylesi invazif bir müdahale, çok kötü sonuçlara yol açabilir.)

direct = 1) yönlendirmek, guide; 2) talimat vermek, instruct

direct democracy = doğrudan demokrasi (halkın, egemenliğini bizzat ve doğrudan kullandığı, bütün kararların halkın tamamının katılımı ile alındığı demokrasi türü)

direct participation = doğrudan katılım

direct public attention to = kamu dikkatini (bir

şey)’e çekmek / yöneltmek direction = yön

director = yönetici, idareci, yönetmen, manager

dirt = çamur, toprak

disability = sakatlık, engel, maluliyet, handicap, invalidity

disable = 1) etkisiz hale getirmek; 2) sakatlamak disabled = sakat, engelli, handicapped disadvantage = dezavantaj, sakınca, drawback,

inconvenience, zıt anl.= advantage, benefit

disagree with = (bir şey / birisi) ile aynı fikirde olmamak, (deliller, veriler için) (bir şey) ile uyumlu olmamak, zıt anl.= agree with

disagreement = anlaşmazlık, ihtilaf, çatışma, conflict, fight, zıt anl.= accord, peace

disappear = ortadan kalkmak, yok olmak, kaybolmak, vanish, zıt anl.= appear, emerge

disappearance = ortadan kalkma, yok olma, vanishing, zıt anl.= appearance, emergence

disappointing = düş kırıklığı yaratan, discouraging, zıt anl.= encouraging, inspiring

disappointingly = hayal kırıklığı yaratacak şekilde, discouragingly, zıt anl.= inspiringly

disappointment = düş kırıklığı, discouragement, zıt anl.= fulfilment, success

disapproval = onaylamama, doğru bulmama, itiraz, objection

disapprove of = doğru bulmamak, onaylamamak, find unacceptable, zıt anl.= approve of

disaster = felaket, yıkım, afet, catastrophe, tragedy

disaster relief operation = bir felaketin ardından, zarar gören insanlara yardım ulaştırmaya yönelik çalışma

disastrous = feci, yıkıcı, detrimental, terrible, zıt anl.= fortunate, successful

disband = dağıtmak, dağılmak, disperse, zıt anl.= combine, unite

discard = aklından çıkarmak, reddetmek, yok saymak, dismiss, reject

discarded = atılmış, ıskartaya çıkmış

discernible = fark edilebilir, görülebilir, perceptible, noticeable, zıt anl.= imperceptible, obscure

discharge from (fiil) = 1) (hastayı hastane)’den taburcu etmek; 2) tahliye etmek, release

 

ÜDS Sözlüğü – 49

 

 

discharge (isim) = 1) (hasta için) taburcu olma;

2) tahliye, boşaltım, akma, release discipline = bilim dalı, disiplin

disclose = açmak, ifşa etmek, açığa vurmak, reveal, display, zıt anl.= hide, conceal

discomfort = rahatsızlık, sıkıntı, annoyance, trouble, zıt anl.= comfort, ease

discomforting = rahatsız edici

disconcert = 1) şaşırtmak, perplex; 2) düzenini bozmak, altüst etmek, disturb, upset

disconnection = kopukluk, bağlantı kesilmesi, dissociation, zıt anl.= connection, association

discontent = hoşnutsuzluk, memnuniyetsizlik, dissatisfaction, zıt anl.= contentment, satisfaction

discontinue = kesmek, durdurmak, yarıda bırakmak, terk etmek, vazgeçmek, cease, quit, end, abandon, stop, zıt anl.= keep on, proceed, pursue, carry on, (The bank will discontinue its Saturday service. = Banka artık Cumartesi günleri hizmet vermeyecek.), (The doctor told the patient to discontinue with the medicine. = Doktor, hastaya ilacı kesmesini söyledi.)

discordant = birbiriyle çelişen, aralarında uyuşmazlık bulunan, conflicting, incompatible, zıt anl.= compatible, concordant

discount = 1) önemsememek, küçümsemek, disregard; 2) indirim yapmak

discourage = cesaretini / hevesini kırmak, gözünü korkutmak, deter, dissuade, zıt anl.= urge, encourage

discouraging = cesaret kırıcı, unfavourable, zıt anl.= encouraging

discover = keşfetmek, bulmak, ortaya çıkarmak, meydana çıkarmak, find

discovery = keşif, buluş, bulgu

discredit = gözden düşürmek, güvenini sarsmak, disapprove of, degrade, zıt anl.= praise, honor

discreetly = (ağzından çıkan söze ve hareketlerine) dikkat eder bir şekilde, ihtiyatlı, tedbirli, carefully, thoughtfully, cautiously, zıt anl.= recklessly, heedlessly

discrepancy = farklılık, fark, ayrım, çelişme, tutarsızlık, uyuşmazlık, conflict, distinction, variance, zıt anl.= agreement, consistency

discrete = ayrı, farklı, distinct, separate, zıt anl.= associated, similar

discretely = farklı bir şekilde, (birbirinden) ayrı olarak, distinctly, separately

discretion = takdir yetkisi, consideration, free-will discriminate against = (aleyhine) ayrım(cılık)

yapmak, disfavour, show prejudice against

discrimination = ayrımcılık, ayrım yapma, bias, unfairness, zıt anl.= impartiality

discuss = (bir konuyu) ele almak, görüşmek, tartışmak

discussion programme = (televizyonlarda yayınlanan) herhangi bir tartışma programı

disdain = küçük / hor görmek, tepeden bakmak, scorn, zıt anl.= admire, praise

disease = hastalık

disfigure = biçimini bozmak

disfigurement = kozmetik bozukluk, vücutta şekil kaybı

disfiguring = (yara vs. için) kozmetik bozukluğa yol açan

disgraced = utanç verici, rezil disgust = iğrenme, tiksinti disgusting = iğrenç

disintegrate = parçala(n)mak, böl(ün)mek, ufalanmak disintegration = parçalanma, bölünme, ufalanma disk-like = disk gibi, disk biçimli

dismantle = sökmek, parçalara ayırmak, demonte etmek, take apart, zıt anl.= assemble

dismay = korkutmak, yıldırmak, cesaretini kırmak, discourage

dismiss = göz ardı etmek, aklından çıkarmak, reddetmek, ignore, discard, reject

dismissal = aklından çıkarma, reddetme, ciddiye almama, discarding, rejection

dismissive = hafife alan, baştan savma, uninterested, zıt anl.= interested

Disneyland = Walt Disney Şirketi tarafından dünyanın değişik kentlerinde açılan büyük eğlence parklarından her biri

disorder = 1) bozukluk, hastalık, illness, ailment, zıt anl.= health; 2) düzensizlik, kargaşa, confusion, mess, trouble, chaos, turmoil, zıt anl.= order

disordered = düzensiz

disorientation = oryantasyon bozukluğu (yön, yer, zaman tayininde bozukluk)

disoriented = yönünü kaybetmiş / şaşırmış

disparate = farklı, apayrı, different, zıt anl.= alike, similar

disparity = eşitsizlik, farklılık, inequality, difference, zıt anl.= parity, equality

dispatch = göndermek, send off

dispel = dağıtmak, defetmek, gidermek dispense with = (bir şey)’siz yapmak, ihtiyaç

duymamak, vazgeçmek, do away with, (We

are dispensing with formalities. = Formalitelerden vazgeçiyoruz.)

 

50 – ÜDS Sözlüğü

 

 

dispersal = yay(ıl)ma, saç(ıl)ma, dissemination, propagation

disperse = dağıtmak, yaymak, saçmak, disband, break up, zıt anl.= accumulate, gather

dispersion = dağılım

displace = yerini almak, yerinden etmek

displacement = 1) yerinden oynama / kayma;

2) deplasman (bir cismin kapladığı alandaki su veya havanın ağırlığı)

display (fiil) = göstermek, sergilemek, görüntülemek, show, illustrate, demonstrate

display (isim) = gösterge, ekran

disposal = yok etme, ortadan kaldırma disposal = (çöp vs.) atmak, (atık vs.) boşaltmak

dispose of = 1) (bir şey)’i çöpe atmak, imha etmek, yok etmek, bertaraf etmek, get rid of; 2) (para, zaman vs.) (belirli bir biçimde) harcamak, elden çıkarmak, dağıtmak, consume, part with, zıt anl.= keep, save

disposition = 1) yaradılış, mizaç, tabiat, temperament; 2) düzenleme, yerleştirme, tertip, düzen, dağılım, arrangement

disproportionate = oransız, aşırı, unbalanced, excessive, zıt anl.= proportionate, balanced

disprove = aksini kanıtlamak, invalidate, zıt anl.= prove, confirm

dispute (fiil) = 1) doğruluğundan kuşku duymak, doubt, question; 2) tartışmak, argue

dispute (isim) = anlaşmazlık, uyuşmazlık, tartışma, çekişme, controversy, argument, zıt anl.= agreement, understanding

disregard = hiçe saymak, boş vermek, aldırmamak, ignore, overlook, zıt anl.= consider, pay attention

disrepair = (bina, makine için) bakımsızlık, ilgisizlik disrupt = bozulmasına yol açmak, altüst etmek,

aksatmak, disturb, spoil, upset, zıt anl.=

arrange, organise

disruption = aksama, kesilme, failure, collapse, zıt anl.= success

disruptive = aksatan, kargaşaya yol açan, yıkıcı, disorderly, troublesome, chaotic, zıt anl.= disciplined

dissatisfied with = (bir şey)’den hoşnut / tatmin olmayan, disappointed, displeased, zıt anl.= satisfied

dissatisfy = hoşnut / tatmin etmemek, disappoint, displease, zıt anl.= satisfy

disseminate = (bir fikir, haber vs.) yaymak, spread, circulate, (The more widely the facts about AIDS are disseminated, the better our chances of halting the epidemic. = AIDS hakkındaki gerçekler ne kadar çok yayılırsa, bu salgını durdurma şansımız o kadar artar.)

dissemination = saçma, yayma

dissipate = dağıtmak, dağılmak, yay(ıl)mak, scatter, spread, zıt anl.= gather, collect

dissipation = yay(ıl)ma, dağılma, saç(ıl)ma, dispersion

dissolve = eri(t)mek, çöz(ün / ül)mek distance = uzaklık, mesafe

distant = uzak mesafedeki, uzak, remote, far away, zıt anl.= near

distend = şiş(ir)mek, dilate olmak, genişlemek, swell, enlarge, zıt anl.= contract, shrink

distinct = ayrı, belirgin, farklı, müstakil, separate, apparent, discrete, zıt anl.= similar, associated

distinction = 1) ayırt etme, differentiation; 2) fark, üstünlük, superiority, peculiarity, zıt anl.= resemblance, similarity

distinctive = tipik, kendine özgü, kolaylıkla ayırt edilebilen, characteristic, zıt anl.= ordinary

distinctly = açık / belirgin bir şekilde, clearly

distinctness = netlik, seçiklik, clearness, accuracy, zıt anl.= obscurity

distinguish between = (iki kişinin ya da şeyin) arasında ayrım yapmak, ayırmak, ayırt etmek, recognize, identify, tell (the difference)

distinguishable = ayırt edilebilir, recognizable distinguished = seçkin, güzide, remarkable,

prominent, zıt anl.= common, ordinary

distort = biçimini bozmak, çarpıtmak, deform distorted = çarpıtılmış, deformed

distract = (dikkati) başka tarafa çekmek, meşgul etmek, confuse, disturb, zıt anl.= concentrate

distraction = dikkat dağılması, disturbance, zıt anl.= concentration

distress = üzüntü, acı, endişe, misery, pain, worry, zıt anl.= alleviation, comfort, relief

distressing = üzücü, acı verici, disturbing, worrisome distribute = dağıtmak, bölüştürmek, allot, hand out distributor = bayi, dağıtıcı

district = mıntıka, bölge, yöre, area, region, distrust = güvensizlik, itimatsızlık, zıt anl.= trust

disturb = endişelendirmek, rahatsız etmek, huzurunu kaçırmak, bother, annoy, zıt anl.= calm, comfort

 

ÜDS Sözlüğü – 51

 

 

disturbance = 1) kargaşa, çalkalanma, düzeni bozucu şey, turmoil, zıt anl.= order, stillness;

2) (uykuda) bozukluk / düzensizlik, interference

disturbance of flow = akışın bozulması disturbed = sıkıntıda, rahatsız

disturbing = rahatsız edici, endişe verici, annoying, troublesome, zıt anl.= comforting

disturbingly = rahatsız edici bir şekilde, alarmingly, dreadfully

disunite = ayırmak, separate, sever, zıt anl.= unite, connect

disuse = kullanmayı kesmek / bırakmak

ditch = hendek dive (fiil) = dalmak dive (isim) = dalış

diverge = ayrılmak, (birbirinden) uzaklaşmak, sapmak, farklı olmak, branch off, deviate, zıt anl.= converge, unite

diverse = çeşitli, farklı, different, various diversely = çeşitli şekillerde, variously

diversify = çeşitlendirmek, farklılaştırmak, spread out, zıt anl.= narrow down

diversity = çeşitlilik, farklılık, variety, assortment, zıt anl.= uniformity

divide = böl(ün)me, split, zıt anl.= join

divine = ilahi, tanrısal

divine intervention = ilahi müdahale

division = bölüm, departman

divorce = ayırmak, ayrılmak, boşa(n)mak, separate, sever, zıt anl.= unite

dizygotic twins = çift yumurta ikizleri, fraternal twins

dizziness = baş dönmesi

Djurab Desert = Djurab Çölü (Çad sınırları içinde yer alan bir çöl)

do as one pleases = istediği gibi davranmak, istediğini yapmak

do away with = ortadan kaldırmak, eliminate do good = yaramak, iyi gelmek

do little = pek az katkısı olmak

do one’s best = elinden geleni(n en iyisini) yapmak, do the best one can

do one’s bit = kendine / üstüne düşeni yapmak

do so much for = (bir şey) için fayda sağlamak

do their bit = kendilerine / üstlerine düşeni yapmak do well by = (bir şey) için iyi etmek, iyi yapmak,

durumu iyi olmak, come along, recover,

flourish, zıt anl.= fall back, fail

do with = yetinmek, baş etmek, manage with, put up with

do without = (bir şey) olmadan idare etmek, muhtaç olmamak

doctrine = doktrin, (değişmez veya değişmesi zor) öğreti

document = belgelemek, ispat etmek, prove documentary = belgesel

dogmatic = dogmatik (tartışma / sorgulama kabul etmeyen), zıt anl.= pragmatic

domain = alan, nüfuz alanı, (bir kimsenin / örgütün vs.) kontrolü altındaki bölge

dome = kubbe

domed = kubbeli, kubbe ile örtülü

domed arcade = kubbeli revak / arkad (bir yanında duvar veya bina cephesi olan, diğer yanı ile dış mekan arasına ise aralıklarla sütun, paye veya benzeri destek elemanları yerleştirilmiş olan, üzeri sıra sıra küçük kubbeler ile örtülü uzunlamasına düzenlenmiş alan; bu düzenleme, cami ve kervansaray mimarisinde sıklıkla kullanılmıştır)

domestic = 1) evcil, evde kullanılan, evsel, ev ile ilgili; 2) dahili, yurt içine ait

domestic economic news = iç / dahili ekonomi haberleri

domestic front = ülke içi, iç cephe dominance = egemenlik, hakimiyet, üstünlük dominant = başat, üstün, egemen, presiding,

controlling, zıt anl.= inferior, recessive

dominate = hakim / egemen olmak, govern, prevail dominion = egemenlik, hakimiyet, sovereignty

don = (elbise vs.) giymek, put on

donate = bağışlamak, hibe etmek, bestow on / upon, zıt anl.= retain, withdraw

donation = bağış, hibe

donor = bağışçı, (kan, organ vs.) veren kişi, verici

doomed = yok olmaya mahkum

dopamine = dopamin (beyinde, hareket ve duyguların düzenlenmesinde etkin olan, eksikliği Parkinson hastalığına yol açabilen bir nörotransmiter)

doping = doping (yapay olarak fiziksel ya da mental aktiviteyi arttırmak amacıyla uygulanan, yasal olmayan prosedür)

dormancy = uyku hali

dormant = uykuda, sleeping, inactive

dosage = doz, dozaj, dose

 

52 – ÜDS Sözlüğü

 

 

dose = ilaç dozu, dosage dot = nokta, benek

double = iki misline / katına çıkmak, iki misli / kat yapmak

double-blind test = çift kör çalışma (bilimsel bir deneyde, önyargı ve plasebo etkileri engellemek için deneklerin ve deneyi uygulayan kişilerin, deneyin içeriği ya da önemli yönleri hakkında bilgi sahibi olmamalarını öngören test ya da çalışma biçimi)

doubt = şüphe, kuşku

doubtful = şüpheli, kuşkulu, dubious, zıt anl.= undoubted, certain

doubtless = kuşkusuz, kesin

Down syndrome = Down sendromu (21. kromozom çiftinde bir fazla kromozom bulunması nedeniyle gelişen, kaslar, göz kapakları, burun, baş vb. organlarda şekilsel bozukluklar ve zeka geriliği ile belirgin sendrom)

down to the last detail = en ince ayrıntıya kadar downfall = çöküş, yıkılış, düşüş, collapse, destruction downhill = yokuş aşağı, yamaçtan / tepeden aşağı

doğru

downstream = akıntı yönünde, aşağı doğru downy = 1) pofuduk, yumuşak; 2) ince tüylü, havlı dozen = düzine (12 adet)

dozens of = düzinelerce

draft = 1) taslak, outline, sketch; 2) geminin su çekimi (yüzer haldeyken, su seviyesinden geminin en alt noktasına kadar olan toplam yükseklik), draught (draft okunur)

drag (fiil) = (çekerek) sürüklemek

drag (isim) = su veya havanın, içinde ilerleyen bir cisme mukavemeti, hız kesme gücü

drag on = uzayıp gitmek, (uzun zamandır) sürmek, keep going, zıt anl.= shorten, curtail

drain = 1) suyunu akıtmak, kurutmak, drene etmek;

2) alıp uzaklaştırmak

drainage = drenaj, atık su vs. , su akıtma sistemi dramatic = 1) dramatik, çarpıcı, striking, remarkable,

sensational, zıt anl.= unexciting; 2) çok yüksek

miktarda, heavy, zıt anl.= mild dramatically = dramatik / çarpıcı bir biçimde,

strikingly, sensationally, zıt anl.= unexcitingly,

undramatically

drastic = şiddetli ve çabuk etki eden, sert, şiddetli, severe, dire, zıt anl.= mild, modest

drastically = radikal şekilde, büyük ölçüde, sert

şekilde, hugely, zıt anl.= mildly

draw = 1) (çizgi, şekil vs.) çizmek; 2) almak, elde etmek, extract; 3) çekmek, pull, zıt anl.= push, repel

draw a conclusion = sonuç çıkarmak

draw attention to = (bir şey)’e ilgi / dikkat çekmek, attract attention to

draw in = içine çekmek, pull in

draw into the spotlight = göz önüne getirmek, gündeme getirmek, dikkat çekmek

draw new meaning = yeni anlam çıkarmak

draw on = (bir şey)’den yararlanmak draw the line at = (bir şey)’e sınır koymak

draw up = 1) kaleme almak, write out; 2) (bir araç vs. için) bir yerde durmak, (kenara vs.) çekmek, come to a stop

drawback = sakınca, mahzur, dezavantaj, disadvantage, setback, inconvenience, zıt anl.= advantage, convenience

drawbridge = kaldırma köprü (açılıp kapanabilen köprü)

dread = çok korkmak, dehşete düşmek, endişe etmek, fear, worry, zıt anl.= welcome

dreadfully disabling = korkunç / ağır bir şekilde sakat bırakan

dreamer = rüya gören / görmekte olan kimse dressing = 1) pansuman; 2) (salata vs. için) sos drift = sürüklenmek

drill (isim) = matkap

drill (a hole) = (matkap vs. ile) delik açmak, make a hole

drilling = delme

drive = 1) hareket ettirmek, döndürmek, move, turn;

2) sevk etmek, tahrik etmek, urge, impel, zıt anl.= inhibit

drive off = kovmak, defetmek, chase away, dispel drive out = çıkarmak, yerinden oynatmak

drive through = 1) (bir nesneyi, örneğin bir çiviyi) (bir şey)’in içine çakmak / zorlayarak sokmak;

2) (bir yer)’in içinden (araba ile) geçmek driven by = (bir şey ya da biri tarafından)

güdümlenmiş

driving force = itici güç

droop = sarkmak

drop off = uykuya dalmak, fall asleep

droplet = damlacık, zerre drought = kuraklık

drown = (suda) boğulmak

drown out = (bir sesi daha yüksek bir sesle) bastırmak

 

ÜDS Sözlüğü – 53

 

 

drowsiness = uyuşukluk, sersemlik hali, aşırı uyuklama hali

drowsy = uyuşuk, sersemlemiş, dozy

drug = 1) ilaç, ecza, medication; 2) uyuşturucu madde

drug addict = uyuşturucu bağımlısı

drug addiction = uyuşturucu madde bağımlılığı drug crops = uyuşturucu elde edilen bitkiler drug enforcer = narkotik polisi

drug overdose = ilaçta aşırı doz

drug trial = ilaç denemesi

drug-trafficking = uyuşturucu taşıma / trafiği

drum = davul

drunk = sarhoş, içkili, zıt anl.= sober

dry ice = kuru buz (sıvılaşmadan, doğrudan buharlaşması sebebiyle katı karbondioksite verilen ad)

dry out = kuru(t)mak dual = ikili, çifte, çift yönlü duality = ikilik

dub = . . . olarak çağırmak / adlandırmak dubious = kuşkulu, şüpheli, belirsiz, kararsız,

doubtful, unreliable, zıt anl.= certain, definite

duck = ördek

duct tape = genellikle kumaş destekli, kaliteli koli bandı

ductile = (pek çok metal gibi) dövülerek / işlenerek tel veya levha haline getirilebilir, (kolay) biçimlendirilebilir, malleable

due = zamanı / vadesi gelmiş, mature

due in part to = kısmen (bir şey) nedeniyle

due to = nedeniyle, because of, owing to, on account of

due to be built = (belli bir tarihe kadar) yapılacak / inşa edilecek olmak

dull = 1) sıkıcı, donuk, duygusuz, tekdüze, boring, zıt anl.= interesting; 2) anlama güçlüğü çeken, dumb, dense, zıt anl.= bright, sharp

dumping ground = çöp dökme alanı duodenum = oniki parmak bağırsağı duplex = çift, dubleks

duplicate = kopyalamak, aynısını yapmak, copy durability = dayanıklılık

durable = dayanıklı, sağlam, sturdy, long-lasting, zıt anl.= fragile

duration = süre, süreklilik, term, continuity, (Amazingly, the boy lay quietly through the whole duration of the physical examination. = Çocuk, tüm muayene süresi boyunca şaşırtıcı bir şekilde hiç sesini çıkarmadan yattı.)

dust = toz

dust devil = hortum gibi dönen toz bulutu

Dutch (isim) = Hollandaca

Dutch (sıfat) = Hollandalı, Hollanda’ya ait Dutch-derived = kökünü Hollanda dilinden alan dwell on = (bir konu) üzerinde durmak

dwell upon = (bir yer / bir şey)’in üzerinde oturmak / yaşamak / barınmak

dweller = yöre halkı, sakin, inhabitant

dwelling place = barınma / yaşama yeri

dwindle = küçülmek, azalmak, diminish, shrink, zıt anl.= enlarge, expand, grow

dye = boya

dynastic times = dinastik dönem, hanedanlar dönemi (örn. Eski Mısır için M. Ö. yaklaşık 3150 yılı sonrasındaki dönem)

dynasty = hanedan

dysentery = dizanteri (bağırsaklarda oluşan yaralar, kanlı ve mukus içeren ishal ile belirgin bir hastalık)

dysfunction (ya da disfunction) = bir organın görevini yapmaması, disorder

dyslexic = okuma zorluğu çeken

 

 

 

E E E E E

 

 

 

eager = istekli, gönüllü, willing, keen, ready, zıt anl.= reluctant, unwilling

eagerly = istekli / hevesli bir şekilde, willingly, keenly, zıt anl.= reluctantly, unenthusiastically

early = erken, (tarihsel olarak) önce gelen, zıt anl.= late

early 20th century = 20. yüzyılın başları early detection = erken teşhis / tanı early warning = erken uyarı

earn = (para, hak vs.) kazanmak, edinmek, hak etmek, gain, zıt anl.= lose

earplug = kulak tıkacı

earthenware = pişmiş topraktan yapılmış çanak, çömlek vs.

earthquake = deprem

earthquake predictor = deprem habercisi

earth-retaining = toprak içindeki, toprağa temas eden

ease (fiil) = 1) kolaylaştırmak, sıkıntıdan kurtarmak, improve, facilitate, simplify, zıt anl.= aggravate, worsen; 2) gerilemek, çekilmek; 3) gevşemek, baskıyı azaltmak

ease (isim) = kolaylık

easy prey = kolay av

easygoing = uysal, rahat, mild, gentle, zıt anl.= fractious

eating disorder = yeme bozukluğu

Ebola = Ebola (ishal, kanama, deri döküntüleri ve yüksek ateş ile belirgin ölümcül bir hastalık)

eccentric = eksantrik, sıra dışı, alışılmışın dışında

eccentricity = tuhaflık, eksantriklik, bizarreness, weirdness, zıt anl.= conventionality

ecclesiastical = kiliseye ait, dini

ECG = elektrokardiyogram (kalp kasının ve sinirsel iletim sisteminin çalışmasını incelemek üzere kalpte meydana gelen elektriksel faaliyetin elektrokardiyograf denen bir cihaz tarafından alınan kaydı), electrocardiogram

echo = aynısını söyleyerek desteklemek, tekrar etmek

eclogue = karşılıklı konuşma şeklinde pastoral şiir

ecologically aware = çevre bilinci olan

ecosystem = ekosistem (sınırlı bir alanda, örneğin bir göl çevresinde, yaşayan tüm canlıları ve onların birbirleriyle ve çevreleriyle olan etkileşimlerini içeren sistem)

ecstacy = kendinden geçme, aşırı sevinç

eczema = egzema

edge = kenar, sınır, yan, border edible = yenilebilir, yemeye uygun

edit = redaksiyon yapmak, inceleyerek küçük değişiklikler yapmak, alter, modify

edition = baskı, edisyon editorial board = yayın kurulu educational = eğitici

effect (fiil) = yerine getirmek, gerçekleştirmek, başarmak, carry out, actualise, perform, zıt anl.= fail

effect (isim) = etki, sonuç, influence, outcome effective = 1) verimli, randımanlı, etkili, efficient,

powerful, zıt anl.= inefficient, ineffective;

2) yürürlükte; 3) efektif, gerçek, fiili, actual effectively = etkin / verimli bir şekilde, efficiently, zıt

anl.= ineffectively, inefficiently

effectiveness = 1) etki, nüfuz / etki derecesi, efficiency, power, zıt anl.= ineffectiveness, inefficiency; 2) etkinlik, yararlılık, istenilen etkiyi üretme güç veya kapasitesi, efficacy, zıt anl.= inefficacy, inefficiency

efficacy = etkinlik, yararlılık, istenilen etkiyi üretme güç veya kapasitesi, effectiveness, zıt anl.= inefficacy, inefficiency

efficiency = (çalışmada, işte) verim, etkinlik, productivity, effectiveness, zıt anl.= inefficiency

efficient = verimli, randımanlı, etkin, effective, zıt anl.= inefficient, ineffective

efficiently = etkin / verimli bir şekilde, effectively, zıt anl.= inefficiently

effort = çaba, gayret, hard work effortlessly = çaba göstermeden, kolayca effusion = dökme, akıtma, serpme

egg = yumurta, ovum (sperm ile birleşme yeteneği taşıyan dişi üreme hücresi)

Egypt = Mısır (Kuzeydoğu Afrika’da bir ülke)

eject = dışarı atmak, çıkarmak, fışkırtmak

 

ÜDS Sözlüğü – 55

 

 

elaborate (fiil) = ayrıntılarına inmek, özenli bir

şekilde hazırlamak / yapmak, develop fully elaborate (sıfat) = karmaşık, girift, ayrıntılı, intricate,

zıt anl.= simple

elapsed = (zaman miktarı için) geçen, geçmiş olan elastic = esnek, flexible, zıt anl.= rigid

elastin = elastin (arterlerin duvarları gibi elastik dokularda bulunan bir cins protein)

elder = (iki kardeş ya da kişiden) daha yaşlı / daha büyük (olan)

elderly population = yaşlı nüfus

election = seçim, seç(il)me, (parliamentary election = genel seçim, milletvekili seçimi)

election campaign = seçim kampanyası

elective = 1) seçime ait, seçimle ilgili; 2) seçmeli (ders)

electricity = elektrik

electroconvulsive (shock) treatment = elektroşok tedavisi

electroencephalogram = elektroensefalogram (beyin dalgaları aktivitesinin elektriksel yöntemle izlenmesi ve ölçülmesini sağlayan yöntem), EEG

electrolyte = elektrolit (besinlerle vücuda giren ve vücut hücrelerinin normal işlevlerini sürdürebilmeleri için gerekli olan maddeler)

electromagnetic = elektromanyetik (elektriksel kuvvetler ve manyetizma ile ilgili)

electromagnetic force = elektromanyetik kuvvet (elektriksel yük taşıyan parçacıklar ile elektromanyetik alanlar arasındaki etkileşimi kontrol eden ve molekülleri oluşturan atomları bir arada tutan temel fiziksel kuvvet)

electromagnetic ion trap = elektromanyetik iyon kapanı (iyonları elektriksel ve manyetik alanlar yardımıyla bir bölmede tutmaya yarayan sistem)

electromagnetic noise = elektromanyetik gürültü (bir elektronik devredeki veya bir radyo dalgası içerisindeki istenmeyen sinyaller)

electromagnetic radiation = elektromanyetik ışınım (ışık hızında hareket eden elektromanyetik dalgalar şeklindeki enerji yayılımı)

electromagnetism = elektromanyetizma (elektriksel ve manyetik kuvvetler ve bunları inceleyen bilim dalı)

electron microscope = elektron mikroskobu (incelenen nesneye elektronlar göndermek suretiyle görüntü alan ve çoğunlukla tek tek atomları görüntüleyebilecek kadar yüksek çözünürlük sağlayabilen bir çeşit mikroskop)

elegant = zarif, şık, kibar

elemental mercury = saf civa elementary = temel

elementary particle = temel parçacık (daha küçük parçalardan oluştuğu tespit edilmemiş olan parçacık)

elephant seal = deniz fili / fil foku (ağırlığı iki tonu geçen ve kulakları olmayan iri bir fok türü)

elevate = yükseltmek, arttırmak, raise elevated = art(tırıl)mış, yüksek, yükseltilmiş elicit = açığa çıkarmak, arouse, bring about eligible = uygun, (seçilmeye) elverişli, gerekli

koşullara sahip, suitable, (According to the

exclusion criteria of the survey, five cases were not found eligible due to their diabetes problem. = Araştırmanın hariç tutma kriterleri uyarınca, beş vaka, diyabet problemleri sebebiyle çalışmaya alınmadı / uygun bulunmadı.)

eliminate = ortadan kaldırmak, yok etmek, gidermek, elemek, eradicate, cut out, (Poverty must be eliminated. = Fakirlik yok edilmelidir.)

elimination = eleme, çıkarma, discharge, deduction, zıt anl.= inclusion

eloquence = etkili ve güzel söz söyleme yeteneği elsewhere = başka yer / yerde / yere

elude = kaçmak, kaçınmak, (bir şey)’den sıyrılmak, escape, evade

elusive = tanımlanması güç, indefinable embark on / upon = girişmek, başlamak, begin,

engage in, zıt anl.= cease, end

embarrass = utandırmak

embarrassed = utanan, mahçup, uncomfortable embarrassing = rahatsız edici, utanç verici embassy = büyükelçilik

embed = oturtmak, gömmek, insert, implant embellish = süslemek, ornament, decorate embodiment = (bir şey)’in somut hali, kendisi,

symbol

embody = 1) (bir şey)’i somutlaştırmak, (bir şey)’in somut ifadesi olmak, symbolize; 2) kapsamak, include, combine, zıt anl.= exclude, divide

embrace = 1) sarılmak, kucaklamak, hug;

  • kabullenmek, accept, zıt anl.= reject, shun;
  • kapsamak, içermek, include, encompass, zıt anl.= exclude, leave out

embroiled = karışmış, karışıklık içinde

embryo = embriyo, cenin (doğum öncesi gelişiminin başındaki bebek / yavru)

embryonic = 1) embriyoya ait; 2) olgunlaşmamış

emerald = zümrüt

 

56 – ÜDS Sözlüğü

 

 

emerge = çıkmak, meydana çıkmak, appear, arise, come forth, zıt anl.= disappear, fade

emergence = ortaya çıkma, appearance, zıt anl.= disappearance

emergency = acil durum, urgency

emergency administration = (ilacın) acilen / bekletmeden verilmesi

emerging = yükselen, gelişen, ortaya çıkan, arising, zıt anl.= fading

emigrant = ülkeyi / kenti terk eden göçmen, zıt anl.= immigrant

emigrate = göç ile ülkeyi / kenti terk etmek, move out, zıt anl.= immigrate

emigration = göç ile ülkeyi / kenti terk etme, zıt anl.= immigration

eminent = 1) tanınmış, ünlü, renowned; 2) yüksek mevki sahibi

eminently = gayet, son derece, exceptionally, extremely, zıt anl.= ordinarily

emission = dışarı ver(il)me, yay(ıl)ma, (gaz vs. için) sal(ın)ma

emit = dışarı vermek, göndermek, yaymak, çıkarmak, discharge, zıt anl.= absorb

emotion = duygu, his, heyecan, feeling, sentiment emotional = duygusal, duygulu, passionate,

sentimental, zıt anl.= cold, unemotional

emotional intelligence = duygusal zeka emotionally = duygusal olarak, duygusal yönde emotionally charged = duygu yüklü emotionally disturbed = duygudurum bozukluğu

olan, duygusal sorun yaşayan

emperor = imparator

emphasis = (çoğul: emphases) önem, vurgu, importance, significance

emphasise = vurgulamak, altını çizmek, stress, underline

emphatic = 1) ısrarlı; 2) göze çarpan, vurgulu

emphysema = amfizem (yaş, sigara ya da kronik bronşite bağlı olarak solunum fonksiyonunda bozulma, yetersizlik)

empire = imparatorluk

empirical = deneysel, ampirik

empirically = deneysel / ampirik olarak

employ = 1) kullanmak, yararlanmak, use, utilize;

2) çalıştırmak, istihdam etmek, iş vermek, işe almak, hire, recruit, zıt anl.= fire

employee = çalışan, işçi, eleman, worker employer = işveren, patron employment = istihdam

empower = yetki / izin vermek

empty (into) = (bir şey)’in içine, (bir yer)’e boşal(t)mak

empty-calory item = sadece enerji veren, ancak, besleyici hiçbir değeri olmayan alkol vb. madde

emulsify = emülsiyon yapmak, bulamaç haline getirmek

enable = sağlamak, imkân vermek, mümkün kılmak, yetki vermek, allow, let, empower, ensure, make it possible, zıt anl.= forbid, hinder, (New techniques enable surgeons to open and repair the heart. = Yeni teknikler, cerrahların kalbi açıp onarmasını mümkün kılıyor.)

encircle = çevrelemek

enclose = (bir şey)’i (bir mektupla aynı) zarf içine koymak, attach

enclosed = kapalı, kapatılmış

encode = kodlamak, şifrelemek, encrypt, zıt anl.= decode, decypher, decrypt

encompass = kuşatmak, sarmak, etrafını çevirmek, içine almak, cover, include

encounter (fiil) = karşı karşıya gelmek, rastlamak, face, come across

encounter (isim) = karşılaşma, yüz yüze gelme encourage = teşvik etmek, özendirmek, cesaret

vermek, yüreklendirmek, promote, zıt anl.=

deter, discourage

encouragement = teşvik, özendirme, yüreklendirme, zıt anl.= discouragement

encouraging = umut verici, özendirici, yüreklendirici, favourable, promising, zıt anl.= discouraging, unfavourable

encrypt = şifrelemek, encode, zıt anl.= decode, decipher, decrypt

encryption = şifreleme

end = uç, taraf

end in = (bir şey) ile sonuçlanmak, result in

end up = sonunda (bir şey) olmak, sonunda (bir şey / yer)’e varmak, kendini (bir yer)’de bulmak

end up with = sonunda (elde bir şey ile) kalmak; sonunda (beklenenden daha az / kalitesiz bir şey) elde etmek

endanger = tehlikeye düşürmek, riske atmak, jeopardise, risk, zıt anl.= save, aid

endangered = tehdit altındaki

endeavour (fiil) = çabalamak, gayret etmek, struggle, try

endeavour (isim) = çaba, gayret, uğraşı, mücadele, effort, struggle

 

ÜDS Sözlüğü – 57

 

 

endemic = endemik (belirli bir bölge ile sınırlı, belirli bir bölgeye özgü)

endurance-type = dayanıklılık gerektiren tür endure = dayanmak, katlanmak, çekmek, bear energy-demanding = (bol) enerji gerektiren enforce = 1) kuvvetlendirmek, takviye etmek,

strengthen; 2) mecbur etmek, (uymaya)

zorlamak, uygulamak, yerine getirmek, impose, prosecute

enforcement = 1) icra, infaz, uygulama, execution, zıt anl.= waiver; 2) uygulayıcı, yaptırımcı, (law enforcement authorities = polis teşkilatı)

engage = 1) işe almak, tutmak, angaje etmek, employ; 2) kullanıma / işin içine sokmak, put to use, bring into action; 3) (vites, dişli vs. için) (birbirine) geçmek

engage in = (bir şey) ile meşgul olmak, be involved in engaged = kullanımda, çalışır vaziyette

engaging = sevimli, hoş, çekici, charming, attractive, zıt anl.= repulsive

engender = doğurmak, yaratmak, yol açmak, produce, create, bring about

engineer = (bir şey)’in projesini yapmak, (çözüm) geliştirmek, work out

engrave = kazımak, oymak

engulf = yutmak, yutarak yok etmek, swallow up, drown

enhance = arttırmak, yükseltmek, çoğaltmak, geliştirmek, zenginleştirmek, çeşitlendirmek, make better, increase, improve, zıt anl.= decrease, weaken

enhanced = gelişmiş

enjoy = (bir şey)’in tadını / keyfini çıkarmak enlarge = büyü(t)mek, genişle(t)mek, amplify,

broaden, zıt anl.= reduce, diminish

enlargement = büyütme, genişletme, broadening, zıt anl.= reduction

enlighten = aydınlatmak, bilgilendirmek, explain, advise, educate

enlightened = aydın

enlightenment = aydınlanma (çağı), bilgilenme

enormous = muazzam, çok büyük, tremendous, immense, huge, zıt anl.= tiny, little, insignificant

enormously = muazzam bir şekilde, çok büyük miktarlarda, immensely, zıt anl.= minimally

enough = yeterince, adequate, sufficient, zıt anl.= inadequate, insufficient

enquiry = bkz. inquiry

enrich = zenginleştirmek, improve

enshroud = örtmek, sis altında bırakmak

ensue = çıkmak, meydana gelmek, ardından gelmek, arise, occur, follow, zıt anl.= precede

ensure = garanti etmek, sağlamak, temin etmek, make it possible, secure, guarantee, (Taking vitamin pills does not necessarily ensure good health. = Vitamin hapları almak, sağlıklı olmayı garanti etmez.), (The best intentions will not always ensure success. = İyi niyet her zaman başarı getirmez.)

entail = içermek, gerektirmek, involve, require entangle = karıştırmak, dolaştırmak, karmakarışık

etmek, snarl, complicate

entanglement = vakit alıcı iş, formalite, karışıklık, (ağ, ip vs.)’ye dolaşma, complication

enterprise = girişim, teşebbüs enterprising = girişken, girişimci enterprising spirit = girişimci ruh entertain = eğlendirmek, meşgul etmek entertaining = eğlenceli, eğlendirici

enthusiasm = şevk, istek, heves, eagerness, willingness, zıt anl.= reluctance

enthusiast = (bir konu ile) ilgili / meraklı kişi enthusiastic = şevkli, hararetli, heyecanlı, excited,

devoted, zıt anl.= disinterested

entice = kendine çekmek, ayartmak, kandırmak, lure entire = tüm, bütün, complete, whole, zıt anl.= partial,

(an entire generation = bütün bir nesil)

entirely = tümüyle, tamamen, completely, totally, zıt anl.= partially, (When he came back to his hometown, he noticed that the place was entirely different from what he had left two decades ago. = Geri döndüğünde memleketinin, artık yirmi yıl önce bıraktığı yer olmadığını, tamamen değiştiğini gördü.)

entitle = hak / yetki kazandırmak / vermek

entitled = adlı, başlıklı

entombment = gömme, mezar olma entrance = giriş, entry

entrap = hapsetmek, kapana kıstırmak, capture

entrepreneurial = girişimci entry = giriş

enviable = gıpta edilecek, desirable, zıt anl.= unenviable, unfavourable

enviously = kıskanarak, haset duyarak environment = çevre, ortam environmental conditions = çevre şartları

environmental constraints = çevresel kısıtlamalar, doğa koşullarının yol açtığı zorluklar

environmental groups = çevreci gruplar

 

58 – ÜDS Sözlüğü

 

 

Environmental Protection Agency = Çevre Koruma Teşkilatı (ABD’de, insan sağlığının ve doğal çevrenin sanayileşme karşısında korunması ile görevli teşkilat)

environmental savings = çevre ile ilgili yararlar, çevre koruma

environmentally conscious = çevre bilinci yerinde, çevre bakımından bilinçli

environmentally friendly = çevre dostu

envision = zihninde canlandırmak, tasavvur etmek, visualize, envisage

envy (fiil) = kıskanmak, imrenmek, be jealous of envy (isim) = kıskançlık, haset, gıpta, jealousy enzyme = enzim (kimyasal tepkimeleri hızlandıran

molekül), maya, ferment

epidemic = salgın hastalık, salgın

epidemiologist = epidemiyolojist (salgın hastalıklar uzmanı)

epidemiology = epidemiyoloji (toplumda görülen hastalıkların sebeplerini, görülüş oranlarını, yayılışlarını, hastalıklara karşı önlem ve korunma yöntemlerini konu alan tıp dalı)

epilepsy = epilepsi, sara (nöbetler halinde gelen dikkat kaybı, uyku hali veya kontrolsüz titreme

/ kasılma ile beraber bilinç kaybı ile belirgin sinirsel hastalık)

episode = 1) (hastalık, öksürük vs. için) nöbet, bout;

2) (öykü, film, dizi vs. için) bölüm, kısım, part

epistle = 1) mektup; 2) Yeni Ahit’teki havari mektuplarından her biri

epitomize = örnek oluşturmak, özetlemek equality = eşitlik, denklik, zıt anl.= inequality equally accented = eşit vurgulu

equate = eşit saymak, eşitlemek

equatorial = ekvatorla ilgili, ekvator bölgesindeki

equilibrium = denge, eşitlik equip = donatmak, furnish

equivalent to = (bir şey)’e eşit / eşdeğer, same, alike, zıt anl.= different, unequal

era = devir, çağ, dönem, period

eradicate = yıkmak, yok etmek, ortadan kaldırmak, eliminate, exterminate, wipe out, demolish, destroy, zıt anl.= construct, preserve, restore

erect (fiil) = dikmek, kurmak, inşa etmek, build, put up, zıt anl.= demolish, destroy

erect (isim) = dimdik, ayakta

erode = aşın(dır)mak, erozyona uğramak / uğratmak, kemirmek

erosion = aşınma, erozyon, deterioration, attrition

erroneous = yanlış, hatalı, wrong, incorrect, zıt anl.= right, correct

error = 1) defekt, hata, defect; 2) yanlış, yanlışlık, mistake

erupt = (volkan için) patlamak, püskürmek

eruption = 1) (volkanik) patlama, püskürme;

2) deride döküntü, rash

escape (fiil) = kaçmak, firar etmek, flee, break out escape (isim) = kaçış, firar, flee, breakout escape the suspicion = (birisi)’nin kuşkusundan

kurtulmak

esophagus = özofagus (yemek borusu) especially = özellikle, özel olarak, particularly, in

particular, specifically, zıt anl.= generally, in

general

essence = öz, temel, asıl, core

essential = 1) asıl, esas, temel, fundamental, zıt anl.= incidental, peripheral; 2) gerekli, zaruri, crucial, vital

essentially = aslında, esas itibariyle, primarily, fundamentally, actually

establish = 1) oluşturmak, oturtmak, form, found, lay down, constitute; 2) saptamak, tespit etmek, authenticate, verify, show, prove; 3) kurmak, tesis etmek, institute, found, set up

established = oturmuş, yerleşmiş

establishment = 1) kur(ul)ma, tesis etme / edilme, foundation; 2) kuruluş, enterprise

esteem = saygı, itibar, respect, zıt anl.= disrespect estimate (fiil) = tahmin etmek, kestirmek, guess,

reckon

estimate (isim) = tahmin, kestirim, approximation estimated = tahmini, predicted

estimation = tahmin, kanı, guess, belief

eternity = sonsuzluk, ebediyet

ethanol = etanol (alkollü içkilerde bulunan alkol çeşidi), ethyl alcohol

ether = eter, lokman ruhu (etil alkolden üretilen ve eskiden genel anestezi oluşturma amacı ile kullanılan uçucu madde)

ethical = ahlaki, ahlakla ilgili, (The doctor had no ethical objection to drinking but he simply said that it was unhealthy. = Doktorun içmeye karşı ahlak yönünden bir itirazı yoktu, yalnızca sağlıksız olduğunu söyledi.)

ethically = etik olarak, ahlaki değerler bakımından, morally

ethnic = etnik (ırkla ilgili, ırksal özelliklerle ilgili)

ethnicity = etnisite, etnik bir guruba bağlı olma hali

 

ÜDS Sözlüğü – 59

 

 

ethylene = etilen (etil alkol, etilen oksit gibi bazı başka kimyasalların üretiminde kullanılan renksiz, yanıcı bir gaz)

etiologic = etyolojik (hastalık nedenleriyle ilgili)

EU = Avrupa Birliği, European Union

Euro Disney = Paris’te yer alan büyük bir tatil ve eğlence tesisi, Disneyland Resort Paris

European banking community = Avrupa bankacılık topluluğu

European Commission = Avrupa Komisyonu (Avrupa Birliği’nin, birlik politikalarını tasarlayan ve onay için Avrupa Parlamentosu’na ve Avrupa Konseyi’ne sunan ve çıkan kararları uygulamakla yükümlü olan organı)

European Economic Community = Avrupa Ekonomik Topluluğu (1957 yılında imzalanan Roma Antlaşması ile kurulan ve bugünkü Avrupa Birliği’nin temeli sayılan birlik)

European Parliament = Avrupa Parlamentosu (tüm Avrupa halkını temsil eden genel meclis)

Eurozone = Avro Bölgesi (para birimi olarak Avro kullanan ülkeler), Euro Area, Euroland

euthanasia = ötenazi (tedavisi imkansız bir hastalık yüzünden, hastanın yaşamının kendi isteğiyle sonlandırılması)

evacuate = tahliye etmek, boşaltmak, vacate

evade = kaçınmak, sakınmak

evaluate = değerlendirmek, değer biçmek, hesaplamak, assess, appraise

evaluation = değerlendirme, assessment, appraisal

evaporate = buharlaş(tır)mak, vaporize, zıt anl.= condense

evaporation = buharlaşma, zıt anl.= condensation

evaporative cooling = buharlaşma yolu ile serinletme

even so = bununla birlikte, her şeye rağmen, yine de, however, nonetheless, nevertheless

even wider = daha da geniş çaplı, daha da yaygın

even without = . . . olmadan bile

evenly = eşit şekilde, dengeli şekilde, zıt anl.= unevenly, uniformly

event = olay, hadise, incident

eventual = daha sonraki, nihai, future, consequent

eventuality = olasılık, probability

eventually = sonunda, nihayet, at last, finally ever = her seferinde artan / azalan bir şekilde ever-growing = sürekli artan / büyüyen

ever-increasing = sürekli artan

every chance = her (türlü) fırsat, imkan

every last drop of smt = bir şeyin son damlasına kadar

every other = her iki (gün, ay, yıl vs.)’de bir

every other day = gün aşırı

evidence = belirti, delil, gösterge, işaret, indication, hint, proof, clue

evident = açık, belli, apparent, clear, zıt anl.= concealed, obscure

evil = kötü, kötücül, malevolent, zıt anl.= good, benevolent

evocative = çağrışım yaptırıcı, çağrıştıran

evoke = (bir duygu) uyandırmak, aklına getirmek, çağrıştırmak, recall, stimulate

evolution = evrim

evolutionary = evrimsel

evolutionary natural selection = evrimsel doğal seçilim / seleksiyon (doğa koşullarına adapte olamayanların yok olması, adapte olabilenlerin ise hayatta kalması teorisi)

evolve = (uzun bir zaman diliminde) geliş(tir)mek, evrim geçirmek, progress, develop

exact (fiil) = koparmak, zorla veya tehditle almak exact (sıfat) = kesin, kusursuz, tam, accurate,

precise, zıt anl.= inaccurate

exact form = tam şekil / biçim

exactly = tam olarak, tamı tamına, precisely, accurately, zıt anl.= roughly

exactness = kesinlik, kusursuzluk, accuracy, precision, zıt anl.= inaccuracy, inexactness

exaggerate = abartmak, gözünde büyütmek, overemphasise, zıt anl.= underestimate

exaggeration = abartma, overstatement, zıt anl.= understatement

examination = inceleme, denetim, teftiş, inspection examine = 1) dikkatle gözden geçirmek, incelemek;

2) muayene etmek

excavate = kazı / hafriyat yapmak, kazıp ortaya çıkarmak, unearth, zıt anl.= bury

excavation = kazı

exceed = aşmak, (limit / miktar vs.)’nin üzerine çıkmak, taşmak, fazla gelmek, surpass, go beyond, be more than necessary, zıt anl.= fall behind (of), be less than, be inferior to

exceedingly = aşırı bir şekilde, son derece, ihtiyaçtan çok fazla bir şekilde, extremely, passing, zıt anl.= mildly, little

excel in = 1) (bir konuda) başarılı olmak, be successful in / at; 2) üstün olmak, surpass, outperform, zıt anl.= be inferior

excellence = mükemmellik, kusursuzluk, perfection excellent = mükemmel, perfect

 

60 – ÜDS Sözlüğü

 

 

except = haricinde, dışında

exception = istisna, (An exception to the rule. =

İstisnalar kaideyi bozmaz.) exceptional = olağandışı, istisnai, unusual,

extraordinary, zıt anl.= ordinary, (General

principles should not be based on exceptional cases. = İstisnalardan hareketle genel prensipler oluşturulmamalıdır.)

exceptionally = olağandışı / istisnai bir şekilde, extremely, zıt anl.= slightly, moderately

excess (isim) = aşırılık, fazlalık, artık, surplus, zıt anl.= shortage

excess (sıfat) = aşırı, (haddinden) fazla, (He is trying to lose excess weight. = Fazla kilolarından kurtulmaya çalışıyor.)

excess water = (örn. vücuttaki) fazla su excessive = aşırı miktarda, fazla, too much,

redundant, zıt anl.= moderate, reasonable

excessively = aşırı derecede, overly, redundantly, zıt anl.= moderately

exchange = değiş tokuş etmek, alış veriş etmek, trade, swap

excited = heyecanlı, rahat durmayan, zıt anl.= calm excitement = heyecan

exciting = heyecan verici, zıt anl.= unexciting exclude = çıkarmak, dahil etmemek, dışarda

bırakmak, hariç turmak, leave out, zıt anl.=

include

excluding = . . . dışında / haricinde

exclusion zone = girilmesi / yerleşilmesi yasak / sakıncalı bölge

exclusive = 1) (kişiye, kuruluşa vs.) özel, sadece belli bir zümreye açık, restricted, zıt anl.= open, public, shared; 2) dışta bırakan; 3) tam / bütün (bölünmemiş veya paylaşılmayan), complete

exclusively = sadece, yalnızca, solely, entirely

excreta = vücuttan boşaltım yolu ile atılan madde (örn. dışkı, idrar, ter)

excrete = (idrar, dışkı vs.) boşaltmak

excretion = 1) boşaltım; 2) boşaltım ile atılan madde, excreta

excursion = kısa süreli gezi

excuse = mazur görmek, bağışlamak, pardon, forgive, zıt anl.= blame with, accuse of

execute = uygulamak, yerine getirmek, (cezayı / kişiyi) infaz etmek, carry out

execution = uygulama, yerine getirme, yapma, infaz etme, completion, realisation

executive (isim) = idareci, yönetimde yetki sahibi kişi, (chief executive officer (CEO) = yönetim kurulu başkanı)

executive (sıfat) = yürütmeye ait

exemplary = örnek oluşturan, örnek alınacak (davranış vs.)

exemplify = örnek olmak / sunmak, örneğiyle açıklamak

exemption from = (bir vergi vs.)’den muafiyet, bağışıklık, immunity to

exercise = 1) vücut hareketi, egzersiz; 2) uygulama, tatbikat

exercise tolerance test = efor testi (fiziksel egzersizin kalp çalışması üzerine etkisini belirleme amacıyla uygulanan test)

exercising machine = egzersiz aleti

exert = 1) (kuvvet / basınç vs.) uygulamak, apply;

2) (bir kişi üzerindeki etkisini, hatırını vs.) zorlayarak kullanmak

exert oneself = kendini zorlamak exertion = çaba, gayret, emek, effort

exhaust (fiil) = gücünü tüketmek, wear out, impoverish, zıt anl.= revive, invigorate

exhaust (isim) = egzoz (yakıt ile çalışan taşıt ve makinelerde atık gazı dışarı atan ünite)

exhausted = bitmiş, tükenmiş

exhausting = yorucu, bitap düşürücü, very tiring, zıt anl.= refreshing

exhaustion = bitkinlik, tükenmişlik hali, fatigue exhibit (fiil) = sergilemek, göstermek, ibraz etmek,

teşhir etmek, reveal, illustrate, present, zıt

anl.= conceal, cover, hide exhibit (isim) = sergilenen şey exhibition = sergi, display, show

exist = var olmak, bulunmak, mevcut olmak, be present

existence = varlık, mevcudiyet, (bir şey)’in var olması, var oluş, presence, zıt anl.= absence

existentialism = varoluşçuluk (insanların tamamen özgür olduklarını ve kendi yaptıklarından sorumlu olduğu görüşünü savunan, daha çok Avrupa’da hüküm sürmüş bir 20. yy felsefe akımı)

existing = var olan, hali hazırda bulunan, present, current

exoplanet = güneş sistemi dışındaki bir yıldız etrafında dönen gezegen

exorcise = (şeytan, cin vs.) çıkartmak

exotic = alışılmadık, egzotik

expand = genişle(t)mek, büyü(t)mek, extend, broaden, zıt anl.= shrink, contract, compress

expanding = genişleyen

expansion = genişle(t)me, büyü(t)me, development, growth

 

ÜDS Sözlüğü – 61

 

 

expansive = geniş, engin, yayılıp genişlemeye elverişli, yaygın, kapsamlı, extensive, zıt anl.= narrow

expect = 1) beklemek, beklenti içinde olmak, anticipate; 2) tahmin etmek, kestirmek, predict

expectation = beklenti, anticipation

expected = olması beklenen, umulan, predicted, foreseen, anticipated

expectorate = balgam çıkarmak, akciğerlerden ve boğazdan her türlü ifrazatı (kan, tükürük vs.) dışarı atmak

expedition = araştırma / keşif gezisi

expend = harcamak, spend, consume  expenditure = gider, harca(n)ma, masraf, expense,

zıt anl.= income

expense = masraf, harcama, expenditure experience (fiil) = (bir dönemden) geçmek, yaşamak,

go through, undergo, zıt anl.= avoid

experience (isim) = deneyim, tecrübe experienced = deneyimli, tecrübeli, zıt anl.=

inexperienced

experiment = deney

experimental = deneye dayanan, deneysel

experimentation = deneme, test etme, deney yapma

expert = uzman

expertise = uzmanlık, ekspertiz, (belirli bir alandaki) bilgi

expiration = ekspirasyon, soluk / nefes verme, exhalation

explanation = açıklama, izahat, clarification

explanatory = açıklayıcı

explanatory power = anlatım gücü

explicit = belirli, açık, definite, specific, zıt anl.= ambiguous, unclear

explicitly = tam ve açık bir biçimde, expressly, zıt anl.= implicitly

explode = patlamak, infilak etmek exploit = 1) (kendi çıkarı için) kullanmak,

yararlanmak, utilize, (The opposition aims to

exploit the economic crisis. = Muhalefet, ekonomik krizi kendi çıkarı için kullanmayı amaçlıyor.); 2) sömürmek, istismar etmek, abuse

exploitation = sömürme, kullanma, yararlanma exploration = araştırma, inceleme, keşif exploratory = keşif / inceleme ile ilgili / amacına

yönelik

explore = (keşif için) dolaşmak, araştırmak, incelemek, search, examine

explorer = kaşif explosion = patlama explosive = patlayıcı

explosive charge = bir atımlık patlayıcı

explosively = aniden ve hızlı bir şekilde

expose = açığa çıkarmak, reveal, uncover, zıt anl.= shroud, conceal

expose to = (bir şey)’e maruz bırakmak, (bir şey)’in etkisine açık bırakmak, make prone to, zıt anl.= protect from, shield from

exposure = 1) maruz bırakma / kalma, teşhir etme;

  • fotoğrafçılıkta diyaframın açık kalma süresi, poz

express = ifade etmek, anlatmak, beyan etmek, state, articulate

expression = ifade, deyim, anlatım, dışavurum, exposition

expressionism = ekspresyonizm, dışavurumculuk expressive = anlamlı, manalı, açıklayıcı, meaningful,

indicative, zıt anl.= expressionless

expressly = açıkça, clearly

extend = uza(t)mak, sürmek, prolong, protrude, zıt anl.= shorten

extend support = destek vermek / sunmak extended = uzun süren, long, zıt anl.= short extended family = geniş aile (ebeveynler ve

çocukların yanında büyükbaba, büyükanne,

kuzenler gibi daha uzak akrabaları da içeren aile)

extension = büyüme, genişleme, uzatma, development, expansion, zıt anl.= curtailment, shrinkage

extensive = yaygın, geniş çaplı, kapsamlı, comprehensive, zıt anl.= limited, narrow

extensive burn = geniş / büyük miktarda / ciddi yanık, intensive / major / widespread burn

extensively = büyük miktarda, yaygın bir şekilde, largely, substantially, comprehensively, zıt anl.= partly, narrowly

extensor muscle = ekstensör / gerici kas extent = 1) tamamı, bütünü; 2) kapsam, oran,

büyüklük, derece, degree

extention = uzatma

exterior = dış, dış yüzey, zıt anl.= interior exterminate = imha etmek, yok etmek, eradicate,

destroy

external = dış / harici, zıt anl.= internal

external force = dış güç

external hernia = dış fıtık

external stimulus = dış / harici uyaran

 

62 – ÜDS Sözlüğü

 

 

externalise = dışa vurmak, nesnelleştirmek

extinct = nesli tükenmiş

extinction = soyu / nesli tükenme, yok olma, (They think a meteor caused the extinction of the dinosaurs. = Dinozorların yok olmasına bir meteorun yol açtığı düşünülüyor.)

extinguish = 1) öldürmek, yok etmek, kill, eliminate, zıt anl.= build, create; 2) söndürmek, put out, zıt anl.= ignite, light

extort = (para) sızdırmak, (haraç) almak, zorla veya gözdağı vererek almak, squeeze

extracellular = hücre dışı

extract = çekmek, çekip çıkarmak, elde etmek, draw out

extramarital = evlilik dışı

extraneous = 1) dışsal, harici; 2) konu dışı, ikincil öneme sahip, secondary

extraordinary = olağanüstü, fevkalade, exceptional, outstanding, zıt anl.= common, usual, ordinary

extraterrestrial = dünya dışı (ile ilgili), dünya dışından gelen, zıt anl.= terrestrial

extravagance = israf, savurganlık, aşırılık, wastefulness, exaggeration, zıt anl.= economy, thrift

extravagant = tutumlu olmayan, savurgan, thriftless, zıt anl.= thrifty

extravagantly = müsrifçe, aşırı, savurganca, abundantly, bountifully, zıt anl.= sparingly

extreme = aşırı boyutta, ekstrem, çok fazla, maximal, utmost, uttermost, zıt anl.= mild, moderate

extremely = aşırı şekilde, çok, maximally, zıt anl.= mildly, moderately

extremity = son, uç nokta, frontier, limit, zıt anl.= minimum

extrinsic = dışarıdan gelen, dış eyeball = göz küresi / yuvarı eyelid = göz kapağı

eyesight = görüş

 

 

 

F F F F F

 

 

 

F-1 tornado = orta kuvvette kasırga (Fujita Ölçeği’ne göre 117-180 km / saat hızla esen, küçük ağaçları devirebilecek güçteki kasırga), moderate tornado

fabric = kumaş, bez, doku

fabricate = imal etmek, parçalarını bir araya getirerek üretmek, manufacture, produce

face = (birisi / bir şey) ile karşı karşıya gelmek, yüzleşmek, yüz yüze gelmek, (birisi / bir şey)’in karşısına çıkmak, confront, encounter, challenge, zıt anl.= avoid, evade, retreat (from)

face transplant = yüz nakli

face up to the fact = bir gerçekle yüzleşmek

facet = yön, taraf, aspect, feature

facial = yüzle ilgili

facial expression = yüz ifadesi

facilitate = kolaylaştırmak, bir şeyin olma ihtimalini arttırmak, alleviate, help, zıt anl.= worsen, hamper, impede, (You could facilitate the process by sharing your knowledge with us. = Bilginizi bizimle paylaşarak bu işi / işlemi kolaylaştırabilirsiniz.)

facility = 1) tesisat, tesis; 2) kolaylık, imkan, (özel bir) hizmet

fact = gerçek, var olan olgu

factual = gerçek olaylara dayanan, somut, based on fact, zıt anl.= fictional

faecal = gaita / dışkı ile ilgili

faience = fayans (kil, kuvars, kalker gibi malzemelerden oluşan çamurun çok yüksek ısıya maruz bırakılması ile üretilen, genellikle çinko glazürlü malzeme)

fail = 1) bozulmak, çalışmaz hale gelmek, break; 2) başarısız olmak, be unsuccessful, zıt anl.= succeed, achieve

failing = kusur, zaaf, çöküş, gerileme, yetersizlik, weakness, flaw

failing eyesight = kusurlu görme

failure = yetersizlik, yetmezlik, bozukluk, malfunction

faint-object camera = Hubble Uzay Teleskobu için tasarlanmış çok yüksek çözünürlüklü bir kamera sistemi

fair = (derece, not vs. için) orta, ne iyi, ne kötü, average, mediocre

fairly = 1) oldukça, somewhat, quite, zıt anl.= extremely; 2) adilce, justly, equitably, zıt anl.= unfairly

fairly near = epeyce yakın fair-skinned = açık tenli fairy tale = peri masalı

faithfully = sadakatle, vefakarca, devotedly fall (fiil) = düşmek, azalmak, decrease

fall (isim) = 1) düşüş, çöküş; 2) meyil, decline;

  • sonbahar, autumn

fall back on = (son çare olarak) tutunacak dalı olmak, (yardım edecek birine) başvurmak, turn to (smo) for help

fall behind = geri kalmak, lag behind, zıt anl.= lead, outperform

fall in with = 1) (bir şey / birisi) ile aynı fikirde olmak, agree with; 2) (bir şey / birisi) ile ilişkisi olmak, have a relationship with

fall into disfavour = gözden düşmek, rağbet görmemek, fall into disrepute

fall into disrepute = adı kötüye çıkmak, gözden düşmek, fall into disfavour

fall into disuse = kullanılmaz olmak, kullanılmaz hale gelmek, bırakılmak, terkedilmek, be abandoned

fall on = karşılaşmak, encounter

fall short of expectations = bekleneni karşılamamak

fall through = bitmemek, yarıda kalmak, başarısız olmak, fail, zıt anl.= succeed

fall to = 1) (birisi)’ne yenik düşmek, yenilmek, bozguna uğramak, be defeated (by);

2) (istenmeyen bir işin, bir kişinin) görevi haline gelmesi

fall-off = azalma, düşme, decrease, zıt anl.= increase

fall-out = serpinti, döküntü

false = sahte, güvenilmez, yanlış, hatalı, wrong, unreal, fake, zıt anl.= real, genuine

falsify = çarpıtmak, tahrif etmek, misrepresent fame = ün, şöhret, reputation

famed = ünlü, famous

familial = ailevi, aileden gelen

 

64 – ÜDS Sözlüğü

 

 

familiar = alışıldık, bildik, aşina, common, known, acquainted, zıt anl.= unfamiliar, (The older I grow, the more I distrust the familiar doctrine that age brings wisdom. = Yaşlandıkça, yaşın bilgelik getirdiği yönündeki o bildik görüşe duyduğum güven azalıyor.)

familiar with = (bir şey)’e aşina / alışkın familiarize with = 1) (bir kişi / bir şey)’i tanıtmak,

bilgilendirmek, inform; 2) (bir kişiyi bir şey)’e

alıştırmak, acquaint with

familiarly = tanıdık / bildik / aşina bir şekilde, zıt anl.= unfamiliarly

family enterprise = aile şirketi

family history = aile hikayesi / öyküsü (bir hastalığın, ailenin başka üyelerinde görülme durumu)

family tendency = ailesel eğilim (belli bir hastalığa karşı aile bireylerinin çoğunda görülen ve çoğu kez kalıtsal nitelik gösteren eğilim)

famine = kıtlık, açlık

fan = 1) yandaş, taraftar, fanatik; 2) yelpaze

fanciful = hayali, imaginary, zıt anl.= real

Fancy painting your house? = Evinizi mi boyamak istiyorsunuz?

fantastic = akıl almaz, gerçek dışı, hayali, illusive, incredible, zıt anl.= common, ordinary

far = çok daha, much (more)

far afield = uzak diyarlar(a / da)

far and wide = uzaklar(a), geniş bir alan(da) far behind = çok gerisinde, way behind

far below = çok çok altında

far better = çok daha iyi, much better

far beyond = çok aşkın, çok ilerisinde, way ahead

far exceed = (her hangi bir şeyi miktar vs. açısından) kat kat aşmak, (bir değer vs.)’nin fazlasına sahip olmak

far from = (bir şey olmak)’tan çok uzak

far from satisfactory = tatmin edici olmaktan çok uzak, unsatisfactory, disappointing

far greater = çok daha fazla / büyük far less = çok daha az

far more = çok daha fazla, much more far more often = çok daha sık

far too = aşırı, normal olandan çok daha (fazla) far too much = aşırı miktarda

fare = bilet ücreti

far-fetched = gerçek payı çok az olan, uydurma, doubtful, unconvincing, zıt anl.= likely, realistic

far-flung = çok yaygın, uzak yerlere yayılmış

far-off = uzak, sapa, distant, zıt anl.= close, near far-reaching = geniş kapsamlı

fascinating = çok ilginç, etkileyici, büyüleyici, interesting, attractive, zıt anl.= boring, dull

fascination = (bir şeye / bir kişiye) kendini kaptırma, büyülenme

fashion = şekil, way

fashionable = revaçta / rağbette olan

fasten = bağlamak, tutturmak, iliştirmek, affix, attach

fat gain = yağ birikimi, yağlanma

fat intake = (besin maddelerinin yenmesi yoluyla) yağ tüketimi / alımı

fatal = ölümcül, vahim, deadly, mortal, (A hospital spokesman said that the minister had suffered a fatal heart attack. = Bir hastane sözcüsü, bakanın ölümcül bir kalp krizi geçirdiğini söyledi.)

fatality = 1) ölüm, death; 2) ölümle sonuçlanan kaza ya da afet

fatally = ölümcül şekilde

fate = akıbet, yazgı, kader, destiny fateful = ölümcül, feci, fatal fatfold = yağ dokusu

fatigue (fiil) = yormak, tire, zıt anl.= relax, rest

fatigue (isim) = yorgunluk, bitkinlik, tiredness, zıt anl.= strength, vigour

fatty acid = yağ asidi

fatty tissue = yağ dokusu

faultless = kusursuz, flawless, perfect, zıt anl.= faulty, imperfect

faulty = kusurlu, defolu, defective, imperfect, zıt anl.= flawless, perfect

fauna = fauna (belli bir bölgedeki hayvan topluluğu), hayvanat

favour (fiil) = 1) tarafını tutmak, kayırmak, lehin(d)e olmak, tercih etmek, fancy, prefer, zıt anl.= dislike; 2) meydana gelme ihtimalini arttırmak, kolaylaştırmak, encourage

favour (isim) = 1) beğenme, sevgi, sempati; 2) iyilik, lütuf

favourable = avantajlı, uygun, advantageous, zıt anl.= unfavourable

favourably = olumlu biçimde, approvingly, positively, zıt anl.= unfavourably

favoured = tutulan, beğenilen

fearsome = korkunç, awful, dreadful feasible = (örn. ekonomik veya pratik olarak)

yapılabilir, uygulanabilir, beneficial, practicable,

worthwhile, zıt anl.= unfeasible, impractical

 

ÜDS Sözlüğü – 65

 

 

feat = yapılması güç ve cesaret isteyen şey

feather = (kuş için) tüy

feature (fiil) = takdim etmek, öne çıkarmak, mark feature (isim) = 1) özellik, ayırıcı / belirgin nitelik,

property, characteristic, element; 2) (bir toprak

parçası ya da harita üzerindeki yol, tümsek gibi) işaret

federal government = federal hükümet

fee = ücret

feed on = (bir şey) ile beslenmek feedback = geri bildirim, response

feedlot = hayvan barındırma ve besleme amaçlı arazi

feel the urge to do smt = bir şey yapmak için kuvvetli istek duymak, be tempted to

feel up to = (kendini bir şey)’i yapacak kadar güçlü hissetmek

fellow = 1) meslektaş, colleague; 2) doktora veya bilimsel araştırma bursu alan kimse, akademi üyesi

female = dişi, zıt anl.= male

fence = çit

fermentation = mayalanma, fermantasyon (bir maddenin bakteriler, mantarlar ve diğer mikroorganizmalar aracılığıyla kimyasal olarak çürümesi)

ferric iron = ferrik demir (diğerlerine kıyasla daha yüksek birleşme değerine sahip olan demir bileşiği)

ferrous = içinde demir bulunan

ferry = feribot (araç taşıyabilen gemi), ferryboat fertile = verimli, bereketli, prolific, productive, zıt anl.=

infertile, fruitless

fertility = 1) verimlilik, bereketlilik, productivity;

2) doğurganlık, kısır olmama fertilization = dölle(n)me, gübreleme fertilize with = (bir şey) ile gübrelemek /

zenginleştirmek

fertilizer = gübre, compost, manure fetal = fetüse ait, fetüs ile ilgili, foetal fever = ateş, ateşli hastalık

fib = küçük bir yalan söylemek fibre = iplik, (besinler için) lif fibril = küçük lif, lifçik

fibril formation = fibril (lifçik) oluşumu

fibrin = fibrin (kan pıhtısının esas unsurunu oluşturan madde)

fibrous = fibröz (lifli)

fibrous material = fibröz madde (liflerden oluşmuş madde)

fiction = kurgu, roman ve hikaye edebiyatı, zıt anl.= non-fiction

fiction theme = kurgusal tema / konu

fictional = kurgusal, hayali, uydurma, zıt anl.= factual

field = alan

fieldwork = saha / arazi çalışması

fierce = şiddetli, sert, brutal, violent, zıt anl.= tame, gentle

fiery = ateşli, tutkulu

fight = dövüşmek, savaşmak, mücadele etmek, struggle

fight back = karşı koymak, direnmek, resist, zıt anl.= give in

fight off = püskürtmek, yanına yaklaştırmamak, drive back, repel

fight out = (bir sonuç çıkıncaya dek) savaşmak, dövüşmek

fighter = avcı / savaş uçağı

fighting spirit = savaşçı / mücadeleci ruh

figurative = temsili, tasviri, mecazi

figure = 1) rakam, sayı, number; 2) şekil, shape figure out = düşünerek ve hesap yaparak (cevabı

vs.) ortaya çıkarmak

file = (resmi) işleme koymak, dosya halinde teslim etmek, dosyalamak

fill in = 1) tamamen doldurmak; 2) (boşluk) doldurmak, yazmak, write out

fill out = (form vs.) doldurmak, fill in, complete

filter out = süzmek

final = son, nihai, last, zıt anl.= first

finally down to = sonuçta geldiği nokta …

finance-related = finansman ile ilgili, finansmana bağlı

financial = finansal, parasal, ekonomik, economic, monetary

finch = ispinoz kuşu

find = bulgu

find no way = çare bulamamak finding = bulgu

fine = para cezası

fingernail = bir eldeki tırnaklardan her biri fingerprint = parmak izi

finite = sonu olan, sınırlı, ölçülebilir, limited, zıt anl.= infinite

fire (fiil) = 1) ateşlemek; 2) işten atmak, kovmak

fire (isim) = yangın, ateş

fireball = bkz. ball of fire

 

66 – ÜDS Sözlüğü

 

 

fired clay = fırınlanmış kil (kilin, genellikle şekil verildikten sonra ateşte veya seramik fırınında pişirilerek sertleştirilmiş hali)

firing = fırınlama, ateşe tutma

firm (isim) = firma, şirket, company

firm (sıfat) = sıkı, sert, sağlam, katı, rigid, solid, zıt anl.= flexible

firmly = kararlılıkla, ödün vermez biçimde, sıkıca, sağlam bir şekilde, tightly, strongly, zıt anl.= loosely, (Our government is firmly committed to eradicating malaria. = Hükümetimiz, kendisini kararlılıkla sıtmayı yok etmeye adamıştır.)

first course = ilk kür, ilk uygulama

first-rate = (kalite bakımından) birinci sınıf

fiscal discipline = mali disiplin

fiscal policy = maliye politikası

fiscal practices = maliye ile ilgili işler / işlemler (özellikle kamu harcamaları, vergiler vs.)

fishery = 1) balık avlanılan bölge; 2) balık çiftliği

fishing grounds = balık avlama bölgesi

fissure = (toprakta, kayada ya da bağırsakta derin) yarık, çatlak, fisür

fit (fiil) = 1) yerleştirmek, oturtmak, takmak;

2) uymak, oturmak, (The dress that she tried on fitted her perfectly. = Denediği elbise üstüne tam oturdu.)

fit (isim) = nöbet, kriz

fit (sıfat) = uygun

fit in with = 1) (bir şey)’e uymak / uygun düşmek, be suited to; 2) (bir yere, gruba vs.) ait olmak, belong to

fit into = sığ(dır)mak, uy(dur)mak, uygun olmak, go / place in, be suitable

fit to = bağdaşmak, uymak, match, suit fitness = zindelik, form(da olma) fitting = uygun, yakışan, appropriate

fittings = (çoğul kullanılır) tesisat malzemeleri fix = onarmak, repair

fix up = 1) ayarlamak, arrange; 2) bulmak, temin etmek, provide

fixation = saplantı

fixed = sabit, constant, zıt anl.= variable

flair = yetenek, kabiliyet, ability, talent, genius

flame = alev

flamenco dance = Flamenko Dansı (İspanya’ya özgü, Endülüs Halk Müziği eşliğinde yapılan bir çeşit dans)

flap = (kanat) çırpmak, sallamak

flare = parlama

flare up = 1) (ateş için) parlamak, erupt; 2) (fırtına için) patlamak, break out; 3) (hastalık için) birden alevlenmek, aniden ortaya çıkmak, intensify suddenly

flash of lightning = şimşek / yıldırım çakması

flashback = geriye dönüş (bir roman ya da filmde, olayların kronolojik sırasının bozularak geçmişe gidilmesi)

flashy = gösterişli, cafcaflı

flatten = dümdüz etmek, yerle bir etmek

flaunt = gösteriş yapmak, hava atmak, show off

flavour = tat, lezzet, çeşni, taste flavoured = (bir şey katarak) tatlandırılmış flavourful = lezzetli

flavouring = tatlandırıcı

flavour-optimised = tadı hoşa giden, tatlandırılmış

flaw = kusur, defo, zayıflık, fault, (Beautiful scenery does not make up for the flaws of this film. = İçindeki güzel manzaralar bu filmin kusurlarını örtmeye yetmemiş.)

flawed = hatalı, kusurlu, erroneous, zıt anl.= flawless, perfect

flawless = kusursuz, noksansız, faultless, perfect, zıt anl.= faulty, defective, flawed

flee = kaçmak, firar etmek, run away, escape

fleet = filo

flesh = et, yumuşak doku, ten, canlı doku

fleshyleaved = etli yapraklı

flex = eğilmek, bükülmek, esnemek, bend flexibility = esneklik

flexible = esnek, elastiki, gevşek, tolerant, adjustable, elastic, relaxed, zıt anl.= inflexible, rigid

flexor muscle = bükücü / fleksör kas

flight = uçuş

fling = fırlatmak, savurmak, atmak, throw, (With the hope of being forgiven, he flung himself down at the King’s feet. = Affedilmek umudu ile kendini kralın ayaklarına attı.)

float = (havada) yüzmek / asılı durmak, (suda) yüzeyde durmak / yüzmek

floating = havada asılı duran, (tahta parçası vs. için) denizin hareketiyle su üzerinde yüzen / sürüklenen, (a floating ship = denizde sürüklenen bir gemi)

flood (fiil) = 1) su altında bırakmak, swamp;

  • (görüntü, anı vs. için) aklına üşüşmek

flood (isim) = sel, su baskını

flooding = su basması

floor = (vadi, deniz için) taban

flora = bitki örtüsü, bir bölgedeki tüm bitkiler

 

ÜDS Sözlüğü – 67

 

 

Florence = Floransa (İtalya’da bir kent)

Florentine = İtalya’da bir kent olan Floransa ile ilgili,

Floransa’ya ait

florescence = çiçeklenme

floristic = çiçekler / çiçekçilik ile ilgili, çiçekler bakımından

flourish = gelişmek, büyümek, ilerlemek, grow, develop, zıt anl.= fade

flow (fiil) = akmak, run

flow (isim) = akış, akım, debi, stream flow down = aşağı doğru akmak flowering = çiçek açan

flow-line = akış hattı

flu = grip, influenza

flu specialist = özellikle grip üzerinde çalışan uzman fluctuate = inip çıkmak, değişmek, dalgalanmak,

alternate, vary

fluctuating = inip çıkan, değişen, dalgalanan, alternating, variable

fluctuation = dalgalanma, oynama, inip çıkma fluent = akıcı, açık, pürüzsüz

fluid = akışkan

fluorescent = floresan (kimyasal yolla veya ışınım yoluyla aldığı enerji ile parıldayan)

flux = akıntı, oynaklık

fly a mission = (uçak, uzay mekiği vs. için) göreve gitmek, görevde yer almak

fly in = uçakla getirmek

fly in formation = (birden fazla uçak için) belli bir düzende uçmak

f-MRI scanner = fonksiyonel manyetik rezonans görüntüleme cihazı, functional magnetic resonance imaging scanner

focal point = odak noktası

focus on / upon (fiil) = üzerinde / üzerine odaklanmak, yoğunlaşmak, ağırlık vermek, concentrate on

focus (isim) = (çoğul: (edebi kullanımda) focuses, (bilimsel kullanımda) foci) odak noktası

fodder = (saman veya ot gibi) hayvan yemi foetal = cenine ait, ceninle ilgili, fetal foetus = fetüs, cenin, fetus

fog = sis

fold = kat, kıvrım

fold (over) = katlamak (Fiil, back, down, up edatları ile de aynı anlamı verir. Kullanılacak edat, katlamanın yönüne göre değişir.)

folk ballad = halk türküsü

follicle = kesecik, folikül (anatomide bir grup hücrenin arasında yer alan küresel formlu boşluk)

follow = izlemek, takip etmek, track

follow in the footsteps of smo = bir kişinin izinden gitmek

follow suit = bir başkasının yaptıklarını yapmak, aynı şekilde hareket etmek

follow through = sonuna kadar götürmek / uymak, complete, obey, zıt anl.= quit, give up

follow up = 1) (hastayı) takip etmek; 2) (bir öneriyi, talimatı vs.) yerine getirmek; 3) (daha önce başlanmış bir işi) bitirmeye veya daha etkin hale getirmeye yönelik işler yapmak

follower = takipçi, mürit

following = (bir olay / şey / kişi)’yi takiben, (bir olay / şey / kişi)’nin ardından, after, zıt anl.= prior to, before

folly = çılgınlık, ahmaklık, akılsızlık fondness = düşkünlük, büyük sevgi, fancy,

preference, zıt anl.= aversion

Food and Drug Administration = Amerikan Gıda ve

İlaç Dairesi

food supply = besin rezervi / deposu

foodstuff = yiyecek maddesi

foolish = aptal(ca), ahmak(ça), stupid, unwise, zıt anl.= wise, sensible

foot = (çoğul: feet) ayak (30. 48 cm’ye eşdeğer uzunluk ölçüsü)

foot and mouth disease = aft (hayvanlarda görülen bir tür hastalık)

footing = taban, temel

footprint = ayak izi

footrace = koşu veya yürüyüş yarışı

for a length of time = (belli) bir zaman boyunca

for a time = bir ara, bir aralar, for a while

for ages = çok uzun bir zamandır, for a very long time

for all = tüm (olanlara) rağmen

for and against = lehinde ve aleyhinde

for good = temelli, bir daha dönmemek üzere, permanently

for instance = mesela, örneğin, sözgelimi, for example

for life = ömür boyu

for one thing = (genellikle söze başlarken kullanılır) bir kere, her şeyden önce, in the first instance

for that matter = aynı anlama gelmek üzere

for the most part = genel olarak, generally, mostly

 

68 – ÜDS Sözlüğü

 

 

for the sake of = hatırı için, uğruna, (bir şey olsun) diye

for years to come = daha uzun yıllar forbidden = yasak, banned, prohibited, zıt anl.=

allowed

force (fiil) = zorlamak, mecbur etmek, zorla yaptırmak, oblige

force (isim) = kuvvet

force a way through = (zorlayarak, engelleri aşarak) kendine yol açmak, break through

force down = ilacı yutarken zorlanmak

force on / upon = zorla vermek / yüklemek, enforce

force out = zorlayarak çıkartmak

forceful = kuvvetli, şiddetli, etkili, vigorous, powerful, effective

forcefully = zorla, şiddetle, vehemently, zıt anl.= feebly

forcibly = zorla, against one’s will, by force, coercively, zıt anl.= voluntarily

forebear = ata, cet, ancestor, zıt anl.= descendant

forecast = önceden tahmin etmek, predict, anticipate, foresee

forecourt = dış avlu

forefront = en öndeki yer, ön plan foreign = dış, yabancı, yabancı uyruklu foreign affairs = dışişleri

foreigner = yabancı

foremost = en önemli, başta gelen forensic = adli, mahkemeye ait forerunner = haberci, müjdeci

foresee = önceden görmek / sezmek, anticipate, predict

foreseeable = önceden görülebilir / sezilebilir, öngörülebilir, öngörülebilen, predictable, zıt anl.= unpredictable, unforeseeable

foreseen = önceden sezilmiş / görülmüş, predicted foreshadow = (bir şey)’in habercisi olmak, foretell,

anticipate

foreshadowing = bir roman ya da filmde, olacaklar hakkında okur ya da izleyiciye önceden bazı ipuçları veren edebi sanat / anlatım tekniği, (bir şey)’in habercisi olma

forest land = orman arazisi

foretell = tahmin etmek, önceden söylemek, predict, guess, anticipate

form (fiil) = 1) oluşturmak, teşkil etmek, produce, make up; 2) şekil vermek, biçimlendirmek, shape

form (isim) = çeşit, tür, type, kind

formal = resmi, usule uygun, conventional, proper, zıt anl.= informal

formalize = resmileştirmek format = format, genel biçim formation = oluşum formative = şekil veren

former = önceki, eski, previous, old, zıt anl.= latter, future, next

former Soviet areas = eski Sovyet bölgeleri (1991’de dağılmadan önce Sovyeter Birliği sınırları içinde yer alan bölgeler)

formerly = önceden, eskiden, previously, zıt anl.= in the future

formidable = dişli, zorlu, çetin, difficult, zıt anl.= easy formula-feeding = hazır gıda yoluyla besleme formulate = 1) formülize etmek, formül halinde ifade

etmek; 2) açık şekilde ortaya koymak;

  • düzenlemek, prepare

fort = kale, hisar, istihkam

fortean = olağandışı ve tuhaf olaylarla ilgili

forth = ön

forthcoming = yakında(ki), önümüzde(ki), approaching, upcoming

fortification = tahkimat, savunma duvarı, sur

fortify = (savunma duvarını, istihkamı) sağlamlaştırmak / kuvvetlendirmek, strengthen

fortress = kale, hisar, castle, stronghold fortunate = şanslı, lucky, zıt anl.= unfortunate,

unlucky

fortunately = iyi ki, neyse ki, şükürler olsun ki, luckily, zıt anl.= unfortunately

fortunes = (birisinin hayatında) talihin döndüğü anlar

fossil = fosil (kaya tabakaları arasında taşlaşmış halde bulunan çok eski canlı kalıntısı)

fossil fuel = fosil yakıt (kömür, petrol vs.)

foster = teşvik etmek, hamilik etmek

found = kurmak, tesis etmek, establish, institute

foundation = temel, dayanak, kuruluş, establishment, institution

founder = kurucu

fountain = çeşme, fıskiye

fraction = (küçük) parça, kesir, bit, piece, zıt anl.= total, whole

fracture (fiil) = kırılmak, parçalanmak

fracture (isim) = kırık (bir travma, osteoporoz vb. nedene bağlı olarak kemik bütünlüğünün bozulması ya da kırılarak ayrılması), çatlak

 

ÜDS Sözlüğü – 69

 

 

fragile = nazik, narin, hassas, kırılgan, delicate, subtle, tender, zıt anl.= tough, solid

fragment = kırılmış parça, küçük parça

fragmentary = bölük pörçük, sadece bir kısmını içeren

fragrant = güzel kokulu

frail = zayıf ve güçsüz, hafif ve kırılgan

frame (fiil) = şekil vermek, tasarlamak, düzenlemek, build, plan, compose

frame (isim) = 1) (sinemada) kare, resim; 2) çerceve

frankly = aslında, aslına bakılırsa

fraternal twins = çift yumurta ikizleri, fraternal ikizler, dizygotic twins

fraud = sahtekarlık, hile, aldatma, deception, zıt anl.= honesty

free (fiil) = kurtarmak, rahatlatmak, liberate free (sıfat) = bedava, without charge

free market = serbest piyasa (ürün fiyatının, alıcı ve satıcının karşılıklı olarak anlaşmasıyla belirlendiği, arz ve talebine hükümet tarafından müdahale edilmeyen piyasa)

free nerve ending = serbest sinir ucu

free recall = (psikolojide) serbest hatırlama (herhangi bir müdahale / soru / hatırlatıcı unsur vs. olmadan kendi kendine hatırlama)

freeze = don(dur)mak, zıt anl.= thaw freezing of assets = varlıkların dondurulması freight = yük

French-built = Fransız yapımı frequency = sıklık, frekans

frequent = sık, sık karşılaşılan / tekrarlanan, common, zıt anl.= rare

frequently = sık sık, çokça, often, zıt anl.= seldom fresh = taze, yeni, new

freshness = tazelik freshwater = tatlı su friction = sürtünme

friendly fire = dost ateşi (örn. bir askeri birliğin üzerine, bağlı olduğu ordunun başka bir birliği tarafından yanlışlıkla ateş açılması)

frigid = 1) dondurucu soğuk; 2) (cinsel anlamda) soğuk; 3) (tavır olarak) soğuk

fringe = dış kenar

fringe benefits = sosyal haklar, ücret dışı ödemeler

frivolous = hafif, havai, uçarı

from all over the world = tüm dünyadan, dünyanın her tarafından

from its April low = Nisan’daki en düşük seviyesinden

from Plato onwards = Platon’dan bu yana

from 2009 onward = 2009 yılı ve sonrası

from the point of view = (belli bir) bakış açısından / açısına göre

from time to time = zaman zaman, arada sırada, now and then, once in a while, occasionally

front = cephe

frontal = frontal (organın ön kısmı veya ön yüzü ile ilgili)

frontier = hudut, sınır, boundary

fruit fly = meyve sineği (genetik araştırmalarda sıklıkla denek olarak kullanılan bir sinek türü)

frustrated = (başarısızlık veya olumsuz koşullar sebebiyle) engellenmiş, hüsrana uğramış, kösteklenmiş, thwarted, discouraged, zıt anl.= encouraged

frustrating = (yoğun çabaların karşılıksız kaldığı durumlar için) asap bozucu, sinirlendirici, annoying, exasperating

frustration = (bir amaca ulaşamama veya uygunsuz koşullar sebebiyle) cesaretin kırılması, hayal kırıklığı, huzursuzluk, discouragement, disappointment

fry = yağda kızartmak

fuel (fiil) = körüklemek, şiddetlendirmek, tahrik etmek, energize, stimulate, (This budget fuels inflation and cuts our living standards. = Bu bütçe enflasyonu körüklüyor ve yaşam standartlarımızı kısıyor.)

fuel (isim) = yakıt, firewood

fuel the flames = ateşe körükle gitmek

fuel-efficient = yakıt tasarruflu, az yakıt tüketen

fulcrum = dayanak noktası

fulfil = yerine getirmek, yapmak, accomplish, satisfy, meet, zıt anl.= fail to meet

full acuity = tam görme / tam görüş keskinliği

full power = tam güç

fullerene = moleküler şekilleri içi boş bir küreyi andıran bir tür karbon formu

full-term = (doğum için) normal süresinde meydana gelen (a healthy baby born at full-term = zamanında doğmuş sağlıklı bir bebek)

fully functioning = tam işlev / fonksiyon gören

fume = duman

fumes = kötü kokan gazlar

function = 1) fonksiyon, işlev; 2) fonksiyon (matematikte, iki değerler kümesi arasındaki ilişkiyi tanımlayan argüman veya eğri)

functional = işlevsel, fonksiyonel

functional deficit = işlevsel yetersizlik

 

70 – ÜDS Sözlüğü

 

 

functional magnetic resonance imaging = fonksiyonel manyetik rezonans görüntüleme (beyin ve omurilikteki sinirsel aktiviteye bağlı kan akışını ölçerek görüntü almayı içeren bir nöro-görüntüleme yöntemi), f-MRI

functioning = işleyiş, çalışma

fund = sermaye sağlamak, parasal destek vermek fundamental = esas, temel, asıl, önemli, basic,

central, primary, essential, central, zıt anl.=

secondary, (Hard work is fundamental to success. = Sıkı çalışma başarının temelidir.)

fundamentalist = muhafazakar, tutucu, gerici

fundamentally = esas itibariyle, aslında, kökünden, temelden, primarily, essentially

funding = finanse etme, finansman

funeral = cenaze töreni

fungal = mantardan kaynaklanan

fungicide = fungisid (mantar öldürücü kimyasal madde)

fungus = (çoğul: fungi) mantar

funny = tuhaf, garip

furiously = hiddetle, öfkeyle

furnace = kalorifer kazanı

furnish with = 1) sağlamak, provide, supply;

2) döşemek furniture = mobilya furry = kürklü

further (fiil) = daha ileriye / daha öteye taşımak, advance

further (sıfat / zarf) = 1) daha da, ayrıca, daha öteye (ötede), daha fazla, (mevcut olana) ek / ilave, more; 2) başka, some more, other

further test = daha fazla denemek, üzerinde daha fazla deneme yapmak

furthermore = dahası, bundan başka, ayrıca, üstelik, additionally, moreover

fuse = (birbiriyle) kaynaş(tır)mak, eritmek

fuselage = uçak, roket gibi araçların genellikle metal ve silindir formlu gövdesi

fusion = füzyon, birleşme, kaynaşma

futurism = gelecekçilik

futuristic = gelecekçi, çağ ötesi ile ilgili

 

 

 

G G G G G

 

 

 

G8 = G8 ülkeleri (Bu gruptaki 8 ülkeyi Almanya, ABD, Fransa, İngiltere, İtalya, Japonya, Kanada ve Rusya oluşturur. Dünya ekonomisinin ve askeri gücünün yarıdan fazlasını kontrol eden bu 8 ülkenin yaptığı toplantılarda tüm dünyayı etkileyecek güvenlik ve ekonomi konuları görüşülür), Group of Eight

G8 summit = G8 zirvesi (G8 ülkelerinin hükümet başkanlarının bir araya geldiği yıllık toplantı)

gain = kazanmak, elde etmek

gain a footing = ayak basacak yer bulmak, tutunacak dal bulmak

gain acceptance = kabul görmeye başlamak

gain ground = yayılmak, ilerlemek, rağbet kazanmak, advance, make progress, zıt anl.= lose ground

gain in = (bir şey)’de artış veya ilerleme göstermek gain in favour = rağbet görmek, taraftar toplamak gain popularity = popüler olmak, ün kazanmak gain recognition = kabul görmek, tanınmak gallery = balkon, galeri

gamble = kumar oynamak

game = av hayvanı

game fishing = (yemek için ya da spor amacıyla) balık avlama

game of checkers = dama oyunu

gametophyte = gametofit (bitkilerde üreme hücresi veya bu hücreleri üreten yapı)

gamma wave = gamma dalgası (algı ve bilinç ile ilişkili bir çeşit beyin dalgası)

gang = çete

gap = açık, fark, gedik, boşluk, aralık, uçurum

garbage = çöp, waste gargle = gargara yapmak garment = giysi, elbise gaseous = gaz halinde gas-laden = gaz yüklü gasoline = benzin

gasping = nefes nefese kalmak

gastric juice = mide salgısı, mide özsuyu gatekeeper = 1) seçim yapan kişi / kurum; 2) kapıcı gather = 1) topla(n)mak, raise, come / bring

together; 2) anlamak, sonuç çıkarmak, anlam

çıkarmak

gauge = ölçmek, ölçümlemek, measure, evaluate

gay = neşeli, şen

gecko lizard = keler (dünyanın her tarafında yaygın olarak bulunan, pek çok türü olan, duvarlarda ve tavanda gezinebilmesi ile tanınan kertenkele)

gecko-like = keler benzeri

gelatinous = jöle kıvamında / görünümünde, jellylike

gelatin-silver print = jelatin-gümüş baskı (siyah- beyaz fotoğraf baskısında kullanılan bir teknik)

gender = cinsiyet, sex

gene = gen

gene chip = gen çipi

gene sequence = gen sekansı / dizisi

gene therapy = gen tedavisi (kalıtsal hastalıkların tedavisi amacı ile sağlıksız genlerin işlevlerinin değiştirilmesini veya organizmaya sağlıklı genlerin nakledilmesini öngören yöntem)

general population = tüm toplum

general practitioner = pratisyen hekim general time period = aynı anda / zamanda generalization = genelleme

generalize = genelleme yapmak

generate = üretmek, yaratmak, yield, render, produce generation = 1) (elektrik vs. için) üretim; 2) nesil generations of = nesillerce, pek çok kuşak generous = cömert, eli açık, zıt anl.= tight-fisted generously = cömertçe, bountifully, abundantly, zıt

anl.= sparingly, inadequately

gene-spliced = gen eklenmiş / bağlanmış

genetic code = genetik şifre (hücre çekirdeklerindeki kromozomlarda yer alan ve bireyin kalıtsal özelliklerinin ortaya çıkmasını sağlayan DNA dizilimleri)

genetic component = genetik unsur

genetic make-up = genetik yapı

genetic manipulation of intelligence = zekaya genetik olarak müdahale etme

genetic marker = genetik işaret (tanınabilen ve soyları belirlemek amacı ile farklı bireylerde izlenebilen DNA parçaları)

genetic mutation = genetik değişim / mutasyon

genetically = genetik olarak

 

72 – ÜDS Sözlüğü

 

 

genetically modified = genleriyle oynanmış, genetik değişime uğratılmış

genetically-based = genetik temelli

geneticist = genetikçi

Geneva = Cenevre (İsviçre’de bir kent)

genius = deha, dahi

genome = genom (bir organizmanın genetik

şifresinin tamamı)

gentle = 1) yumuşak nazik, kibar; 2) hafif ateşte (kaynatmadan)

gentle wave = nazik / hafif dalga / hareket

genuine = 1) içten, samimi, sincere; 2) gerçek, hakiki, real, zıt anl.= fake

genuinely = gerçekten, içtenlikle, really, sincerely, (If you are genuinely interested in one thing, it will always lead to something else. = Eğer bir şeye gerçekten ilgi duyuyorsan, o, sana mutlaka başka şeylerin kapılarını da açacaktır.)

genus = (çoğul: genera) soy, takım, tür, cins

geodetic survey = arazi ölçümü

geologist = jeolog (yerşekillerini, yerin ve kayaçların yapısını inceleyen bilim insanı)

geopolitical importance = jeopolitik önem (bir bölgenin bulunduğu coğrafi pozisyon ile siyasi ve ekonomik etkiler yaratabilme kapasitesi)

Georgia = Gürcistan

geoscience = yerbilim (Dünya gezegeni ile ilgili tüm bilim dallarını kapsayan bir terim)

germ = mikrop

germicide = mikrop öldürücü germination = filizlenme, çimlenme gerontologist = yaşlılık uzmanı

gestate = gebeliği sürmek, gebelik süresi geçirmek

gesture = el, kol veya baş hareketi, jest

get a better idea of = (bir şey) hakkında daha iyi bir fikre sahip olmak / daha çok bilgi edinmek

get across = (yol, su, dere, ırmak gibi bir şeyin) karşısına geçmek, go across, cross

get along with = (birisi) ile (iyi) geçinmek, uzlaşmak, get on well with, be in good terms with

get around = hareket etmek, dolaşmak, move around

get away = kaçmak, çıkmak, go away, escape

get away with = yanına kar kalmak

get back into shape = eski formuna kavuşmak get cut in half = yarıya inmek, yarı yarıya azalmak get greater hold = daha çok yaygınlaşmak

get in = (bir şey / bir yer)’in içine girmek, enter, zıt anl.= get out

get in touch with = (birisi) ile temasa geçmek / iletişim kurmak, connect, contact, communicate, (In the event of excessive bleeding, you should get in touch with your doctor at once. = Aşırı kanama olması halinde, hemen doktorunuzla temasa geçmelisiniz.)

get into = (yaramazlık, inatçılık vs.) etmek, başını (belaya, sıkıntıya vs.) sokmak, be involved in

get into the moats of the palace = korunan bir yere girmek

get involved in = (olaya) karışmak, get pulled in

get irritated = rahatsız olmak

get off = 1) (bir taşıttan) inmek; 2) paçayı kurtarmak, (birini) cezadan kurtarmak; 3) yola çık(ar)mak, yolculuğa başla(t)mak

get on with = (işte, meslekte vs.) ilerlemek, devam etmek, advance, carry on

get out of control = kontrolden çıkmak

get over = (hastalık, zorluk vs.) atlatmak, savmak, üstesinden gelmek, recover from, defeat, overcome, zıt anl.= retreat, surrender

get rid of = kurtulmak, elden çıkarmak, başından savmak, defetmek, yakayı sıyırmak, abolish, eliminate, (As he is in a financial difficulty, the owner needs to get rid of the car. = Para sıkıntısı çektiği için, sahibinin, arabayı elden çıkarması gerekiyor.)

get smt checked out = bir şeyi muayene / kontrol ettirmek

get stuck = sıkışıp / takılıp kalmak

get through = 1) (telefon vs. için) bağlantı kurmak, ulaşmak, reach; 2) bitirmek, atlatmak, survive

get tight = (göğüs, kalp vs. için) sıkışmak

get to know = tanımak, tanışmak

get used to = (bir şey)’e alışmak, adapte olmak, adapt oneself to, familiarize oneself with

giant = devasa, çok büyük, huge, gigantic, zıt anl.= miniature

giant squid = dev mürekkep balığı gift = tanrı vergisi yetenek, talent

gifted = tanrı vergisi yeteneği olan, talented, zıt anl.= inept

gigantic = devasa, muazzam, enormous, huge, zıt anl.= tiny

give a hard time = zorluklar yaşatmak, sıkıntı çektirmek

give an account of = (bir şey)’in hesabını vermek / (bir şey)’i sunmak / açıklamak

give birth to = doğum yapmak, (bir şey) doğurmak

give erroneous impression = yanlış izlenim vermek

/ bırakmak

 

ÜDS Sözlüğü – 73

 

 

give in to = (birisi)’ne yenilmek, teslim olmak, surrender to, succumb to, submit to, zıt anl.= conquer, resist

give off = dışarı vermek, salmak, send out, emit

give out = 1) dağıtmak, distribute; 2) çok yorulmak, bitmek, become exhausted

give priority to = (bir şey)’e öncelik vermek

give rise to = (bir şey)’e yol açmak / neden olmak, meydana getirmek, lead to, bring about, produce, zıt anl.= eradicate, destroy

give smt a try = bir şeyi denemek

give the lead = üstünlük kazandırmak, öne geçirmek

give up = 1) (bir şey)’den vazgeçmek, (bir şey)’i terketmek / bırakmak, let go of, zıt anl.= seize, stick to; 2) teslim olmak, pes etmek, quit, zıt anl.= go on

give way to = (bir şey)’in önünü / yolunu açmak, (bir

şey)’e yol açmak

given = belli, belirli, belirlenmiş, set

given (that) = (bir şey)’i gerçek / gerçekleşmiş / olmuş kabul edersek, taking smt into consideration

given time = zamana bırakıldığında …, zaman verildiğinde …

glacial = buz çağına ait, buzullara ait glacial ice = buzulları teşkil eden buz glaciation = buzullaşma

glacier = buzul

glacierized = buzullaşmış glamorous = cazip, göz alıcı glance = göz atma

glandular = salgı bezlerine ait

glassy material = camsı / cama benzer malzeme (genellikle bir hammaddenin çok yüksek sıcaklıklara maruz bırakılması ile elde edilen, pürüzsüz yüzeyli, sağlam malzeme türü)

glaucoma = glokom (göz içi basıncının artışı ile belirgin, körlüğe uzanan göz hastalığı)

glaze = sır, glazür (genellikle seramiğe uygulanan, dekorasyon ve sızdırmazlık sağlama amacı taşıyan, yüksek sıcaklıklara maruz bırakılarak oluşturulan camsı / cama benzer kaplama malzemesi)

glide = (havada) süzülmek

glimpse (fiil) = bir an için görmek, kısaca göz gezdirmek, anlık / kısa bakış

glimpse (isim) = anlık / kısa bakış

glitter = parıldamak, ışıldamak, sparkle, shine

global = küresel, dünya çapında(ki)

global warming = küresel ısınma (dünyadaki ortalama sıcaklık değerlerindeki genel artış eğilimi)

globalisation = küreselleşme globally = küresel olarak globe = yerküre

glomerulonephritis = glomerülonefrit (bir tür böbrek hastalığı)

gloomy = umutsuz, iç karartıcı, kasvetli, depressing, dull, zıt anl.= uplifting

glorious = ihtişamlı, gösterişli glory = ihtişam, vakar, şan ve şeref glossy = parlak

glottis = glottis (nefes borusundaki ses telleri arasında bulunan kısım / boşluk; açılıp kapanması konuşmamızı sağlar)

glow = (kor gibi) kızarmak, parlamak

glucose = glükoz (vücut sıvılarında, özellikle kanda, hayvansal ve bitkisel dokularda, üzüm ve diğer meyvelerde bulunan şeker cinsi)

glue together = (bir şeyin parçalarını birbirine) yapıştırarak (bütünü) oluşturmak / bir araya getirmek

glycemic effect = glisemik etki (kandaki glükozun meydana getirdiği etki)

go about = ele almak, yapmak, undertake, approach

go abroad = yurtdışına gitmek

go ahead = devam etmek, ileri gitmek

go along with = 1) (bir şey / bir kişi) ile beraber gitmek; 2) (bir şey)’e razı olmak, (bir şey)’i kabul etmek

go astray = sapmak, yoldan çıkmak go bankrupt = iflas etmek, go bust go bust = iflas etmek, go bankrupt

go for = 1) (bir şey) yerine geçmek, sayılmak, count as; 2) peşinde olmak, aramak, seek, look for

go into effect = geçerli olmak, yürürlüğe girmek, come into force, take effect, zıt anl.= annul, repeal

go off = 1) kaçmak, run away; 2) (bir aygıt için) bozulmak, durmak

go on = sürmek, devam etmek, continue, zıt anl.= end, (ongoing = devam eden)

go on strike = grev yapmak, greve gitmek

go so far as = (bir şey yapacak) kadar ileri gitmek

go through = (bir dönemden) geçmek, yaşamak, experience, zıt anl.= avoid

go unappreciated = takdir edilmemek

go undetected = gözden kaçmak, farkedilmemek, go unnoticed

 

74 – ÜDS Sözlüğü

 

 

go unnoticed = fark edilmemek, farkına varılmamak, go undetected, zıt anl.= get noticed

go untreated = tedavi görmemek / edilmemek

go up against = karşı(sına) çıkmak

goal = amaç, hedef, aim, target, objective

goddess = tanrıça

gone are the days = . . . o günler geride kaldı good = ticari mal / eşya / ürün

goodness = Aman Tanrım!

goods = ticari mallar

goodwill = iyi niyet, benevolence, zıt anl.= ill-will, malevolence

gore = (boynuz, fil dişi vb. ile) karnını deşmek / fena halde yaralamak, eviscerate, run through

gorge = dar ve dik yamaçlı vadi, boğaz

gorgeous = harika, muhteşem, beautiful, splendid gorgeously = harika bir şekilde, beautifully govern = 1) yönetmek, yönlendirmek, etkisi altında

tutmak, administer, guide, influence; 2) (bir

şey)’in kurallarını belirlemek, (Laws which govern the production and sale of drugs in the USA are very strict. = ABD’de ilaç üretimi ve satışını yönlendiren yasalar çok katıdır.)

governance = yönetim, idare government = hükümet, devlet

grade = (ders, sınav vs. için) not, puan, mark

gradient = 1) eğim, meyil; 2) belli bir miktar fiziksel maddenin ya da herhangi bir boyutun ölçümündeki değişim oranı / değişim hızı

gradual = aşamalar halinde, yavaş yavaş, step-by- step, slow, zıt anl.= abrupt, sudden

gradually = aşamalar halinde, yavaş yavaş, azar azar, ağır ağır, bit by bit, step-by-step, progressively, zıt anl.= abruptly, suddenly

graduate from = (kurs, okul vs.)’den mezun olmak

Graeco-Roman = Greko-Romen (Eski Yunan ve sonrasında gelen Roma kültürlerinin etkisine girmiş, bu kültürler ile ilgili)

grain = tahıl, tane, tahıl tanesi

grain of truth = gerçek kırıntısı, küçük (bir) gerçeklik payı

grain-fed = tahılla beslenmiş

Granada = Gırnata (İspanya’nın Endülüs eyaletinde bir kent)

grand = büyük, görkemli, ulu, majestic, impressive

grand drama = dünya sahnesi

grand jury = yüce divan

grand piano = grand piyano, kuyruklu piyano (telleri, arkaya doğru uzayan bir bölüme yatay olarak yerleştirilmiş olan piyano)

Grandstand = 1) (örn. bir yarış pistindeki) en yüksek ve görüş açısı en iyi olan tribün; 2) bölgede yapılan motor sporları yarışlarında, tribün gibi işlev görmesi sebebiyle ABD’deki Ölüm Vadisi içindeki yüksek bir kayalığa verilmiş olan ad

grant (fiil) = vermek, bahşetmek, give, award, concede

grant (isim) = ödenek, tahsisat, burs, bağış, fon

granule = tanecik, granül grape = üzüm grapefruit = greyfurt

graph paper = milimetrik kağıt (üzerinde milimetrik kareler basılı bulunan çizim kağıdı)

grapple with = (bir kişi / bir şey) ile boğuşmak

grasp = anlamak, kavramak, understand, comprehend, zıt anl.= miss

grass-fed = otla beslenmiş

gratify = hoşnut etmek, tatmin etmek, satisfy, please, gladden, zıt anl.= dissatisfy

gratifying = memnun / tatmin edici, satisfactory

grave (isim) = mezar, tomb

grave (sıfat) = ciddi, vahim, serious

gravel = çakıl

graveyard = mezarlık, cemetery

gravitational pull = yerçekimi / kütleçekim kuvveti

gravity = kütleçekim kuvveti, yerçekimi great = büyük, muazzam, ulu, big

Great Barrier Reef = Büyük Bariyer Resifi (Avustralya’nın kuzeydoğu açıklarındaki dünyanın en büyük mercan kayalığı)

great white = büyük beyaz köpekbalığı

greatly = büyük oranda, enormously, immensely, zıt anl.= slightly

greed = hırs, açgözlülük green = çevreci (yeşil) greenhouse = sera

greenhouse gas = sera gazı (yeryüzünden yansıyan güneş ışınlarını soğurarak atmosferin normalin üzerinde ısınmasına sebep olan gazlar)

Greenland = Grönland (Atlas Okyanusu’nun kuzeyinde, Kuzey Kutbu’na yakın bir yerde yer alan ve siyasi olarak Danimarka’ya ait bulunan büyük bir ada)

Grenada = Batı Hint Adaları’nın güneydoğu kesiminde yer alan bir ada

grenade = el bombası

grid = şebeke

grievance = yakınma, şikayet, şikayete yol açan şey, complaint

 

ÜDS Sözlüğü – 75

 

 

grind (fiil) = öğütmek, çekmek

grind (isim) = öğütme (biçimi)

grip (fiil) = tut(un)mak, yakalamak, hold, grasp, zıt anl.= release

grip (isim) = kontrol, idare

gritty = çakılımsı, grit kumtaşı, çakıl

groin = kasık

groove = oluk

gross = 1) geniş çaplı, büyük, broad; 2) brüt, total

gross anatomy = makroskopik anatomi (mikroskopa gerek olmaksızın, organizmanın gözle görülen organ ve oluşumlarının incelenmesi)

gross domestic product = gayri safi yurtiçi / milli hasıla (ülkede, örneğin bir yıl içinde, üretilen tüm ürünlerin ve hizmetlerin toplam piyasa değeri)

grossly = 1) fazlaca, aşırı bir biçimde, fena halde, overly; 2) genellikle, büyük ölçüde, generally

ground = 1) yer, toprak, zemin; 2) gerekçe, dayanak, reason

ground control = yer kontrol (hava alanlarında bulunan, uçakların iniş kalkışları ile rotalarını düzenleyen ve koordine eden birim)

ground rules = bir oyun, spor ya da yarışmayı yöneten temel kurallar

ground water = taban / yeraltı suyu grounding = dayanma, temeli olma ground-nesting = yuvasını yerde yapan groundnut = yer fıstığı, peanut

ground-penetrating = zeminin altına inebilen grounds = gerekçe, dayanak, basis, rationale grove = meyve ağacı bahçesi, koru, orchard grow active = hareketlenmek, faaliyete geçmek grow higher = yükselmek, rise

grow in public stature = toplum gözünde yükselmek

grow older = yaşlanmak

grow out of = (sorunları) zamanla geride bırakmak grow up = 1) meydana gelmek, vuku bulmak,

develop; 2) büyümek, mature

growth = büyüme, artış, boom guarantee = garanti etmek guarantor = kefil, garantör

guard (against) = (bir şeye karşı) korumak / önlem almak, protect (against / from)

guardianship = vasilik, himaye

guerrilla = gerilla (genellikle devlet güçlerine karşı çete savaşı yürüten kimse)

guess = tahmin etmek, sanmak, zıt anl.= know for sure

guidance = rehberlik, yol gösterme, supervision

guide towards = (bir şey)’e doğru kılavuzluk etmek, yol göstermek, yönlendirmek

guide the way the audience feels = izleyicilerin duygularını yönlendirmek

guide through = (tehlikeli bir bölgenin içinden geçirmek için) kılavuzluk etmek, yol göstermek

guidelines = (yol gösterici) ilkeler, kurallar, ana hatlar, road map

guilt = suçluluk, zıt anl.= innocence

Gulf Stream Current = Golfstrim Akıntısı (Meksika Körfezi’nden Batı ve Kuzey Avrupa’ya akan ve o bölgelerde iklimi ılımanlaştıran bir deniz akıntısı)

gunnery = topçuluk

gun-shot = (tabanca, tüfek vs. için) atış, silah sesi, silah yarası

gut = bağırsak, intestine gymnast = jimnastikçi gypsum = alçı

 

 

 

H H H H H

 

 

 

habit = alışkanlık

habitat = doğal ortam, doğal yaşama ortamı

habit-forming = alışkanlık geliştiren

habitual pattern = davranış biçimi / düzeni / modeli

haematocrit = hematokrit (kandaki eritrositlerin yüzde olarak hacmi)

haemochromatosis = hemokromatoz (dokuların anormal renk dağılımı hastalığı; doğuştan gelen bu hastalıkta deri tunç rengine döner)

haemodialysis = hemodiyaliz (böbrekler görev yapamadığı zaman hasta kanından, hemodiyaliz aygıtı kullanılarak, başta üre olmak üzere yıkım ürünlerinin temizlenmesi)

haemoglobin = hemoglobin (kana kırmızı rengini veren ve akciğer ve vücut dokuları arasında oksijen taşıyan protein), Hb

haemoglobin value = hemoglobin değeri haemorrhage = hemoraj, kanama, (aşırı kan kaybı) haemorrhagic fever = kanama ve ateşle birlikte

seyreden viral enfeksiyonun yol açtığı bir

hastalık, VHF

hail = selamlamak, seslenmek, (beğeni ile) karşılamak, acclaim, welcome

hail from = (bir şehir, bir ülke)’den geliyor olmak, (bir yer)’i temsil etmek

hair dye = saç boyası

hair-thin electrode = saç teli inceliğinde elektrot half-built = inşa halinde, yapımı tamamlanmamış hallucination = sanrı, halüsinasyon, head trip,

illusion

halt = dur(dur)mak, stop, zıt anl.= start

halve = yarıya indirmek, ikiye bölmek

ham = abartarak rol yapan yeteneksiz oyuncu

Hamilton Depression Rating Scale = Hamilton Depresyon Ölçeği (hekimlerin, hastalardaki depresyonun şiddetini ölçmek için kullanabilecekleri 21 soruluk bir test)

hamper = engellemek, güçleştirmek, prevent, hinder, impede, obstruct, zıt anl.= help, facilitate

hand = (elle) vermek, uzatmak, give, bestow

hand gesture = el hareketi

hand out = (elden bir şey) dağıtmak, bölüştürmek, (ceza) vermek, (adalet) dağıtmak, give out, distribute, deliver

handful = bir avuç

handicap = engel, elverişsiz durum

handle = 1) işlemek, kullanmak, ele almak, manipulate; 2) başa çıkmak, ilgilenmek, idare etmek, üstesinden gelmek, manage, deal with, tackle

handlebar = gidon, tutma çubuğu

handling = (bir sorunu vs.) ele alma şekli, muamele, care, treatment, zıt anl.= neglect

handset = 1) elde taşınan ve kullanılan cihaz (örn. cep telefonu, telsiz); 2) daha büyük ve karmaşık bir cihazın elde taşınan ve kullanılan ünitesi

hang around with = 1) (bir kişi / bir şey) ile başıboş beklemek / dolanmak; 2) (bir kişi) ile vakit geçirmek / gezmek

hanging = asma, asarak idam etme

hangover = kalıntı, arta kalan şey

happen to know = (şans eseri / tesadüfen) bilmek

harbour = beslemek, barındırmak, house, host, contain

hard = zorlu, sıkı, zahmetli, tough, laborious hard fact = inkar edilemeyecek gerçek hard times = zor günler / zamanlar

harden = sertleşmek, katılaşmak

hardened = sertleşmiş

hardened steel = sert (dövme) çelik harder wearing = daha zor eskiyen hardliner = uzlaşmaz, tutucu kimse

hardly = 1) nadiren, çok az, hemen hemen hiç, scarcely, barely; 2) zar zor, güç bela, güçlükle

hardness = 1) (duygusal anlamda) soğukluk, insensitivity, unfeelingness; 2) sertlik, acımasızlık, harshness, stiffness

hardship = güçlük, sıkıntı, darlık, burden, trouble, zıt anl.= ease, prosperity

hardware = donanım, madeni aksam

hard-working = çalışkan harm = zarar, hasar, damage

harmful = zararlı, damaging, zıt anl.= harmless harmless = zararsız, zıt anl.= harmful

harness = (doğal bir gücü dizginleyerek) yararlanmak, kullanmak, employ, utilize

 

ÜDS Sözlüğü – 77

 

 

harsh = sert, katı, acımasız, rough, bitter, zıt anl.= mild

harsh social stigma = sosyal olarak değinilmesi zor, utanç verici konu

harvest (fiil) = ürün almak, hasat yapmak, get crops harvest (isim) = hasat, crop

hasten = acele et(tir)mek, hızlandırmak, hurry, accelerate, zıt anl.= delay, slow down

hatch = güverteye açılan kapak

hatchway = ambar ağzı

have a chance = fırsat yakalamak, şansı olmak have a tough time = zorluklar / sorunlar yaşamak have an effect on = (bir şey) üzerinde etkisi olmak /

etki yaratmak

have little in common with = (birisi / bir şey) ile çok az ortak yönleri olmak

have little or no control on / over = (bir şey) üzerinde çok az kontrol sahibi olmak veya hiç kontrol sahibi olmamak

have more than one’s share = (bir şey)’den nasibini fazlasıyla almak

have nothing to do with = hiç ilgisi / bağlantısı olmamak, have no connection with

have on hand = elde bulundurmak

have smt in common with = (birisi / bir şey) ile ortak yönleri olmak / noktaları bulunmak

have to do with = (bir şey) ile ilgisi / bağlantısı olmak, have connection with

have trouble with = (bir şey) ile başı dertte olmak, sorun yaşamak

have yet to be = henüz … -medi, daha … -meyi bekliyor

have yet to be explained = henüz açıklanmamış olmak, daha açıklanmayı bekliyor olmak

have yet to be identified = henüz tanımlanmamış olmak, daha tanımlanmayı bekliyor olmak

hay fever = saman nezlesi, alerjik rinit

hazard = tehlike, risk, danger, risk, zıt anl.= safety, security, (Drinking alcohol is a real health hazard if carried to excess. = Aşırıya kaçılırsa, alkol almak sağlık açısından ciddi tehlikeler yaratır.)

hazardous = tehlikeli, dangerous, zıt anl.= safe, secure

haze = pus, hafif sis, mist

head for / to / towards = (bir yer)’e doğru gitmek, yolculuğa hazırlanmak, yönünü (o yer)’e doğru çevirmek

headlight beam = far ışığı

headquarters = merkez büro, karargah, komuta merkezi, seat

heal = iyileş(tir)mek, sağaltmak, cure

heal wounds = yaraları iyileştirmek / sağaltmak

healer = sağaltıcı, iyileştirici health care = sağlık bakımı

health implication = (bir şeyin) sağlık üzerindeki etkisi

health visitor = (hastaya bakmak ya da önerilerde bulunmak için) eve gelen sağlık görevlisi

healthcare schemes = sağlık planları / programları

healthcare system = sağlık sistemi

health-conscious = sağlık hakkında bilinçli health-seeking = (bir) hastalığa çare arama healthy = sağlıklı / yerinde / haklı, (healthy relations

between the two countries = iki ülke arasında

sağlıklı ilişkiler; healthy scepticism = haklı / yerinde bir kuşku)

hearing = 1) işitme (gücü); 2) celse

hearing loss = işitme kaybı

heart disease = kalp rahatsızlığı

heart rate = nabız / kalp atım hızı, pulse, heartbeat

heartburn = mide ekşimesi / yanması heat resistant = ısıya dayanıklı heated = hararetli

heatedly = hararetli bir şekilde (tartışmak)

heathen = kafir, heretic

heat-shield tiles = ısı kalkanı panelleri (uzay mekiklerini, atmosfere girişte oluşan çok yüksek sıcaklıktan koruyan kaplamayı oluşturan seramik paneller)

heat-trapping gas = sera gazı, ısı tutucu gaz (ısı kaybını azaltıcı etkisi yüksek gaz), greenhouse gas

heavens = (çoğul kullanılır) gökyüzü, sema heavily = büyük ölçüde, ciddi şekilde

heavy element = ağır element (genellikle metalik özellik gösteren, atom ağırlığı yüksek, zehirli ve çevreye zararlı element)

Hebridean Islands = Hebrid Adaları (İskoçya’nın batı kıyısı açıklarında bulunan bir adalar grubu)

hedge = çalı veya ağaç dikilerek oluşturulmuş çit

hedge bindweed = çit sarmaşığı (başka bitkilerin etrafına sarılarak yaşayan, beyaz veya pembe çiçekli bir tür sarmaşık)

hedgehog = kirpi

heed = dinlemek, önemsemek, dikkate almak, care, attend, pay attention, zıt anl.= disregard

heel prick = iğneyle topuktan kan alma

height = 1) boy, yükseklik, tallness; 2) doruk, peak

 

78 – ÜDS Sözlüğü

 

 

heighten = yüksel(t)mek, art(tır)mak, çoğal(t)mak, raise / rise, intensify, increase, zıt anl.= lessen, lower, decrease

helium = helyum (element simgesi He olan, renksiz, kokusuz bir gaz; havadan hafif olması sebebiyle zeplin gibi hava taşıtlarında kullanılır)

Hellenistic = (yaklaşık M. Ö. 334-30 yılları arasındaki) Hellenistik Dönem’e ait

helmet = miğfer, kask

helpful = yararlı, faydalı, useful, beneficial, zıt anl.= useless, harmful

hemisphere = 1) yarımküre; 2) (beyin için) lob, lobe

hemlock = baldıran, ağıotu (Eski Yunan’da Sokrates’in ölümüne neden olan son derece zehirli bir ot)

hence = böylece, dolayısıyla, thus, therefore

hepatitis B = hepatit B (ateş, sarılık, ürtiker, iştahsızlık, bulantı ve halsizlikle belirgin hepatit)

hepatitis B virus = hepatit B virüsü hepatitis protein = hepatit karşıtı antikor herb = ot, şifalı bitki

herbicide = herbisit (istenmeyen bitkileri yok eden ilaç)

herd = sürü

hereditary = kalıtsal, irsi, inherited, genetic, congenital, zıt anl.= acquired, learned

hereditary tendency = kalıtsal eğilim

heredity = kalıtım, soyaçekim, genetics, inheritance

heretical = bir dinin veya topluluğun inançlarına ters düşen

heritage = miras, kalıt hero = kahraman heroic = kahramanca

hesitate = çekinmek, duraksamak hesitation = çekinme, duraksama, tereddüt

heterogeneity = heterojenite, farklılık (başka bir tür ile karşılaştırılabilir olmama hali), zıt anl.= homogeneity

hexagon = altıgen hibernation = kış uykusu hiccup = hıçkırmak

hidden = saklı, gizli, out of sight

hide away = sakla(n)mak, conceal (oneself)

hierarchy = hiyerarşi

hieroglyph = hiyeroglif (karakter olarak basit resimlerin ve sembollerin kullanıldığı yazı)

hieroglyphic = hiyeroglif yazısına benzer

high family demand = ailevi sorumlulukların getirdiği maddi ve manevi yük

high fast = yüksek ve çabuk ödenmesi gereken ücret

high seas = enginler, açık deniz

high time = artık zamanı (gelmişti / geldi de geçiyor bile), (It is high time you started studying. = Çoktan çalışmaya başlamalıydın.)

highest levels ever recorded = şimdiye kadar kaydedilen en yüksek seviyeler

high-fibre = (besinler için) lif oranı yüksek

highlander = dağlı

highlight = öne çıkarmak, dikkat çekecek hale getirmek, make prominent, play up

highly = çok, büyük oranda, vastly, greatly highly so = daha da fazla

high-profile = göze çarpan, dikkat çeken

high-ranking professional body = üst düzey meslek kuruluşu

high-resolution neutron sensor = yüksek çözünürlüklü nötron sensörü

high-rise = yüksek, çok katlı high-risk = yüksek riski olan

high-standing = (bir şeyin) üzerinde duran high-stress = çok stresli

highway = otoyol

high-yielding = yüksek verimli hijack = (uçak, gemi) kaçırmak hiker = uzun yürüyüş yapan kimse hilltop = tepe üstü / doruğu hindbrain = beynin arka bölümleri

hinder = engellemek, impede, obstruct, (Landslides and bad weather are continuing to hinder the arrival of relief supplies to the area. = Toprak kaymaları ve olumsuz hava koşulları yardımın bölgeye ulaşmasını engellemeye devam ediyor.)

hint (isim) = 1) belirti, emare, sign; 2) ipucu, clue hint at (fiil) = akla getirmek, izlenim bırakmak, ima

etmek, point to, suggest

hippo = (hippopotamus kelimesinin kısaltılmış hali), su aygırı

Hippocrates = Hipokrat (M. Ö. 460-377 yılları arasında yaşamış olan Egeli hekim)

hippopotamus = hipopotam, su aygırı

hit = acı / zarar vermek, vurmak, damage, strike

hit hard = ciddi acı / zarar vermek

Hittite = Hitit (M. Ö. 2. binyıl ortalarında Orta Anadolu ve çevresine hakim olmuş bir krallık)

 

ÜDS Sözlüğü – 79

 

 

hoist = kaldırmak, yukarı çekmek

hold smo to account = birisinden hesap sormak hold = 1) (toplantı vs.) düzenlemek; 2) (elinde)

tutmak, sahip olmak; 3) (bir) görüş / inanç

sahibi olmak, maintain; 4) öyle kabul etmek, regard

hold accountable = sorumlu / mesul tutmak

hold an office = bir makamda / görevde bulunmak hold back = tutmak, tıkamak, alıkoymak, trap hold clues to = (bir şey)’in ipuçlarını içermek

hold in check = kontrol altına almak / altında tutmak, keep under control

hold in place = yerli yerinde tutmak

hold no possibility = hiçbir olanağı olmamak, mümkün olmamak, ihtimal dışı olmak

hold on = dayanmak, bırakmamak

hold the promise = sözünde durmak, vaadini yerine getirmek, keep the promise

hold the view that = … görüşünde olmak

hold up = geciktirmek, engellemek, delay, obstruct hold with = (bir görüş vs.)’ye katılmak, agree with holiday = tatil

Holocene Epoch = Holosen Dönemi (yaklaşık

11.500 yıl öncesinden günümüze kadar olan buzul çağı sonrası dönem)

home nursing visit = hastalara, bakım ve tedavileri yönünden yardımcı olma amacıyla yapılan ev ziyareti

home rule = özerklik

home telecare = evde tele-bakım (eve kurulan görüntülü ve sesli bir haberleşme cihazıyla, ki buna tansiyon ölçer, termometre vs. gibi aletler de bağlanabiliyor, hastane veya doktorlarla temas kurup sağlık hizmeti alma sistemi)

home to = (bir şey)’in ev sahibi / anavatanı

homebound = eve bağlı (hastalık vs. nedeniyle evden çıkamayan)

homeless = evsiz, sokakta yaşayan homo sapiens = (biyolojide) modern insan homonym = eşsesli

homosexual = eşcinsel

hookworm = çengelli solucan, kancalı kurt

hop = sıçramak

hope = umut etmek, ummak

hopefully = 1) umutla, (The little boy looked at the woman hopefully as she handed out the sweets. = Küçük çocuk, şekerleri dağıtmakta olan kadına umutla baktı.); 2) inşallah, ümit edilir ki . . .

hopeless case = umutsuz vaka

horde = kavim, aşiret, kalabalık

hormone = hormon

hormone balance = hormon dengesi hormone level = hormon seviyesi horrible = korkunç, berbat

horrific = korkunç, tüyler ürpertici

horrify = korkutmak, dehşete düşürmek, scare, terrify horrifying = korkunç, dehşete düşürücü, frightful,

horrible

horror = büyük korku, dehşet, terror horseshoe bat = nal burunlu yarasa horticulture = çiçekçilik, bahçecilik hose = hortum

hospitality = konukseverlik, zıt anl.= inhospitality hospitalization = hastaneye yat(ır)ma hospitalize = hastaneye yatırmak / kaldırmak host (fiil) = ev sahipliği yapmak

host (isim) = 1) (mikrop vs.) taşıyıcı; 2) ev sahibi hostile = düşmanca, düşman, saldırgan, karşı olan,

aggressive, antagonistic, adversary, enemy, zıt

anl.= friendly

hostility = düşmanlık, husumet, enmity, antagonism hot spot = tehlikeli bölge

hot topic = hararetle tartışılan konu

hot whirlpool = sıcak jakuzi

hotly = yoğun ve çok ihtilaflı / hararetli bir şekilde, heatedly, (The committee hotly discussed the matter. = Komite meseleyi hararetle tartıştı.)

hotly disputed = üzerinde çok tartışılan hotspot = tehlike altında olan bölge / nokta house = barındırmak

household = evsel, eve ait household tasks = ev işleri housing = barınma, habitation

Housing Bill = imar ve iskan yasa tasarısı

housing estate = konut alanı, iskan edilecek alan / bina, residential estate

How do they help? = Ne faydaları var?, Ne yarar sağlıyorlar?

However eager one may have been = Kişi ne kadar hevesli olursa olsun. . . , Kişinin tüm hevesine rağmen. . .

hug = sarılmak, sarmak, kucaklamak, embrace huge = çok büyük, devasa, muazzam, immense,

gigantic, enormous, zıt anl.= tiny

huge amounts (of) = büyük miktarlarda

hugely = büyük oranda, geniş çapta, greatly, zıt anl.= slightly

 

80 – ÜDS Sözlüğü

 

 

hull = gemi veya uçak gövdesi

hum = (şarkı) mırıldanmak, vızıldamak, vızıldamaya benzer ses çıkarmak

human embryonic stem cell = insan embriyonu kök hücresi

Human Genome Project = İnsan Genom Projesi (insanın genetik kodlarının tamamını çözmeyi amaçlayan proje)

human mission = (özellikle uzayda) insanların görev aldığı çalışma / seyahat

humanely = insancıl bir şekilde

humanities = hümaniter bilimler, (felsefe, psikoloji gibi) konusu insan olan bilimler

humanize = insancıllaştırmak, zıt anl.= dehumanize

humanoid = insansı (robot, yaratık vs.) humble = mütevazı, alçakgönüllü, modest humid = rutubetli, nemli

humorous = mizah yollu, şakacı, komik, funny, zıt anl.= serious

humour = mizah, (with humour = işi şakaya vurarak)

Humphry Davy = 1778-1829 yılları arasında yaşamış olan İngiliz kimyacı ve mucit

humus = humus, besince zengin toprak hunger = açlık

hurricane = kasırga, hortum

hurt = incitmek, zarar vermek, harm, damage

hybridisation = melezleştirme

hydrocarbon = hidrokarbon (yalnızca hidrojen ve karbondan oluşan organik bileşik)

hydrochloric acid = hidroklorik asit (hidrojen klorür gazının suda çözülmesi ile elde edilen güçlü bir asit)

hydrogen bonding = hidrojen bağı oluşması

hydrogen chloride = hidrojen klorür (kimyasal formülü HCl olan, oda sıcaklığında gaz halinde bulunan bir bileşik)

hydrological = su bilimi ile ilgili

hydroponic farming = topraksız tarımcılık (sadece su içinde bitki yetiştirme)

hydroxyl radical = bir oksijen ve bir hidrojen atomundan oluşan kimyasal grup

hygiene = hijyen

hymn = ilahi

hyperactivity = hiperaktivite (aşırı hareket ve faaliyet gösterme hali)

hypercholesterolemia = hiperkolesterolemi (kanda kolesterol düzeyinin yüksek olması)

hyperinflation = hiperenflasyon (kontrolsüz, çok

şiddetli enflasyon)

hypersensitive = aşırı duygulu / duyarlı hypertension = hipertansiyon (yüksek tansiyon) hypnosis = hipnoz (yapay uyku)

hypnotise = hipnotize etmek hypnotised = hipnotize edilmiş hypnotizable = hipnotize edilebilir

hypochondriasis = hastalık hastası olma durumu

hypothalamus = hipotalamus (beyinde otonom sinir sistemini yöneten bölge)

hypothermia = vücut ısısında düşme, vücutta düşük

ısı

hypothesis = (çoğul: hypotheses) hipotez, varsayım (belirli olayları açıklamak için yapılan önerme)

hypothesize = farz etmek, hipotez üretmek, öne sürmek, varsaymak, put forward, posit

 

 

 

I I I I I

 

 

 

I gather = Anladığım kadarıyla…

I should imagine = (genellikle yarı alaylı) tahmin ederim ki. . . , mutlaka şöyledir. . .

I should think = tahmin ederim ki. . . , mutlaka

şöyledir. . .

I suppose = sanırım…, herhalde…

I’m afraid = korkarım ki… (maalesef anlamında)

  1. i. e. = yani, başka şekilde ifade etmek gerekirse. . . (Lat. id est), that is

ice cap = dağların zirvelerinde veya gezegenlerin kutuplarında bulunan kubbemsi şekilli buzul

ice sheet = buz tabakası

ice shelf = kıyı buzulu (karadaki bir buzulun deniz üzerindeki uzantısı)

ice up = buzlanmak, buzla kaplanmak, buzla kaplanmış olması nedeniyle iş göremez olmak

icing = buzlanma

iconic = sembolleşmiş, ikonlaşmış

ICU = Yoğun Bakım Ünitesi, Intensive Care Unit

icy-cold = buz gibi soğuk

identical = aynı, tıpkı, özdeş, alike, same, zıt anl.= different, unlike

identical twins = tek yumurta ikizleri, monozygotic twins

identification = 1) tanı, teşhis; 2) kimlik / hüviyet / nüfus cüzdanı vb. belge

identification bracelet = üzerinde kimlik bilgilerinin yazılı olduğu bir tür bileklik

identify = 1) tanı(m)lamak, teşhis etmek, determine, diagnose; 2) kimliğini teşhis etmek; 3) tip belirlemek / tanımlamak

identity = kimlik, hüviyet, bir kişi ya da yeri diğerlerinden ayıran özellikler (the distinct cultural, religious and national identity of Tibetans = Tibetlilerin kendilerine has kültürel, dini ve ulusal kimliği)

idiosyncrasy = yapısal özellik, mizaç, yaradılış

idol = ilah, tanrıça, tapılası şey if any = eğer varsa / olursa

if anything = 1) eğer herhangi bir etki yarattıysa (o da

şudur. . .); 2) eğer bir fark varsa

if left untreated = tedavi edilmezse

if there are any = eğer varsa (bir şeyin varlığına inanılmadığı ya da buna ait bir kanıt bulunmadığı durumlarda kullanılır), (Good people, if there are any, are hard to find. = İyi insanları -o da eğer kaldıysa- bulmak çok zordur.)

ignition = 1) ateşleme, tutuşma; 2) ateşleme düzeni, kontak

ignorance = 1) bilgisizlik; 2) aldırmazlık, görmezden gelme

ignore = göz ardı etmek, aldırmamak, boş vermek, görmezden gelmek, disregard, overlook, zıt anl.= care for, notice

ill = kötü, ters, uğursuz, hasta, adverse, bad, zıt anl.= good, beneficial

ill effect = kötü etki

illegal = yasa dışı, kanuna aykırı, illicit, prohibited, zıt anl.= legal, legitimate

illegitimate = 1) yasadışı, illegal; 2) evlilik dışı, gayri meşru, adulterine

Illinois = ABD’de bir eyalet

ill-paid = az ücretli, düşük maaşlı, zıt anl.= well-paid ill-treat = kötü davranmak, abuse, injure

ill-treatment = kötü muamele, zıt anl.= hospitality

illuminate = 1) aydınlatmak, ışıklandırmak, light, brighten; 2) eğitmek, aydınlatmak, educate, enlighten

illuminating = aydınlatıcı

illumination = aydınlatma

illusion = hayal, kuruntu, yanılsama, fantasy

illustration = resim, tasvir, şekil image = resim, fotoğraf, picture image capture = fotoğraf çekimi

imaginable = hayal edilebilen, göz önüne getirilebilen imaginary = imgesel, hayali, fictitious, zıt anl.= actual,

real

imaginative = yaratıcı, creative

imagine = hayal etmek, envisage, guess

imaging = görüntüleme

imbalance = dengesizlik, zıt anl.= balance

 

82 – ÜDS Sözlüğü

 

 

IMF = Uluslararası Para Fonu (global ekonomik düzeni takip etmek, borsa, döviz kurları, ödeme planları gibi konularda denetim ve organizasyon yapmak, teknik ve ekonomik destek sağlamak gibi görevleri bulunan uluslararası bir organizasyon), International Monetary Fund

imitate = taklit etmek, taklidini yapmak, copy, simulate

imitation = taklit, imitasyon

immature = olgunlaşmamış, toy, gelişmemiş, undeveloped, young, unripe, zıt anl.= mature, ripe

immeasurable = ölçülemez, tahmin edilemeyecek boyutlarda, incalculable, zıt anl.= measurable

immediacy = arada bir vasıta ya da aracı olmaması hali, doğrudan etki, (the immediacy of war, as seen on television = televizyonda sunulduğu şekliyle savaşın doğrudan etkisi)

immediate = 1) anında, hemen o anda, acil, urgent;

2) yakın; 3) şimdiki, ilk akla gelen, current

immediate aftermath = (bir savaşın, doğal afetin) hemen sonrası

immediate care = hemen yapılan bakım, tedavi immediate effect = hemen görülen etki immediate post-disaster period = felaketten

hemen sonraki dönem

immediately = derhal, hemen, anında, at once, right away

immense = muazzam, çok büyük, tremendous, enormous, zıt anl.= tiny, little

immensely = gayet, pek çok, büyük oranda, son derece, oldukça, extremely, enormously, zıt anl.= slightly

immigrant = göçmen, ülkeye / kente göç ederek gelen kimse, zıt anl.= emigrant

immigrate = göç ile ülkeye / kente gelip yerleşmek, move in, zıt anl.= emigrate

immigration = göç ile ülkeye / kente gelip yerleşme, zıt anl.= emigration

imminently = tehdit ederek

immobile = sabit, hareketsiz, motionless, zıt anl.= mobile

immoral = ahlaka aykırı, edepsiz, unethical, corrupt, zıt anl.= ethical, moral

immortal = ölümsüz, eternal, zıt anl.= mortal

immune destructive effect = bağışıklığı yıkıcı / yıpratıcı / bozucu etki

immune system = bağışıklık sistemi

immune-compromised = bağışıklık sistemi zayıf düşmüş olan

immune-triggering = bağışıklık sistemini harekete geçiren / tetikleyen

immunisation = bağışıklama, bağışıklık kazandırma (genellikle aşılama yoluyla vücudu bir hastalığa karşı bağışık hale getirme)

immunize = bağışıklık kazandırmak, bağışıklık oluşturmak

impact = 1) etki, tesir, nüfuz, effect, influence;

2) darbe, çarpma, hit, collision

impair = bozmak, zayıflatmak, (While my brain and brawn remain unimpaired, I will continue to lead this party. = Akıl ve beden sağlığım elverdiği sürece, bu partiyi yönetmeye devam edeceğim.)

impaired hearing = zayıf / az işitme

impaired immune response = bir hastalık vs.’ye karşı bağışıklık sisteminin verdiği yetersiz / zayıf reaksiyon

impairment = boz(ul)ma, zayıfla(t)ma, damage, harm, zıt anl.= repair, improvement

impassable = geçilmez

impeach = suçlamak, itham etmek, devlet memurunu mahkemeye sevk etmek

imperative = zorunlu, mecburi

imperceptively = seçilmez / fark edilmez bir şekilde, unnoticeably

imperfect = eksik, kusurlu, faulty, defective, zıt anl.= perfect, flawless

imperfection = eksiklik, kusur, fault, defect imperfectly = eksik, kusurlu bir şekilde, kısmen,

partially, defectively

imperial = imparatorluğa ait, emperyal, emperyalist, sömürgeci

imperial battle cruiser = imparatorluk savaş gemisi (bazı bilimkurgu eserlerinda adı geçen uzay gemisi)

impetus = hız, güç, güdü

implant (fiil) = implante etmek (tedavi için vücut içine bir madde vs. yerleştirmek), nakletmek, aşılamak, insert, embed, (implant an artificial tooth in the gum = diş eti içerisine yapay bir diş implante etmek)

implant (isim) = implantasyon (nakletme, dikme, aşılama)

implement = uygulamak, yerine getirmek, put through, carry out, perform

implementation = uygulama, yerine getirme implicate = 1) sorumlu saymak, hold responsible;

2) ima etmek, imply

implicated = (bir şey)’in altında aranan, altta yatan implication = saklı anlam, ima, suggestion,

connotation, zıt anl.= explicit statement

 

ÜDS Sözlüğü – 83

 

 

implications = (bir şey)’in olası sonuçları

implicit = 1) ifade edilmeden anlaşılan, saklı, zıt anl.= explicit; 2) ima edilen, dolaylı olarak anlaşılan

implode = şiddetle içeriye doğru çökmek, içe doğru patlamak

imply = (dolaylı olarak) göstermek, ima etmek, (bir şey)’e işaret etmek, indicate, suggest, state indirectly, zıt anl.= express

import = ithal etmek, zıt anl.= export

imported = ithal edilmiş

impose on / upon = zorla kabul ettirmek, dayatmak, (yasa, kural, yaptırım vs.) uygulamak, empoze etmek, assert

imposing = etkileyici, impressive impossible = imkansız, olanaksız

impoverish = 1) yoksullaştırmak, make poor;

2) gücünü kesmek, exhaust, wear out impoverishment = fakirleşme, yoksullaşma impractical = uygulanamaz, gerçekleştirilemez,

mantıksız

impractically = uygulanamaz / gerçekleştirilemez / mantıksız bir şekilde

impregnate (with) = 1) emdirmek, içirmek;

2) hamile bırakmak

impress = (genelde iyi yönde) etkilemek, (iyi) izlenim bırakmak, influence

impress on / upon = aklına sokmak

impression = 1) izlenim, etki, intiba, sense, influence; 2) baskı, damga, iz

impressionist = izlenimci, empresyonist (Fransa’da, 19 yy’da ortaya çıkmış bir resim akımının takipçisi olan kişi)

impressive = (iyi yönde) etkileyici, çarpıcı, remarkable, striking, zıt anl.= ordinary

impressively = (iyi yönde) etkileyici bir şekilde, remarkably, strikingly, zıt anl.= ordinarily

imprint = iz

improbable = ihtimal dahilinde olmayan, olası olmayan, unlikely, zıt anl.= probable, likely

improve = düzel(t)mek, yoluna koymak, geliş(tir)mek, arttırmak, enhance, upgrade, increase, zıt anl.= deteriorate, worsen, decrease, weaken

improved = iyileştirilmiş, düzeltilmiş

improved medical care = gelişmiş sağlık bakımı improvement = düzelme, ilerleme, iyileştirme,

gelişme, enhancement, progress, advance, zıt

anl.= impairment, deterioration

improvise = birdenbire çaresini bulmak, doğaçlama yapmak

imprudent = sorumsuz, irresponsible, zıt anl.= prudent

impulse = tepki, dürtü, itici kuvvet, drive, urge

impulsive = tepkisel, instinctive, emotional, zıt anl.= thoughtful, cautious

impulsively = tepkisel olarak, düşüncesizce, instinctively, emotionally, zıt anl.= thoughtfully, cautiously

impurity = kirlilik, katışık şey

in a convincing manner = inandırıcı / ikna edici bir

şekilde

in a given situation = belirli bir ortamda / durumda in a sense = bir bakıma, in a way

in a sorry state = hazin / üzücü bir durumda in a way = bir bakıma, in some way, in a sense

in accord with = (bir şey)’e uygun olarak, uyarınca, uyumlu, tam bir anlaşma içinde, in compliance with, in unison with, in accordance with, zıt anl.= contrary to, in conflict with, in dispute with

in accordance with = (bir şey)’e uygun olarak, uyarınca, in compliance (with), zıt anl.= contrary to

in addition to = (bir şey)’e ek olarak, additionally, also

in advance = önceden, peşin olarak, beforehand in all likelihood = büyük bir olasılıkla, most likely in an advisory capacity = danışman sıfatıyla

in an effort to = . . . amacıyla in any way = hiçbir şekilde

in bulk = toptan, yığın halinde in case of = halinde, durumunda

in close association with = (bir şey) ile yakın ilişki / işbirliği içinde

in close contact with = (bir şey / bir kişi) ile yakın temas / bağlantı içinde

in combination with = (bir şey) ile birlikte, together with

in common = ortak olarak, genel olarak in comparison with = (bir şey, bir kişi) ile

kıyaslandığında, in relation to, with reference

to

in conjunction with = (bir şey) ile birlikte / bağlantılı olarak, together with

in connection with = (bir şey) ile bağlantılı olarak

in consequence = (bunun) sonucunda, (buna) bağlı olarak, as a result

in consultation with = (birisi) ile danışma içerisinde

/ konsültasyon yaparak

 

84 – ÜDS Sözlüğü

 

 

in contrast to / with = (bir şey)’in / (bir kişi)’nin tersine

/ aksine, (bir şey) ile karşılaştırıldığında, contrary to

in deed = elbette, tabii ki, gerçekten de, of course, certainly

in detail = detaylı / ayrıntılı / kapsamlı olarak

in due course = zamanı geldiğinde, in due time in excess of smt = bir şeyden fazla, bir şeyi geçen in fact = aslında, esasen, in reality, in truth, indeed in favour = revaçta

in favour of = lehine / lehinde, in support of, zıt anl.= against

in fear = korkuyla

in fulfilment of = (bir şey)’i gerçekleştirmek / yerine getirmek için

in installments = bölümler / kısımlar halinde, taksitle

in its wider sense = daha geniş anlamıyla

in line with = (bir görüş vs.) ile aynı doğrultuda, in conjunction with

in London alone = sadece Londra’da

in many respects = birçok açıdan / yönden

in many ways = bir çok bakımdan

in no small measure = hiç de küçümsenmeyecek bir boyutta

in no way = hiçbir bakımdan, hiçbir surette, (He is in no way ready for the exam. He hasn’t touched his textbook yet. = Sınava hiçbir surette hazır değil. Daha kitabın kapağını bile kaldırmadı.), by no means

in number = sayıca

in office = görevde, görev başında

in one’s day = kendi döneminde (in my day. . . = benim zamanımda. . .)

in opposition to = (bir şey)’e karşı / muhalif olarak, contrary to

in order to = amacıyla, (bir şey yapmak) için, so as to, to

in other words = başka bir deyimle, put differently in part = kısmen, bazı açılardan, partly, zıt anl.=

wholly

in particular = özellikle, bilhassa, particularly, especially

in parts = kısmen, bazı açılardan

in place of = yerine

in practice = gerçekte, pratikte, zıt anl.= in theory

in preference to = (bir şey)’den ziyade, tercihen, rather than

in proximity = yakınında

in rational terms = mantık kapsamında, rasyonel düşünce ile

in readiness for = (bir şey)’e hazır bir biçimde in reality = gerçekte, aslında

in regard to = (bir şey)’e gelince, (bir şey) ile ilgili olarak, with respect to

in response to = (bir şey)’e cevaben / karşılık vermek amacıyla, as a reaction to

in retrospect = geçmişe bakıldığında

in return for = karşılığında, karşılık olarak in search of = (bir şey)’in arayışı içinde

in short supply = üretimi / piyasaya arzı yetersiz in so far as = olduğu sürece, olduğundan ötürü,

because

in some respects = bazı açılardan, in a way in some ways = bazı yönlerden / açılardan

in spite of = (bir şey)’e rağmen / karşın, regardless of, despite

in succession = sırayla, by turns, one after another in terms of = ilgili olarak, açısından, bakımından, on

the basis of, in relation to

in that = yüzünden, dolayı, nedeniyle, şu bakımdan ki, as, because, since

in the best of circumstances = en iyi şartlarda in the case of = (bir şey) halinde / durumunda, (bir

şeyin / bir olayın) olması durumunda

in the context of = bağlamında, çerçevesinde

in the course of = sırasında, esnasında, akışı içerisinde, during

in the face of = karşısında in the first place = en başta

in the form of = … şeklinde / formunda

in the hope of = (bir şeyin olması) umuduyla

in the last resort = son çare olarak, as a last resort in the light of = (bir şey)’in ışığında / ışığı altında, in

view of

in the limelight = genel ilgiyi üzerinde toplamış olarak

in the long run = uzun vadede, in the end, eventually, (Patience and determination will pay in the long run. = Sabır ve kararlılığın ödülü uzun vadede gelir.)

in the meantime = bu arada, bu süre zarfında, aynı zamanda, meanwhile

in the meanwhile = bu süre içinde, bu arada in the midst of = ortasında, arasında

in the modern sense = modern anlamda

in the public interest = kamu yararına / çıkarına

 

ÜDS Sözlüğü – 85

 

 

in the wake of = (bir felaketin) ardından, peşinden

in the way of medication = ilaç türünden, (That so- called “pharmacy” doesn’t have much in the way of medication. = O sözde “eczane”de ilaç türünden pek fazla bir şey yok.)

in this respect = bu bakımdan, bu hususta, bundan yola çıkarak

in time = zaman içinde, zamanla

in turn = sırasıyla, successively, (I talked to each of my students in turn. = Sırasıyla, her bir öğrencimle tek tek konuştum.)

in utero = rahimde, henüz doğmamış

in view of = (bir şey)’i göz önüne alarak, (bir şey)’den dolayı, in the light of

in vitro fertilization = tüp içi dölleme (ovulasyonu takiben dışarı alınan ovumun, laboratuvarda tüp içinde sperm ile döllenmesi)

In what way? = Hangi yönden / açıdan? inability = beceriksizlik, yeteneksizlik, güçsüzlük,

yetersizlik, incapability, weakness, zıt anl.=

ability

inaccessible = girilemez, ulaşılamaz, unreachable, zıt anl.= accessible

inaccurate = yanlış, kusurlu, hatalı, erroneous, zıt anl.= accurate

inactivate = hareketsiz hale getirmek, elini kolunu bağlamak

inactive = hareketsiz, durgun, still, static inadequacy = yetersizlik, eksiklik, insufficiency,

shortage, zıt anl.= adequacy, sufficiency

inadequate = yetersiz, eksik, elverişsiz, insufficient, zıt anl.= adequate, enough, ample, (His income is inadequate to meet his basic needs.

= Geliri, temel ihtiyaçlarını karşılamakta yetersiz kalıyor.)

inadequately = yetersiz bir şekilde, insufficiently, zıt anl.= adequately, sufficiently

inadmissible = kabul edilemez, uygun görülmez, unacceptable, irrelevant, zıt anl.= admissible

inadvertent = kasıtsız, elde olmayan, accidental, unintentional, zıt anl.= deliberate, intentional

inappropriate = yanlış, uygunsuz, yersiz, improper, awkward, zıt anl.= appropriate, proper

inattention = dikkatsizlik, ihmal, neglect, carelessness, zıt anl.= attention, carefulness

in-betweenness = arada kalmışlık

inborn = tabiatında olan, doğuştan gelen, kalıtsal, congenital, hereditary, innate, zıt anl.= acquired

incapable (of) = ehliyetsiz, yeteneksiz, unable, incompetent, zıt anl.= capable (of)

incentive = özendirici şey, bonus, inducement

inception = başlangıç, başlama

incessant = sürekli, ardı arkası kesilmeyen, never- ending, zıt anl.= occasional

inch = 1) inç (2. 54 cm’ye eşdeğer, İngiliz kökenli uzunluk ölçme birimi); 2) (kalınlık hesabında) parmak, (örn. ½ inch pipe = yarım parmak(lık) boru)

incidence = tekrar oranı, oluş sıklığı, insidans, occurrence, happening

incidence rate = sıklık oranı, insidans incident = (genellikle kötü sonuçları olan) olay,

hadise, occurrence, event, happening

incision = kesi, yarma, cut

incline = eğim

include = içermek, dahil etmek, katmak, kapsamak, birleştirmek, embody, incorporate, consolidate, combine, zıt anl.= exclude, separate, divide

inclusion = dahil edilme / olma, zıt anl.= exclusion incomparable = kıyaslanamaz, eşsiz, uncomparable incompatible with = (bir şey) ile bağdaşmaz,

uyuşmaz, conflicting, unsuitable, zıt anl.=

compatible

incompetence = yetersizlik, yeteneksizlik, incapability, zıt anl.= competence, capability

incompetent = 1) yetersiz, yeteneksiz, incapable, unskilled, zıt anl.= competent, capable;

  • yetkisiz

inconclusive = bir sonuca varmayan, inandırıcı olmayan, incomplete, unsatisfactory, zıt anl.= conclusive

inconclusive measure = inandırıcı / kesin olmayan ölçüm

inconsistent = 1) istikrarsız, unreliable, zıt anl.= consistent; 2) çelişkili, tutarsız, conflicting, contradictory, zıt anl.= confirming, consistent

incontestably = tartışılmaz / itiraz edilemez / su götürmez bir şekilde

inconvenient = uygunsuz, elverişsiz, zahmetli, müşkül, awkward, inappropriate, zıt anl.= convenient, appropriate

incorporate (into) = dahil etmek, katmak, birleştirmek, include, amalgamate, consolidate, zıt anl.= exclude, separate

incorrect = yanlış, hatalı, wrong, zıt anl.= correct increase (fiil) = art(tır)mak, çoğal(t)mak,

yüksel(t)mek, geliştirmek, grow, enhance, rise

/ raise, improve, zıt anl.= decrease, weaken, fall, drop

increase (isim) = artış, rise, zıt anl.= decrease, fall increased = artmış olan, zıt anl.= decreased

 

86 – ÜDS Sözlüğü

 

 

increased risk = artan risk / tehlike increasingly = gittikçe artan bir şekilde

incredible = inanılmaz, akıl almaz, unbelievable, zıt anl.= credible, reasonable

incredible as it may seem today = bugün inanılmaz

/ akıl almaz görünse de…

incredibly = inanılmaz şekilde, unbelievably, zıt anl.= credibly, reasonably

incubation = inkübasyon, kuluçka devresi

incur = karşı karşıya kalmak, maruz kalmak, meet with

incurable = tedavi edilemez

indeed = gerçekten, hakikaten, doğrusu, certainly, without a doubt, in fact, actually

indefinite = belirsiz, zıt anl.= definite indefinitely = belirsiz bir süre için, sürekli, sonu

gelmeyen bir şekilde, continually, zıt anl.=

temporarily, (Due to renovation works, the Regency Hotel was closed indefinitely. = Tadilat çalışmaları sebebiyle, Regency Oteli belirsiz bir süre için kapandı.)

indentation = girinti

independence = bağımsızlık, zıt anl.= dependence independent = bağımsız, özgür, self-reliant, free, zıt

anl.= dependent (on)

independently = bağımsız olarak, zıt anl.= dependently

India = Hindistan

Indiana = ABD’de bir eyalet

indicate = belirtmek, işaret etmek, göstermek, denote, point to

indication = belirti, delil, gösterge, işaret, evidence, hint

indicator = indikatör, gösterge, belirteç, ibre, sign indifference = aldırmazlık, umursamazlık, kayıtsızlık,

disinterest, zıt anl.= concern

indifferent = aldırmaz, umursamaz, disinterested, zıt anl.= careful, thoughtful, heedful

indigenous = yerli, native

indirect = dolaylı

indirectly = dolaylı bir şekilde

indiscriminately = ayrım yapmaksızın, arbitrarily, randomly

indispensable = vazgeçilmez, essential, vital, zıt anl.= dispensable

indistinguishable = ayırt edilemez, seçilemez individual (isim) = birey, fert

individual (sıfat) = bireysel, kişisel, ferdi, personal

individualistic = bireyci

indivisible = bölünemez

indoors = içeride, içeriye, inside, zıt anl.= outdoors, outside

Indo-Pacific = İndo-Pasifik (Hint Okyanusu, Batı ve Orta Pasifik ile Endonezya çevresini içine alan bölge)

indrawn = (nefes için) derin, (karakter için) içine kapanık

induce = 1) neden olmak, sevk etmek, cause, activate; 2) ikna etmek, kandırıp yaptırmak, convince, persuade, zıt anl.= prevent;

  • (elektrik akımı) meydana getirmek

indulge (in) = kendini vermek, kendini kaptırmak, severek yapmak

industrial relation(ship)s = işveren – işçi ilişkileri

Industrial Revolution = Sanayi Devrimi (18. yy sonunda ortaya çıkan yoğun sanayileşme akımı)

industrialize = sanayileş(tir)mek

ineffective = etkisiz, useless, unproductive, zıt anl.= effective

inefficiency = etkisiz olma, verimsizlik, randımansızlık, ineffectiveness, zıt anl.= efficiency, effectiveness

inefficiently = verimsiz bir şekilde inequality = eşitsizlik, zıt anl.= equality

inert = hareketsiz, eylemsiz, durağan, inanimate, motionless, zıt anl.= active

inevitable = kaçınılmaz, inescapable, unavoidable, zıt anl.= avoidable, avertable, evitable

inevitably = kaçınılmaz bir şekilde, unavoidably, inescapably, zıt anl.= avoidably

inexhaustible = tükenmez, infinite, unlimited, zıt anl.= exhaustible, finite

inexpensive = pahalı olmayan, ucuz, cheap, zıt anl.= expensive

inexpensively = ucuza, cheaply, zıt anl.= expensively

infallible = yanılmaz, şaşmaz, güvenilir, unfailing, reliable, zıt anl.= fallible

infancy = 1) bebeklik, yavruluk; 2) başlangıç

infant = bebek, infant (ilk 30 aya kadar olan bebeklik devresi)

infanticide = bebeklerin öldürülmesi

infantry = piyade, yaya asker

infect = bulaşmak, contaminate, spread (to)

infected with = (bir virüs vs.) ile enfekte olmuş, enfeksiyon kapmış

infection = enfeksiyon, bulaşıcı hastalık, mikrop kapma

 

ÜDS Sözlüğü – 87

 

 

infectious = bulaşıcı

infectious disease = bulaşıcı hastalık

infer from = 1) (bir şey)’den anlamak / çıkarmak, derive from; 2) (bir şey)’den sonuç çıkarmak, deduce from

inferior (to) = 1) (bir şeyden daha) aşağı / düşük / değersiz, lesser, lower, under, zıt anl.= superior to; 2) (anatomide) daha aşağıda, altta, alt taraf, zıt anl.= superior

inferior frontal gyrus = inferiyor frontal gird (beyin frontal lobunun alt bölgesinde bir nokta)

infertility = infertilite, kısırlık

infinite = sınırsız, sonsuz, zıt anl.= finite

infinitely = sonsuz olarak, sınırsızca, son derece infirm = zayıf, güçsüz, ill, weak, zıt anl.= healthy, well infirmity = zayıflık, sakatlık, disorder, debility, zıt

anl.= wellness

inflame = enflamasyona yol açmak, (bir tür) iltihaplanmak

inflamed = iltihaplı, iltihaplanmış

inflammable = yanıcı, kolay tutuşan, combustible, zıt anl.= fireproof

inflate = şiş(ir)mek, blow up, zıt anl.= deflate

inflation = 1) enflasyon (ülkedeki mal ve hizmet fiyatlarındaki genel artış); 2) (bir şey)’in hava ile dolması, şişme, zıt anl.= deflation

inflexible = esnemeyen, esnek olmayan, unbendable, zıt anl.= flexible

inflict = (ağrı / acı / ceza) vermek, impose, bring down

in-flight refuelling = havada yakıt ikmali

inflow = içine akma

influence (fiil) = etkilemek, lead, affect, shape influence (isim) = etki, tesir, nüfuz, effect, impact influential = etkili, sözü geçen, nüfuzlu, hatırlı,

powerful

influenza = grip, enfluenza, flu informal = gayriresmi, zıt anl.= formal information = bilişim, enformasyon

information good = (kitap, yazılım gibi) ticari değerini, içerdiği bilgiden alan mal / bilgi / enformasyon ürünü

informative = bilgilendirici, tanıtıcı, aydınlatıcı informed = bilgili, haberdar, knowledgeable infrared = kızılötesi

infrastructure = altyapı

infrequent = seyrek, sık olmayan, occasional, irregular, zıt anl.= frequent

infringement = (yasa, kural vs. için) aykırı hareket, karşı gelme, ihlal

ingenious = akıllıca, ustalıklı, dahice, clever, brilliant ingeniously = zekice, maharetle, ustalıkla, brilliantly ingest = yemek, ağızdan almak, eat, consume, take

in from the mouth

ingestion = yeme, ağızdan alma, intake from the mouth, oral intake

ingredient = bir karışımı oluşturan maddelerden her biri, içerik, öğe, parça, eleman

inhabit = içinde oturmak, yuvalanmak, barınmak, dwell, occupy, (Only birds and small animals inhabit these remote islands. = Bu uzak adalarda yalnızca kuşlar ve küçük hayvanlar barınmaktadır.)

inhabitant = bir yerde oturan kişi, sakin

inhale = nefes almak, (nefes yoluyla) içine çekmek, breathe in, zıt anl.= expire, breathe out

inhaler = solukla ciğerlere (narkoz vs.) verme aygıtı inherent = doğuştan gelen, doğasında var olan,

intrinsic, innate

inherently = esasında, aslında, özünde, basically, fundamentally

inherit = (atadan) (kalıtımla) almak, miras kalmak, acquire, receive

inheritance = kalıtımla geçme

inherited = kalıtsal, irsi, congenital, ancestral

inhibit = yavaşlatmak, zorlaştırmak, restrain, zıt anl.= allow, facilitate

inhuman = insanlık dışı, zıt anl.= humane initial = ilk, başlangıç, baştaki, birinci initial velocity = ilk hız, başlangıç hızı

initially = öncelikle, aslında, esasen, önceleri, başlangıçta, primarily, essentially, at first, originally, in the beginning, zıt anl.= finally

initiate = başlatmak, start, launch, pioneer, zıt anl.= complete, terminate

initiation = başlangıç, başlatma injure = yaralamak

injured = yaralı

injurious = zararlı

injury = yara, hasar, yaralanma, wound, harm, damage

inland = denizden uzak, iç kısımlar(a doğru), bir ülkenin içlerine doğru

inlet = giriş, zıt anl.= outlet

inmate = hapishane veya akıl hastanesinde bulunan kimse, tutuklu

innate = (bir şey)’e özgü / has, tabiatında olan, kalıtsal, inherent, intrinsic, zıt anl.= acquired

 

88 – ÜDS Sözlüğü

 

 

inner = içe dönük, ruhsal, internal, spiritual, zıt anl.= outer

inner ear = iç kulak

innocence = masumiyet, suçsuzluk, zıt anl.= guilt innocent = masum, suçsuz, zıt anl.= guilty innovation = yenilik, değişiklik, buluş, icat, novelty innovative = yenilikçi, yaratıcı, creative, zıt anl.=

conservative

innumerable = sayısız, sayılamaz, countless inoculation = aşı, aşılama, vaccination, injection inorganic mercury salt = inorganik civa tuzu

in-patient = hastanede yatan hasta, resident patient

inphase = aynı fazda (iki veya daha fazla dalganın dalga boylarının aynı olması ve dalga tepelerinin çakışması sonucu birbirleriyle uyum içinde olmaları hali)

inquiry = araştırma, sorgu, soruşturma, questioning, research, quest

inscription = kitabe, yazıt

inscrutably = anlaşılmaz / esrarlı bir şekilde, mysteriously

insecticide = insektisit (böcek öldürücü kimyasal madde)

insecurity = emniyetsizlik, güven duygusundan yoksunluk, jeopardy, risk, zıt anl.= safety, security

inseparable = (birbirinden) ayrılamaz / ayrılmaz insert = sokmak, (arasına) koymak, embed, implant in-service training = hizmet içi eğitim

insight = anlayış, olayların iç yüzünü kavrama, awareness, comprehension, zıt anl.= ignorance, dullness

insignificant = önemsiz, değersiz, unimportant, zıt anl.= significant, important

insist on = (bir konuda) diretmek / direnmek / ısrar etmek, assert (that)

insoluble = erimez, çözünmez

insomnia = uykusuzluk

inspection = kontrol, yoklama, teftiş, denetleme inspection facility = denetleme tesisi inspector = müfettiş, denetleyici

inspiration = ilham, esin, influence, stimulus

inspire = 1) ilham vermek, esinlemek, teşvik etmek, encourage, stimulate; 2) telkin etmek / vermek, duygu aşılamak

inspired = solunan (hava vs.)

instability = istikrarsızlık, dengesizlik, kararsızlık, imbalance, fluctuation, zıt anl.= stability

install = yerleştirmek, (cihaz vs.) kurmak, (bilgisayar programı vs.) yüklemek, tesis etmek, (We have had central heating installed in our flat. = Dairemize merkezi ısıtma sistemi kurdurduk.)

installation = 1) kurma, döşeme, establishment;

2) tesis(at), tertibat, fitting

instance = örnek, durum, vaka, case, example, occurrence

instantly = hemen, anında, urgently, immediately instead = yerine, onun yerine. . . , (Don’t buy the red

shirt; buy the blue one instead. = Kırmızı

gömleği alma; onun yerine mavisini al.) instead of = yerine, onun yerine. . . , (Instead of the

red shirt, I bought the blue one. = Kırmızı

gömlek yerine mavi olanı aldım.)

instil (ya da instill) = 1) aşılamak, inject; 2) telkin etmek, (bir fikir vs.) aşılamak, impress

instillation (ya da instilment) = 1) enstilasyon, damlatma; 2) telkin

instinct = içgüdü

instinctive = içgüdüsel

institution = 1) kurum, müessese; 2) yerleşmiş gelenek, devamlı olan şey

institutional = kurumsal

instruct (on) = (hakkında) talimat vermek, yol göstermek, enlighten (about), inform (about)

instructional = eğitime ait, eğitici instructions = direktif, yönerge instrument = aygıt, enstrüman

insufficiency = yetersizlik, eksiklik, inadequacy, deficiency, zıt anl.= sufficiency, amplitude

insufficient = yetersiz, eksik, inadequate, zıt anl.= sufficient, enough, ample

insulate = yalıtmak, izole etmek, protect, shield

insulation = yalıtım, izolasyon insurance = güvence, sigorta insurance cost = sigorta masrafı insurance cover = sigorta kapsamı insurer = sigortacı

insurgent = asi, ihtilalci, rebel insurmountable = başa çıkılmaz, güç yetmez intact = bozulmamış, zarar görmemiş, sağlam intake = 1) herhangi bir maddenin vücuda girişi,

(içeri) alım, (yeme içme vasıtasıyla) alınan

(şey), consumption; 2) giriş, giriş ağzı, inlet integer = (matematikte) tam sayı, whole number integral = bir bütünün ayrılmaz bir parçası olan,

essential, intrinsic, zıt anl.= incidental

 

ÜDS Sözlüğü – 89

 

 

integrate into / with = (bir şey)’e katmak, (bir şey) ile birleş(tir)mek, entegre etmek / olmak, incorporate into, unify with, zıt anl.= separate from

integrated = karma, bütünleşmiş, entegre integration = entegrasyon, kaynaşma integrity = 1) doğruluk, dürüstlük; 2) bütünlük intellect = zeka, akıl

intellectual = entellektüel, akla dayanan, zihinsel

intellectual life = entellektüel yaşam

intellectual property rights = fikir hakları, fikir ve sanat eserleri hakları

intellectual self = entellektüel (bilgi ve yaratıcılık yeteneği ile ilgili) benlik / kimlik

intend = niyet etmek, tasarlamak, amaçlamak, planlamak, aim, plan

intense = şiddetli, güçlü, fierce, powerful, zıt anl.= mild

intensely = yoğun bir şekilde, greatly, zıt anl.= slightly intensification = yoğunlaşma, şiddetlenme, büyüme intensify = şiddetlen(dir)mek, yoğunlaş(tır)mak,

aggravate, concentrate, zıt anl.= lessen

intensity = yoğunluk, keskinlik, şiddet, force, power, volume

intensive = yoğun, şiddetli, in-depth, thorough, zıt anl.= partial, superficial

intensive care = yoğun bakım

intention = maksat, niyet, kasıt, purpose, aim intentional = kasıtlı, bilerek yapılan, deliberate, zıt

anl.= unintentional, accidental

intentionally = kasten, bilerek, deliberately, zıt anl.= unintentionally, accidentally

interact with = birbirini etkilemek, birbiriyle ilişkide olmak, relate to / with, (While the other children interacted and played together, Ted ignored them. = Diğer çocuklar birlikte iletişim kurup oynarken, Ted onları görmezden geldi.)

interaction = etkileşim

interchangeably = yer değiştirerek, birbirinin yerine

interconnection = ara bağlantı

interdependent = birbirine bağlı, dependent on each other, zıt anl.= independent

interdisciplinary = bilimler / disiplinler arası interest = 1) çıkar, menfaat, kar, kazanç, stake;

2) faiz; 3) ilgi alanı, ilgilenilen şey, involvement

interest rate = faiz oranı

interested in = (bir şey) ile ilgilenen / ilgili, (bir şey)’e ilgi duymak

interestingly = ilginç bir şekilde

interfere in = (bir şey)’e karışmak / müdahale etmek, meddle with, intervene in

interfere with = (bir şey) ile çatışmak, engellemek, mani olmak, müdahale etmek, hinder, prevent, intervene in, step in, zıt anl.= facilitate, (Child- bearing should not interfere with a career, but it usually does. = Hamilelik, kariyere mani olmamalıdır, ama genellikle olur.), (It is the number and seriousness of complications interfering with it that makes an operation a major one. = Bir operasyonu majör yapan şey onu zorlaştıran komplikasyonların sayısı ve ciddiyetidir.)

interference = müdahale, karışma, meddling

interference pattern = (ışık için) iki farklı dalganın birleşerek oluşturduğu karışımın bir ekranın üzerinde oluşturduğu desen

interim = ara, geçici

interior = iç, iç kısım, zıt anl.= exterior

interject = araya katmak, eklemek

intermediary = aracı, arabulucu, mediator, negotiator

intermediate = ara, orta

intermediate state = geçiş dönemi

intermittently = kesik kesik, aralıklarla

internal = dahili, iç, ülke içi ile ilgili, iç tarafta, zıt anl.= external

internal bleeding = iç kanama

internal organ = iç organ

internalise = içe atmak, kişiselleştirmek, öznelleştirmek, özümsemek

international = uluslararası

International Criminal Court = Uluslararası Ceza Mahkemesi (soykırım, katliam gibi suçlar ile itham edilen kişileri yargılayan uluslararası mahkeme)

International Date Line = Uluslararası Tarih Değiştirme Çizgisi (batıya doğru geçildiğinde mevcut tarihin bir gün ileri, doğuya doğru geçildiğinde ise bir gün geri alındığı 180° meridyeni)

international environment = uluslararası ortam / çevre

interpret = 1) yorumlamak, açıklamak; 2) sözlü çeviri yapmak

interpretation = yorum, yorumlama, açıklama, commentary, remark

interpreter = 1) yorumcu; 2) mütercim, tercüman interrelated = birbiriyle ilgili / ilişkili

interrupt = sözünü kesmek, engellemek, yarıda kesmek, bother, break in, suspend

interstate = eyaletler arası

 

90 – ÜDS Sözlüğü

 

 

interstellar space = yıldızlar arası boşluk (uzayın, yıldız sistemlerinin dışında kalan kısmı)

intertwine = birbirine dola(n)mak, birbirini sarmak / birbirine sarılmak

intertwined = iç içe geçmiş

interval = aralık, fasıla

intervene in = araya girmek, interfere in, mediate intervening = araya giren, interfering intervention = müdahale, girişim, intercession interview = görüşmek, mülakat yapmak intestine = bağırsak

intimate = derin, ayrıntılı, (intimate workings = iç işleyiş, derindeki mekanizma)

intimately = derin bir bağ ile, ayrılmaz şekilde, iç içe intimidate = gözünü korkutmak, gözdağı vermek intimidation = gözünü korkutma, yıldırma, sindirme,

gözdağı, threat

intolerably = dayanılmaz bir şekilde, unbearably

intonation = tonlama, diksiyon

intoxicated = 1) sarhoş olmuş, drunk;

2) zehirlenmiş, poisoned

intoxication = zehirlenme, poisoning intracerebral haemorrhage = beyin (içi) kanaması Intracoastal Waterway = Kıyıiçi Suyolu (ABD’nin

doğu ve güneydoğu kıyıları boyunca uzanan,

doğal nehirler ve yapay kanallardan oluşan, eğlence ve ticari amaçlı suyolu)

intracranial = kafatası içinde bulunan

intraperitoneal adhesion = iç karın zarı boşluğunun (iltihap vb. nedenlerle) yapışması

intravenous = intravenöz, damar içine / içinden, damar yoluyla alınan

intricate = karışık, çapraşık, girift, complicated, complex, zıt anl.= simple, straightforward

intrigue = merak veya ilgisini çekmek intriguing = merak uyandıran

intrinsic = kendine özgü, kendi tabiatında olan, peculiar, innate, zıt anl.= acquired

introduce smt to = (örn. bir ortam ya da piyasa)’ya arz etmek / sunmak / getirmek

introduce = 1) başlatmak, initiate, institute; 2) ortaya koymak, tanıtmak, present

introduction = 1) giriş, önsöz, takdim, tanıtım, sun(ul)ma, entry, presentation; 2) devreye girme / sokma; 3) piyasaya çıkma / arz edilme, creation, foundation

introverted personality = içe dönük kişilik intrusion = zorla girme, zorla müdahalede bulunma inundate = su ile kaplamak, su basmak, flood,

swamp

inundation = su basması, sel, flood

invade = istila etmek, saldırmak, overrun, assault, zıt anl.= withdraw

invader = istilacı

invalid = 1) geçersiz, hükümsüz, null, void, zıt anl.= valid; 2) (yatalak) hasta, sakat, disabled

invaluable = paha biçilemeyen, çok önemli / değerli, zıt anl.= worthless

invariable = değişmez, her zaman olan, constant invariably = değişmez / şaşmaz bir şekilde, her

zaman, always, ever, constantly, zıt anl.=

never, rarely, (Incompetents invariably make trouble for people other than themselves. = Beceriksizler her zaman diğer insanların başına bela olurlar.)

invasion = istila, saldırı, akın, intrusion

invasive = 1) invazif, deri altına inen, vücut içi, (tıbbi bir müdahale için) iğne ile ya da keserek deri altına inmeyi gerektiren; 2) (kanser vs. hücreleri için) istilacı, saldırgan

invent = icat etmek, yaratmak, uydurmak, create, make up

invention = icat

inventive = yaratıcı, bulucu, creative, innovative, zıt anl.= uninventive

inventor = mucit, yaratıcı, icat eden (bir şeyi ilk düşünen veya yapan kişi)

inverse = ters, aksi, opposite, contrary, reverse invert = tersine çevirmek, tersyüz etmek, reverse invest in = (bir şey)’e yatırım yapmak

investigate = araştırmak, soruşturmak, teftiş etmek, incelemek, inquire, inspect, examine

investigation = araştırma, soruşturma, teftiş, inceleme, inspection, examination

investigator = müfettiş, araştırmacı, dedektif, inspector

investigatory = araştırma / dedektiflik ile ilgili investment = yatırım

investor = yatırımcı

invigorate = canlandırmak, güçlendirmek, stimulate, zıt anl.= blunt

invigorating = canlandırıcı, güçlendirici, enerji verici, stimulating, zıt anl.= tiresome

invisible = görünmez

invoke = başvurmak, (yardım, koruma vs.) istemek, resort to

involuntarily = gönülsüzce, isteksiz olarak, unwillingly, reluctantly, zıt anl.= willingly

involuntary = gönülsüz, istemsiz, unintentional, unwilling, reflexive, zıt anl.= voluntary, deliberate

 

ÜDS Sözlüğü – 91

 

 

involve = 1) içermek, kapsamak, include, contain, entail, zıt anl.= exclude; 2) karıştırmak, bulaştırmak; 3) söz konusu olmak, işin içinde olmak; 4) gerektirmek, istemek, require

involved (in) = (olaya) karışmış, işin içinde olan involvement = ilgi, ilişki, katılma, içinde yer / rol alma,

karışma, bulaşma, concern, engagement,

participation involving = kapsayan

ion = iyon (pozitif veya negatif yüklü atom veya molekül)

IQ score = zeka katsayısı sonucu, Intelligence Quotient score

IQ-boosting drugs = IQ arttıran / destekçisi ilaçlar

iridium = iridyum (çok yoğun, sert, gümüşi-beyaz renkli bir metal)

iris = iris (göz bebeği çevresindeki renkli kısım)

iron = demir

iron deficiency = demir eksikliği

iron intake = demir alımı / tüketimi, iron consumption

iron loss = demir kaybı

iron status = kandaki demir düzeyi

iron store = (vücuttaki) demir stoğu, (vücutta bulunan) toplam demir miktarı

ironically = ironik olarak

irony = 1) ironi (beklenmeyenin gerçekleşmesi, umulanın aksi bir sonuç çıkması); 2) alay, kinaye, sarcasm; 3) (alaycı veya manalı) zıtlık

irrational = mantıksız, akıldışı, illogical

irreducible = azaltılamaz

irregular pattern = (bir hastalığın vb.) düzensiz seyir izlemesi

irregularly = düzensiz olarak, randomly, zıt anl.= regularly, steadily

irrelevant = konu dışı, alakasız, ilgisiz, unrelated, inappropriate, zıt anl.= relevant

irremediable = çaresi olmayan, tedavisi imkansız, irreparable

irreparable = onarılamaz, tamir edilemez, çaresi olmayan, tedavisi imkansız, irremediable

irresistible = karşı durulmaz, compelling irresponsible = sorumsuz, sorumsuzca, incautious,

thoughtless, zıt anl.= responsible, thoughtful

irreversible = geri döndürülemez irrigation = sulama, watering

irritability = sinirlilik, hırçınlık, asabiyet, petulance

irritable = hırçın, asabi, sinirli, petulant

irritant = iritan, tahriş edici

irritation = tahriş

ischemic stroke = iskemiye (yetersiz kan akımına) bağlı felç

Ishtar = İştar (Akad mitolojisinde doğurganlık, aşk ve savaş tanrıçası)

island of Crete = Girit Adası

isle = ada, island

isolate (from) = ayırmak, tecrit / izole etmek, separate (from), zıt anl.= integrate (into)

isolated = toplumdan uzak, (diğerlerinden) ayrı, kendi başına, bağlantısız, detached

isolated fact = istisnai olay

isolation = ayırma, tecrit

isotope = izotop (kimyasal açıdan benzer olmalarına rağmen, çekirdeklerinde farklı sayıda nötron içermeleri nedeniyle farklı kütleye sahip nüklitlerden her biri)

issue (fiil) = 1) (belge, karne, cüzdan vs.) çıkartmak / vermek; 2) yayınlamak, release, publish

issue (isim) = konu, sorun, mesele, point, matter, question

itch = kaşınmak

itching = kaşınma

 

J J J J J

 

 

 

 

 

jail = hapishane, prison

jail fever = tifo (Geçmişte, hapishane ve benzeri kapalı ortamlarda çok çabuk yayıldığı için tifo hastalığına bu isim verilmiştir.)

jam = tıkamak, sıkıştırmak

James Clerk Maxwell = 1831-1879 yılları arasında yaşamış olan İskoçyalı bir matematikçi ve fizikçi (yaptığı çalışmalar elektrik ve manyetizmayı ayrı konular olmaktan çıkarmış ve ışığın elektromanyetik özelliği olduğunu bulmuştur)

jam-packed = hıncahınç dolu, full up, zıt anl.= empty

Janissary = Yeniçeri

Japanese (isim) = Japonca

Japanese (sıfat) = Japon, Japonya’ya ait

jaw = çene

jealousy = kıskançlık, envy

jelly = jöle, pelte

jeopardise = tehlikeye atmak, tehlikeye sokmak, risk

jeopardy = tehlike, risk, danger, risk, zıt anl.= security

Jersey = İngiltere’ye ait olan, Fransa’nın kuzeyinde yer alan bir ada

jet fuel = jet yakıtı

jet lag = (jet uçağı vb.) yüksek hızlı araçlarla başka saat dilimlerine yolculuk yapıldığında vücut ritminin geçici olarak bozulması

jet plane = jet uçağı (hızlı ve yüksek irtifada uçabilen jet motorlu uçak)

jet wind = dağlık alanlardaki geçitlerde esen yüzey rüzgarları

jetliner = jet motorlu büyük yolcu uçağı, jumbo jet

jigsaw puzzle = yapboz, parçalara ayrılmış bir resmi tekrar bir bütün haline getirme şeklindeki bulmaca

job seeker = iş arayan kişi

John’s Pass = ABD’nin Florida eyaletinde bulunan bir boğaz

join (in) = katılmak, yer almak, take part (in)

joint (isim) = eklem

joint (sıfat) = ortak, müşterek, collective, mutual, zıt anl.= individual, unilateral

joint inflammation = eklem iltihabı

jointly = ortaklaşa, birlikte, together, (The research was jointly performed by microbiologists and ENT specialists. = Araştırma, mikrobiyologlar ve KBB uzmanları tarafından ortaklaşa yürütüldü.), (The French and British jointly funded the Channel Tunnel. = Fransız ve İngilizler Manş Tüneli’ni birlikte finanse ettiler.)

jokingly = şaka yollu, şaka ederek, zıt anl.= seriously

journey = yolculuk

judge = yargılamak, hüküm vermek, değerlendirmek, decide, conclude, evaluate, appraise

judgement = yargı, değerlendirme, assessment, evaluation

judicial = yargıya ait

judiciary = yargıçlar, adliye

judicious = akıllıca, mantıklı, prudent

jump-start = 1) destek vererek yürür / çalışır hale getirmek; 2) aküsü zayıf bir arabayı başka bir arabanın aküsüne bağlayarak çalıştırmak

junior = 1) genç, kıdemsiz, zıt anl.= senior; 2) az, küçük

junk food = yüksek kalorili ama düşük besin değerli hazır yiyecekler

junkyard = hurdalık

just before = hemen önce

justification = gerekçe

justify = haklı çıkarmak, temize çıkarmak, doğrulamak, substantiate, validate, (Time justified his theories. = Zaman, onun teorilerini

/düşüncelerini haklı çıkardı.)

juvenile = genç

juvenile diabetes = genellikle çocuklar ve ergenlerde görülen insüline bağımlı diyabet

 

 

 

K K K K K

 

 

 

Kabul = Kabil (Afganistan’ın başkenti)

kcalory = kilokalori (1000 kalori) (gündelik hayatta besin enerji değerinden bahsederken sözü edilen kalori miktarı), kcalorie

Keck Telescope = Hawaii’deki W. M. Keck Gözlemevi’ndeki iki büyük teleskoptan her biri

keen (on) = hevesli, düşkün, meraklı, istekli, eager (to)

keenly = hevesli / düşkün / meraklı / istekli bir şekilde keep = tutmak, muhafaza etmek, korumak, preserve,

retain, hold, protect, zıt anl.= release, let go

keep a check on = (bir şey üzerinde) denetim kurmak

keep abreast of = (bir şey)’den geri kalmamak, (bir şey)’e ayak uydurmak, olan bitenden haberdar olmak, keep up with

keep ahead = yakından izlemek, üstünlüğü korumak, başlarda yer almak

keep at the ready = hazır tutmak / bulundurmak keep down = düşük düzeyde tutmak, restrain,

restrict, zıt anl.= encourage

keep forgetting = hep / daima unutmak

keep going = devam etmek, sürdürmek, carry on, zıt anl.= discontinue

keep off = uzak durmak, stay away (from)

keep on = devam etmek, proceed, carry on, zıt anl.= stop, cease, quit

keep one’s word = sözünü tutmak

keep orientated = kişinin gerek kendisiyle gerekse içinde bulunduğu yer ve zamanla ilgili bilincinin devamını sağlamak, bilincini açık tutmak

keep out of = (bir şey)’in dışında kalmak, dışarıda bırakmak

keep pace with = (bir şey)’e ayak uydurmak, (bir

şey) ile aynı düzeyi / hızı yakalamak

keep to = sadık / bağlı kalmak, stick to, adhere to

keep to soft surfaces = yumuşak zeminden ayrılmamak / yumuşak zemin üzerinde kalmak

keep track of = izlemek, göz kulak olmak, monitor keep up with = 1) (bir şey)’e yetişmek, (bir şey)’den

geri kalmamak, keep abreast of;

2) karşılamak, meet

keep up = devam etmek, sürdürmek, sustain, maintain

keep within = (bir şey)’in belli sınırlar içinde kalmasını sağlamak

kerosene stove = gaz ocağı (yakıt olarak gazyağı (parafin) kullanan ocak)

kettle = çaydanlık

key = çok önemli, crucial, vital, zıt anl.= minor

key point = anahtar nokta, önemli ayrıntı, (key points in a structure = bir yapının köşe, pencere, kapı gibi mimari detayları)

Keynesian = John Maynard Keynes tarafından ortaya atılmış olan

kidney = böbrek

kill off = tamamını öldürmek, yok etmek, exterminate, wipe out

kindness = sevecenlik, iyilik

Kinetic Theory of Gases = Gazların Kinetik Teorisi (gazların ısı, hacim, basınç gibi özelliklerini, moleküllerinin yapıları ve hareketleri ile açıklayan teori)

knee to pelvis = dizden leğen kemiğine kadar

knock back = 1) önemli sayılabilecek bir miktar paraya mal olmak; 2) (içki vs.) yutmak / devirmek

knot = (deniz mili / saat) olarak ölçülen hız ölçme birimi

knowledgeable = bilgili, konuya vakıf known = bilinen, zıt anl.= unknown

Kyoto Protocol = Kyoto Protokolü (küresel ısınma ve iklim değişikliğini önlemek amacı ile oluşturulmuş uluslararası bir protokol)

 

 

 

L L L L L

 

 

 

lab = laboratuar, laboratory

label (fiil) = etiketlemek, tanımlamak, isimlendirmek

label (isim) = etiket

labelling = etiketleme

laborious = yorucu, zahmetli, güç, ardous, heavy, hard

laboriously = yorucu / zahmetli bir şekilde, güç bela, ardously

labour = çalışmak, emek vermek

labour force = iş / emek gücü, çalışan kesim

labour market = işçi / emek piyasası labour productivity = iş verimliliği labour union = işçi sendikası, trade-union labourer = işçi, worker

labour-saving = iş gücünden tasarruf sağlayan

laceration = laserasyon (yırtılmaya bağlı oluşan yara)

lack (fiil) = (bir şey)’den yoksun olmak, mahrum olmak, be short of, be without, zıt anl.= have, own

lack of (isim) = (bir şey)’den yoksunluk, mahrum olma, (bir şey)’in eksikliği, shortness (of), deficiency, zıt anl.= abundance

lacking in sympathy = merhamet göstermemek

lactic acidosis = laktik asidoz (bir tür hücre zehirlenmesi)

lactose intolerance = laktoz intoleransı (doğuştan gelen, hastanın (süt ve süt ürünleri gibi besinlerde bulunan) laktozu sindirememe bozukluğu)

ladder = el merdiveni (iki uzun çubuğun arasına yatay olarak çakılmış kısa basamaklardan ibaret olan merdiven)

lake = göl

land = (uçak vs. için) in(dir)mek

land mine = kara mayını

lander = görevi gezegenin yüzeyine inmek olan uzay aracı, zıt anl.= orbiter

landfill = arazi doldurma (çöplerin toprakla karıştırılıp yığılması)

landing = (uçak için) iniş landing gear = iniş takımları landing-wheel = iniş tekerleği

landlocked = her tarafı karayla çevrili, denize kıyısı olmayan

landmark = sınır taşı, nirengi noktası, dönüm noktası (herkesçe bilinen ve yol tariflerinde kullanılan dağ, tepe gibi yerler veya kule, özelliği olan bir bina vs.)

landscape = arazi, arazi manzarası

landslide = 1) toprak kayması; 2) seçimde oyların çoğunu toplama

landslip = toprak kayması

lanugo = yaprağı, böceği veya doğumdan önce bebeği kaplayan ince tüyler

lapse = duraklama, break, pause large intestine = kalın bağırsak largely = büyük ölçüde, greatly, mostly large-scale = geniş çaplı, büyük ölçekli

last = 1) sürmek, devam etmek, endure;

2) tükenmemek, dayanmak last resort = son çare

lasting = devamlı, sürekli, kalıcı, enduring, long-term, permanent, zıt anl.= temporary, (She left a lasting impression on her boyfriend that she had broken off with. = Kız, ayrıldığı erkek arkadaşında kalıcı bir iz bıraktı.)

latch = tutunmak, attach late = eski, former

late Cretaceous period = Geç Kretase Dönemi (dinozorların yaygın olarak yaşadığı yaklaşık 100 ile 65 milyon yıl öncesi arasındaki dönem)

late starter = (konuşmaya vs.) geç başlayan latecomer = geç gelen, sonradan gelen latent = belirti göstermeyen, gelişmemiş, gizli later Middle Ages = Geç Orta Çağ (Avrupa

Tarihi’nde yaklaşık M. S. 1300-1500 yılları

arasında kalan dönem)

lateral hypothalamic area = hipotalamusun lateral bölgesi (yan kısımları)

laterally = yana doğru

latest = en son, en yeni, newest, most recent

latitude = enlem

latter = (iki şeyden) ikincisi, sonraki, latest, second, zıt anl.= previous, former

lattice = kafes biçimli yapı, ızgara

laughter = gülüş, kahkaha

 

ÜDS Sözlüğü – 95

 

 

launch (fiil) = 1) başlatmak, initiate, zıt anl.= terminate; 2) (füze, roket veya uzay aracı için) fırlatmak; 3) (gemi vs. için) denize indirmek

launch (isim) = 1) kuruluş, başlama, hizmete girme, kullanıma sunma, initiation, introduction, zıt anl.= termination; 2) (uzay aracı, roket, füze vs. için) fırlat(ıl)ma; 3) (gemi için) denize indirilme

launch system = (uzay aracı, roket, füze vs. için) fırlatma sistemi

launcher = fırlatıcı, itici launching = fırlatma lava = lav

lavish = savurgan, müsrif law = yasa, kanun

law-abiding = yasalara uyan / saygılı

law-breaker = yasalara aykırı işler yapan kişi

law-breaking = yasaya karşı gelme, yasadışı işler yapma

lawsuit = dava

laxative = laksatif (kabızlığı tedavi etmekte kullanılan ilaç)

lay = döşemek, yatırmak, sermek, put, place

lay bare = açığa / ortaya çıkarmak, reveal, zıt anl.= hide, conceal

lay down = koymak, yapmak, sermek, set down, put down

lay eggs = yumurta bırakmak

lay the foundations = temelini atmak

layer = 1) tabaka, katman, kat; 2) (anlam vs. açısından) derinlik

layer of epidermis = epidermis tabakası (üst deri tabakası)

layer of fat = yağ tabakası

layman = mesleği olmayan kişi

lead (smo) (to) (fiil) = (birisini) yönetmek, (birisine) önderlik etmek, (birisini bir yere) (doğru) götürmek, guide (smo) (to), conduct

lead exposure = kurşuna maruz kalma

lead into = (bir şey)’e yönlendirmek / yöneltmek

lead shot = kurşun saçma

lead to (fiil) = (bir şey)’e yol açmak, neden olmak, cause

lead-based = kurşun bazlı

leading = önde gelen, başlıca, outstanding, zıt anl.= secondary

leading cause = önde gelen neden / sebep league = 1) (spor için) lig; 2) birlik, union leak (fiil) = sız(dır)mak, seep

leak (isim) = sızıntı

leak away = sızarak tükenmek / kaybolmak

leak out = (kan, sıvı vs. için) dışarı sızmak, sızıntı yapmak

leakage = (bir sıvı ya da bilgi için) sızıntı / sızdırma

lean = yağsız, zayıf, sıska

lean against = (bir şey)’e karşı olmak, (bir şey)’den yana olmamak

lean tissue = kas doku leaning = yana yatmış, eğri leap (into) = atlamak, sıçramak leap = sıçrama, atlama

leap forward = ileriye doğru sıçramak / atlamak / fırlamak

leap year = artık yıl (4 yılda bir Şubat ayının 29 gün çektiği yıl)

learning = ilim, tahsil

lease = kiralamak, kiraya vermek, rent leave behind = geride bırakmak

leave office = görevi bırakmak, zıt anl.= take office leave out = hesaba katmamak, dışarıda bırakmak,

hariç tutmak, atlamak, count out, exclude, zıt

anl.= include, (Leave this case out. He has got nothing to do with our retrospective study. = Bu vakayı hariç tutun. Bizim retrospektif çalışmamızla hiç alakası yok.)

lecture (fiil) = konferans vermek, (üniversitede) ders vermek

lecture (isim) = (üniversitede) konferans, ders

lecture hall = (üniversitede) derslik leftover = artan, fazlalık, excess left-wing = solcu

legacy = geçmişin kalıntısı, arta kalan şey, miras, (British people are thrifty. This trait of theirs is a legacy of pre-war unemployment. = İngilizler cimridir. Bu özellikleri savaş öncesi işsizlik zamanlarından kalmadır.)

legal = yasal, hukuki

legal battle = hukuksal savaş

legal system = hukuk / adalet sistemi

legally blind = (yasalara göre / resmen) görme özürlü (olduğu kabul edilmiş kişi)

legend = destan, efsane, myth, epic

legion = lejyon (antik Roma ordusunda askeri bir birim, alay)

legislation = 1) yasama, kanun yapma, enactment;

2) yasalar, kanunlar, laws

legislative = yasa yapma ile ilgili, yasamaya ait, kanun yapan, yasal

 

96 – ÜDS Sözlüğü

 

 

legislative and executive = yasal ve idari

legislator = yasa yapıcı

legitimate = yasal, meşru, legal, valid, credible, zıt anl.= illegitimate, illicit, illegal

legume = baklagiller familyasına dahil bitkiler ve bunların taneleri

leisure = serbestlik, boş zaman, (vakit geçirme ya da dinlenme amaçlı) eğlence

leisure time = boş zaman

leisurely = telaşsız / sakince yapılan, relaxed, unhurried, casual, zıt anl.= formal

lend = ödünç vermek, zıt anl.= borrow

lend insight to = (bir şey)’in iç yüzü hakkında fikir verme

length = 1) uzunluk; 2) süre, müddet, duration lengthy = uzun, uzun uzadıya

lesion = lezyon (yara, fonksiyon bozukluğu)

less still = daha da az

less than half as much = (daha önce bahsi geçenin) yarısından daha az

lesser = daha aşağı / düşük, inferior, zıt anl.= greater, superior

lest = (bir şey ol)masın diye, korkusu ile, in case let alone = bırak. . . , . . . şöyle dursun, (I can’t even

make a phone call let alone send images. =

Bırak resim göndermeyi, telefon bile açamıyorum. – cümlesinde olduğu gibi olanaksızlığın boyutunun büyüklüğünü vurgulamak için kullanılır.)

let down = 1) (ağır ağır) inmesini sağlamak; 2) boşa çıkarmak, yüzüstü bırakmak, hayal kırıklığına uğratmak, forsake, disappoint

let go = serbest bırakmak, koyvermek, salıvermek, release

let out = dışarı çıkmasına izin vermek, salıvermek, emit

let through = geçmesine izin vermek

lethal = öldürücü, ölümcül, deadly, fatal, mortal, zıt anl.= harmless, safe

lethal injection = zehir enjeksiyonu, (death by lethal injection = zehir enjeksiyonu ile ölüm / idam cezası)

lethargy = letarji, uyuşukluk

leukemia = lösemi (kan kanseri)

leukemogenic = kan kanserinin nedeni olarak gösterilen faktörle ilgili

leukocyte = lökosit (akyuvar)

level (fiil) = 1) eşit hale getirmek, (level social differences = sosyal farklılıkları gidermek / sosyal açıdan eşit hale getirmek);

2) düzlemek, pürüzsüz hale getirmek (level the ground for construction = inşaat için yeri düzlemek)

level (isim) = 1) seviye, düzey; 2) düz, düzayak

level of income = gelir düzeyi

level out = dengeye gelmek, dengelenmek

lever = kaldıraç

levy = vergi, harç, tax, duty

liability = sorumluluk, yükümlülük, borç, responsibility, obligation, debt, zıt anl.= immunity, exemption

liberally = cömertçe, generously, amply, zıt anl.= insufficiently

liberate = özgürlüğüne kavuşturmak, serbest bırakmak, free, zıt anl.= enslave, restrict

liberty = özgürlük, hürriyet, serbesti, freedom, zıt anl.= slavery

librarianship = kütüphanecilik

Libya = Libya (Kuzey Afrika’da bir ülke) Libyan = Libya ile ilgili, Libya’ya ait licence = lisans, ruhsat, ehliyet

lie ahead = gelecekte (birisini) (kötü / zor bir işin) beklemesi, başına gelecek olmak, (Following the diagnosis of her disease as cancer, she will need all her strength and bravery to cope with what lies ahead. = Hastalığının kanser olarak teşhis edilmesinden sonra, gelecekte kendisini bekleyen zorluklar ile baş edebilmek için bütün gücünü ve cesaretini toplamaya ihtiyacı olacak.)

lie around = miskinlik yapmak, tembellik etmek, hang around, laze, zıt anl.= work, toil

lie buried = gömülü kalmak

lie hidden = saklı kalmak

lie in = 1) mevcut olmak, ( . . . şeklinde) bulunmak, exist in the form of; 2) (bir şey)’den kaynaklanmak, originate in, (The causes of the war lie in the greed and incompetence of politicians on both sides. = Savaşın nedenleri, iki tarafın politikacılarının da açgözlülüğü ve yetersizliğinden kaynaklanmaktadır.)

lie on = (bir yerde) uzanmak, durmak

lie under = (deri, neden vs.) altında bulunmak / yatmak

life expectancy = yaşam beklentisi, olası yaşam süresi, ortalama ömür, average life span

 

ÜDS Sözlüğü – 97

 

 

life span = ömür, lifetime, life expectancy

life support = yaşam desteği (insanın (örn. uzayda) hayatta kalması için gerekli olan oksijen, su, besin, ısınma gibi ihtiyaçların sağlanması)

life will = yaşama isteği, will to live lifelong = ömür boyu (süren) lifestyle = yaşam biçimi

lifestyle behaviour = (bir kişinin) yaşam tarzını belirleyen davranış

life-threatening = hayatı tehdit eden

lifetime = ömür

lifetime health risk = yaşamboyu sağlık riski lift (fiil) = yükseltmek, raise, elevate

lift (isim) = teleferik, asansör

light up = aydınlatmak, aydınlanmak, illuminate, brighten, zıt anl.= darken, fade

lightheadedness = sersemlemiş / düşecekmiş gibi olma hali

light-hearted = telaşsız, endişesiz, kaygısız lighting fixtures = elektrik / aydınlatma tesisatı lightning = yıldırım

like finding a needle in a haystack = samanlıkta iğne aramaya benzer

likelihood = olasılık, ihtimal, possibility, chance likely to = olası, muhtemel, beklenen, probable,

expected, zıt anl.= improbable, unlikely

likely to prove controversial = tartışma yaratması muhtemel / beklenen

like-minded = aynı düşüncede olan, görüşleri birbirine benzeyen

liken to = (bir şey)’e benzetmek, compare with / to, equate to

likeness = 1) benzerlik, görünüş; 2) tasvir, resim likewise = benzer şekilde, keza, bunun gibi, similarly limb = kol, bacak, kuyruk, kanat gibi organlardan her

biri, appendage

limb-bone = kol veya bacaklara ait kemik

lime = kireç

lime scale = kireç tortusu

limit (to) = (bir şey ile) sınırlandırmak / sınırlamak / kısıtlamak

limitation = sınırlama, limitasyon

limited (to) = (bir şey ile) kısıtlı / sınırlı, confined (to), zıt anl.= free (of / from)

line = (iç yüzeyini) kaplamak

lineage = (akrabalık / tarih vs. bakımından) kök

linear algebra = doğrusal / lineer cebir (vektörler ve lineer denklemler ile yapılan işlemler ile ilgili matematik dalı)

linear strip = doğrusal şerit

linearly = doğrusal olarak, düz bir hat üzerinde linen = 1) keten, keten kumaş; 2) ev tekstili  lingua franca = 1) uluslararası ticari dil; 2) eskiden

Akdeniz sahillerinde konuşulan, İtalyanca’dan

bozma dil

linguist = dilbilimci

lining = astar, iç kaplama

link to / with (fiil) = (bir şey) ile / (bir şey)’e bağla(n)mak, bağlantı kurmak, birleştirmek, connect to / with, combine with, zıt anl.= separate from, detach from

link (between) (isim) = bağ, bağlantı

lip = dudak

lipid = lipid (hücrenin temel yapıtaşlarından olup kloroform ve eter gibi organik solventler içinde çözünebilen yağsı madde)

lipoprotein = lipoprotein (bir lipid ile birleşmiş olarak bulunan protein)

liquid = sıvı

liquid blood = sıvı halde kan

liquid protein = sıvı protein

listlessness = kayıtsızlık, kaygısızlık, apathy

literacy = okuryazarlık, (classical musical literacy = klasik müzik bilgisi / anlayışı)

literally = tam anlamıyla, gerçekten, actually, truly, zıt anl.= figuratively

literary = yazınsal, edebi

literary intellectual = edebiyatla ilgilenen / uğraşan entellektüel kimse

literary life = yazınsal / edebi hayat

literary work = yazınsal / edebi eser

literature = 1) edebiyat; 2) literatür (belli bir konuda yayınlanmış bilimsel çalışmaların bütünü)

lithium = lityum (gümüşi beyaz renkli yumuşak bir alkali metal; bilinen en hafif metal)

lithography = litografi (taş basması)

little known = fazla tanınmamış, az bilinen, zıt anl.= well-known, famous

live = (layv şeklinde okunur) canlı

live out = sonuna kadar yaşamak

live up to expectations = beklentileri karşılayacak düzeye gelmek

live animal market = canlı hayvan pazarı

livelihood = geçim, geçim yolu, subsistence, sustenance

liver = karaciğer

liver surgery = karaciğer cerrahisi

 

98 – ÜDS Sözlüğü

 

 

livestock = çiftlik hayvanları livestock pasture = otlak, mera load (fiil) = yüklemek, doldurmak load (isim) = yük

loan = kredi, credit

loan assassin = kiralık katil / suikastçı

local = 1) yerel, yöresel, bölgesel; 2) (tıbbi) lokal (vücudun sadece bir kısmını kapsayan), zıt anl.= general

local doctor = aile hekimi

local ethnic food = yerel / mahalli / belli bir kültüre ait yemekler

local foodstuff = bir yere özgü / yöresel yiyecek

localise = belirli bir yere sınırlamak locally = yerel / mahalli olarak

locate = konumlandırmak, yerini saptamak, (bir yerde) yerleşmek, position, spot, station

located = bir yerde bulunmak, situated

location = belirli bir yer, konum, mahal, (A new job means a new employer, a new location and a new set of colleagues. = Yeni bir iş, yeni bir işveren, yeni bir mekan ve yeni iş arkadaşları demektir.)

lock = (kapıyı, valizi vs.) kilitlemek

lock away = kilitli tutmak / saklamak

locomotion = lokomosyon (enerji harcayarak ve kuvvet uygulayarak yer değiştirme)

lodge in = 1) (bir yer)’e yerleş(tir)mek (bir yer)’de yaşamak; 2) (bir şeyin) içinde sıkışıp kalmak, içine gömmek, saplamak

log (fiil) = ağaç kesip kütük haline getirmek

log (isim) = kütük

logging = ağaç kesip kütük yapma işi logical reasoning = mantıklı düşünme logically = mantıken, mantıklı olarak

logistical = lojistik (nakliye, hareket etme / ettirme ile ilgili)

logistics = 1) lojistik (askerlikte personel ve teçhizatın nakledilmesi); 2) nakliyecilik

long (for) = hasretini çekmek, çok arzulamak, desire

long = 1) uzun zamandır, for a long time, (Have you been waiting long? = Uzun zamandır mı bekliyorsunuz?); 2) uzun uzadıya, (He took a long look at the woman’s picture. = Kadının resmine uzun uzadıya baktı.)

long exposure = 1) (fotoğrafçılıkta) uzun pozlama (poz süresini ayarlayarak veya deklanşöre basılı tutarak ışığın filme uzun bir süre boyunca işlemesini sağlama tekniği); 2) uzun pozlama yöntemi ile alınan görüntü

long periods = uzun süre(ler) long-closed = uzun süredir kapalı longevity = uzun ömürlülük

long-held contention = uzun zamandır (doğruluğuna) inanılan bir görüş

longitude = boylam

long-lasting = uzun ömürlü, uzun süre dayanan, long-lived

long-range = uzun mesafeli / menzilli

longstanding = çok eski, uzatmalı, uzun zamandır gündemde / geçerli olan, (The elders of the two families have finally agreed to shake hands and put an end to the longstanding feud. = İki ailenin büyükleri nihayet el sıkışıp uzun zamandır var olan düşmanlığa bir son vermeye razı oldular.), (a longstanding lover = uzatmalı sevgili)

long-term effect = uzun vadede görülen etki

long-term memory = uzun süreli hafıza

longtime (ya da long-time) = uzun süreli (a longtime friendship = uzun süreli bir arkadaşlık)

look after = (bebeğe, köpeğe vs.) bakmak, göz kulak olmak, keep an eye on

look down on = küçümsemek, hor görmek, tepeden bakmak, despise, scorn, zıt anl.= exalt, glorify

look forward to = sabırsızlıkla beklemek, iple çekmek, can atmak, expect, hope for

look in (on) = (kısa bir) ziyaret yapmak, uğramak, visit

look into = araştırmak, soruşturmak, incelemek, check out, inspect

look out for = (bir şey)’e dikkat etmek, watch out for, (The police warned the shopkeepers to look out for forged notes. = Polis, dükkan sahiplerini sahte banknotlara dikkat etmeleri konusunda uyardı.)

look over = incelemek, göz gezdirmek, examine, inspect

look through = 1) gözden geçirmek, incelemek, examine, search; 2) (bir şeyin arasından / içinden) bakmak

look up = 1) (sözlükte, kitapta vs. bir şey) aramak, search; 2) iyileşmek, düzelmek, improve

lookout = 1) gözetleme yeri; 2) arayış

loom = dokuma tezgahı

loosely = gevşekçe, zıt anl.= tightly

looting = yağmalama

lorry = kamyon, truck

lose faith = inancını / güvenini kaybetmek

 

ÜDS Sözlüğü – 99

 

 

lose ground = gerilemek, rağbet görmemek, regress, fall back, zıt anl.= gain ground

lose out = başarısız olmak, fail, zıt anl.= succeed lose the favour of = (bir kişi)’nin gözünden düşmek loss = azalma, eksilme, kayıp, zarar, ziyan, (loss of

life = can kaybı), (loss of appetite = iştah

kaybı)

loss of muscle = güç kaybı

lost in = 1) tamamen (bir şey)’e dalmış; 2) (bir şey)’in içinde kaybolmuş

loudly = yüksek sesle, (speak loudly = yüksek sesle konuşmak)

louse = (çoğul: lice) bit

Louvre = Louvre Müzesi (Paris’te bulunan ve içinde pek çok ünlü sanatçının eserlerini barındıran dünyaca ünlü bir müze)

lovely = sevimli, şirin, güzel, pretty

low-crime = suç oranı düşük

low in = (bir şey) açısından / bakımından fakir, (low in vitamins = vitamin bakımından fakir)

low profile = reklamı sevmeyen ve geride duran bir kişinin çizdiği profil

low-carbohydrate = düşük karbonhidratlı

low-density lipoprotein = düşük yoğunluklu lipoprotein, LDL

lower = azaltmak, düşürmek, decrease, reduce, zıt anl.= increase

lower back = sırtın alt kısmı

lower courses = temelin ya da su basmanın hemen üzerindeki taş sıraları

lowercase = küçük harflerle yazılmış olan kısım, küçük harf

low-impact = (düşmek, yaralanmak, bir yerini incitmek gibi) darbeler ve tehlikeler açısından daha güvenli olan (Walking is a low-impact exercise for a pregnant woman to do. = Yürüyüş, hamile bir bayanın güvenle yapabileceği bir egzersizdir.)

lowland = düz arazi, ova

loyal (to) = sadık, vefalı, faithful (to), zıt anl.= disloyal (to)

loyalty = sadakat, vefa, bağlılık

lubricant = kayganlaştırıcı

lubricate = kayganlaştırmak, yağlamak

lubrication = yağlama

lucid = kolay anlaşılır, açık, berrak, obvious, clear, transparent, zıt anl.= ambiguous

luckily = iyi ki, şükürler olsun ki, fortunately, zıt anl.= unfortunately

lumbar lordosis = omurganın bel bölümünün öne doğru aşırı kavis göstermesi hali

lumbar puncture = bkz. spinal tap

lumen = lumen (bağırsak gibi tüp şeklindeki bir organın iç boşluğu)

lump = yumru, şiş lunar = aya ait, ayla ilgili lunar soil = ay toprağı

lung = akciğer (Diğer organlar gibi the artikeli alır ve genellikle çoğul kullanılır: the lungs)

lung disease = akciğer hastalığı

lupus = lupus (ülserleşme eğilimi gösteren lezyonlarla belirgin herhangi bir kronik deri hastalığı)

lure (into) = ayartmak, kandırmak, imrendirmek, cezbetmek, charm, tempt (to)

lurk = gizlenmek, saklanmak, pusuya yatmak, hide, lie in wait

lush = bitkisel yaşam ile dopdolu, zıt anl.= arid

Lyme disease = lyme hastalığı (geyiklerde yaşayan bir tür kenenin taşıdığı bir bakteri yoluyla bulaşan bir enfeksiyon)

lymph node = lenf nodülü (çok küçük lenf kitlesi)

lymphocytic leukemia = lenfatik lösemi

made up of = (bir madde vs.)’den yapılmış / oluşan

 

 

 

M M M M M

 

 

 

magic = sihir, büyü

magma = magma (yerkabuğunun altındaki manto tabakasını oluşturan eriyik kaya)

magnetism = manyetizma

magnetostriction = manyetostriksiyon, manyetik büzülme (manyetik alana maruz bırakıldıklarında bazı malzemelerin boyutlarının küçülmesi)

magnificence = ihtişam, görkem magnificent = görkemli, harika, marvellous

magnify = (büyüteç ile) büyütmek, büyük göstermek

magnifying glass = büyüteç

magnitude = büyüklük, boyut

main = ana, temel, birincil, primary, principle, zıt anl.= secondary, subordinate

main stream of music = müziğin ana eğilimi / gidişatı

mainland = anakara

mainly = büyük ölçüde, esas olarak, mostly, chiefly mains electricity = (şehir) şebeke elektriği mainstream = 1) bir topluluğa hakim tutum, düşünce

veya davranışları temsil eden; 2) ana / genel

görüş

maintain = 1) bakım yapmak, muhafaza etmek, bakmak, service, keep, retain; 2) sürdürmek, devam ettirmek, sustain; 3) sağlamak, temin etmek, provide

maintain (that) = iddia etmek, (belli bir fikri) savunmak, (fikirsel) pozisyonunu korumak, assert (that), claim (that)

maintenance = 1) (makine vs. için) bakım, onarım, muhafaza, idame, upkeep; 2) sürdürme / koruma / direnme gücü

maintenance rules = bakım şartnamesi

maize = mısır, corn

major = geniş / büyük çaplı, büyük, başlıca, asıl, chief, primary, great, zıt anl.= minor, unimportant, little

majority = çoğunluk, büyük kısım, zıt anl.= minority

make a break with = yıkmak, kırmak

make a comeback = (anestezi sonrası) derlenme, kendine gelme, uyanma

make a difference = fark yaratmak

make a fool of = (birisini) aptal durumuna düşürmek, humiliate

make a living = hayatını kazanmak, earn a living make a point of = özen göstermek, dikkat etmek ( I

always make a point of spending Saturdays

with my children. = Cumartesi günlerini çocuklarımla geçirmeye büyük özen gösteririm.)

make smt available to smo = bir şeyi birisi için kulanılabilir hale getirmek

make better paper = daha iyi kağıt olurlar, (onlardan) daha iyi kağıt olur

make clear = açıklığa kavuşturmak, clarify, illuminate make do with = (bir şey) ile yetinmek / idare etmek,

subsist, get by, (When we were young, we had

to make do with second-hand clothes. = Biz küçükken, ikinci el kıyafetlerle yetinmek zorundaydık.)

make effort = çaba / gayret göstermek, struggle make for = 1) (bir yer)’e doğru yönelmek, (bir yer)’e

ulaşmaya çalışmak; 2) yapmak, ortaya

çıkarmak, ileriye götürmek, produce, advance, contribute to, facilitate; 3) (bir şey)’e neden olmak, cause (smt) to happen

make history = tarihe geçmek, tarih yazmak

make inroads (into) = gedik / yol açmak

make it clear (that) = açıklıkla ifade etmek, açıkça belirtmek

make it possible = mümkün kılmak, olanaklı hale getirmek, allow, enable, zıt anl.= disable

make life tougher for smo = bir kişiye zorluklar çıkarmak

make matters worse = durumu kötüleştirmek

make money = para kazanmak

make no use of = kullanmamak, yararlanmamak, zıt anl.= utilise, make use of

make off = aceleyle gitmek / çıkmak / terk etmek, make away, escape

make on = (bir şey üzerinden) kar sağlamak, para kazanmak

make one wonder = insanı düşündürmek, ister istemez bir merak uyandırmak

make one’s way = ilerlemek, yol kat etmek, hayatta başarılı olmak, advance

 

ÜDS Sözlüğü – 101

 

 

make out = 1) (bir şeyin ne olduğunu) kestirmek, çıkarmak, seçmek, anlamak, çözmek, perceive, understand; 2) başarmak, be successful

make out to = ima etmek, üstü kapalı söylemek, intimate, imply, suggest

make over = (bir malın) mülkiyetini (başkasına) vermek, devretmek

make sense = mantıklı gelmek, anlaşılır olmak make sense of = (bir şey)’den anlam çıkarmak,

doğru yorumlamak

make sure (of / that) = emin olmak, garanti etmek, ascertain, zıt anl.= be uncertain, (Before leaving home, make sure that the gas heater is turned off. = Evden çıkmadan önce ocağın kapalı olduğundan emin ol.)

make up = düzenlemek, hazırlamak, oluşturmak, uydurmak, teşkil etmek, comprise, compose, form, invent

make up for = (kaybedilen veya eksik kalan bir şeyi) tamamlamak, yerine koymak, kapatmak, telafi etmek, compensate for

make up smt out of smt = bir şeyden (başka) bir

şey imal etmek / yapmak

make up one’s mind (about) = (konusunda) karara varmak, decide (on)

make up to = yaranmaya çalışmak, (People only make up to him because of his wealth. = İnsanlar, ona sadece zenginliğinden dolayı yaranmaya çalışıyorlar.)

make use of = kullanmak, yararlanmak, utilise, benefit from, zıt anl.= make no use of

make visible = görünür kılmak, açığa vurmak make way for = yol vermek, önünü açmak makeshift = derme-çatma, geçici

makeup = yapı, içerik, structure, composition, formation

malady = hastalık, disease, illness

male fight = bazı hayvan türlerinin erkek bireyleri arasında, dişileri ve / veya sürünün liderliğini elde etmek amacı ile yapılan dövüş

Mali = Mali (Batı Afrika’da bir ülke)

malignancy = (tümör için) kötü tabiatlı / huylu olma niteliği

malnourished = yetersiz / kötü / dengesiz beslenmiş, undernourished, zıt anl.= well- nourished

malnutrition = kötü beslenme, beslenme bozukluğu

malpractice lawsuit = yanlış teşhis ya da tedavi nedeniyle hekimlerin karşı karşıya kaldıkları hukuki dava

malt = malt (genellikle bira yapmak için çimlendirilmiş tahıl)

mammal = memeli

man = insan(lık), human(ity)

manage = 1) yönetmek, idare etmek, kontrol etmek, administer, run, conduct; 2) başa çıkmak, üstesinden gelmek, becermek, accomplish, succeed (in / at), handle, tackle, deal (with), cope (with), zıt anl.= fail (to)

management = 1) yönetim, idare, administration;

2) (hastalık vs. için) başa çıkma

management regime = yönetim sistemi

mandate = (resmi olarak) emretmek, zorunlu kılmak, command

mandatory = zorunlu

manifest = açıkça göstermek, belirtmek, display, reveal, zıt anl.= hide

manifestation = belirti, gösterge, indication, symptom

manipulate = (bir çıkar veya amaç için) kullanmak, değiştirmek, kurcalamak, fiddle with, tamper with

manipulation = 1) (bir çıkar veya amaç için) kullanma, fiddling; 2) dalavere

manipulator = 1) bir cihazı vs. idare eden kişi, operatör; 2) manipülatör, aklını kullanarak başkalarını yöneten kimse

mankind = insanlık, humanity, man

man-made = insan eliyle yapılmış, artificial, zıt anl.= natural

manned = insanlı

manned mission = (örn. insanlı bir uzay aracı ile yapılan) insanlı görev

manner = 1) şekil, biçim, way; 2) tavır, usul

manoeuvrable (ya da maneuverable) = manevra yaptırılabilir, manevra yeteneği yüksek

mantle = manto (yerkürenin çekirdeğinin dışında, yer kabuğunun ise altında yer alan magmanın bulunduğu tabaka)

manual = rehber (kitap), elkitabı

manually operated = elle kullanılan / çalıştırılan manufacture = imal etmek, produce manufactured = imal edilmiş / üretilmiş manufacturer = üretici, imalatçı, producer manure = gübre, muck

manuscript = el yazması, müsvedde

many a = pek çok

marble = 1) mermer; 2) bilye, misket

march = yürüyüş

 

102 – ÜDS Sözlüğü

 

 

marginal = düşük, önemsiz, ufak, minor, slight, zıt anl.= gross, vast

marijuana = mariyuana (kenevir bitkisinin yapraklarının sigara gibi içilmesi ya da çiğnenmesi yoluyla aşırı zindelik ve mutluluk hissi veren uyuşturucu)

marine (isim) = deniz piyadesi

marine (sıfat) = denize / denizciliğe ait, (canlılar için) denizde yaşayan, maritime

marine biodiversity = deniz canlılarının çeşitliliği marine life = deniz yaşamı, deniz canlılarının bütünü marine reptile = deniz sürüngeni

marine species = denizde yaşayan canlı türü / türleri

maritime = deniz veya denizcilikle ilgili, marine mark = göstermek, işaret etmek, ortaya çıkarmak,

point out, show

marked = belirgin, göze çarpan, obvious, noticeable, zıt anl.= inconspicuous

markedly = belirgin şekilde, açıkca, noticeably, clearly

marker = işaret, im, belirti market = pazar, piyasa marketing = pazarlama marketplace = pazar (yeri) marrow = ilik, öz, kemik iliği marsh = batak, bataklık

Martian = Mars gezegeni ile ilgili, Mars gezegenine ait

Maryland = Maryland (Batı ABD’de yer alan ve bugün ABD’nin ortalama gelir düzeyi en yüksek olan eyaleti)

mask = kamufle etmek, gizlemek, örtmek, cover mass = hacim, yığın

mass production = seri üretim

mass unemployment = toplu / büyük çaplı işsizlik

mass vaccination = kitlesel aşılama, aşı kampanyası

massacre = katletmek, kırıp geçirmek

masses = halk yığınları

massive = büyük, muazzam, çok büyük, büyük kütleli, ağır, enormous, immense, heavy, zıt anl.= tiny, (The social impact of this economic crisis will be massive. = Bu ekonomik krizin sosyal yaşama vuracağı darbe çok büyük olacak.)

master = iyice öğrenmek, uzmanlaşmak, learn, grasp

masterly = ustaca, ustalıklı masterpiece = başyapıt mat = hasır, paspas

match (with) (fiil) = uymak, benzemek, eşleş(tir)mek, bağdaşmak, uy(uş)mak, correspond (to)

match for (isim) = (bir şey) ile denk, (bir şey) ile karşılaştırılabilir

matchstick = kibrit çöpü

mate (with) (fiil) = (hayvanlar için) çiftleş(tir)mek mate (isim) = (genellikle hayvanlar için) eş material = madde

materialise = gerçekleşmek, be realised, actualise, zıt anl.= fail

maternal = anneliğe özgü, anne tarafından, motherly

maternity = annelik

mathematical precision = matematiksel kesinlik

mathematical reasoning test = matematiksel mantık yürütme testi

mathematician = matematikçi

math-reasoning problem = matematiksel düşünme gerektiren problem, matematik problemi

mating = çiftleşme

matriculate = (üniversiteye) öğrenci olarak kaydolmak

matrix algebra = matris cebiri (matrisler üzerinde yapılan işlemler ile ilgili matematik dalı)

matter = 1) konu, sorun, mesele, point, issue, question; 2) madde, özdek

matter of dosing = (belli bir dozda) ilaç verme sorunu / konusu

mature (fiil) = 1) olgunlaşmak; 2) (borç vs. için) vadesi gelmek

mature (isim) = olgun, ergin, fully developed, ripe, zıt anl.= immature

maturity = olgunluk, full development, zıt anl.= immaturity

maul = (döverek) yaralamak, hırpalamak

maxim = özdeyiş, özlü söz

maximum = (çoğul: maxima) bir dalganın en üst noktası

may well = pekala … (olabilir / yapabilir) de

Maya = Maya (Orta Amerika’da M. Ö. 6. yy ile M. S.

  1. yy arasında etkili olmuş bir uygarlık) meagre = yetersiz, eksik, az, inadequate, poor, zıt

anl.= abundant, sufficient

meal = yemek, öğün

mean (isim) = (matematikte) ortalama

mean (sıfat) = 1) ortalama, average; 2) saldırgan, tehlikeli, hostile, dangerous, zıt anl.= kind

meaningful = anlamlı, zıt anl.= meaingless, purposeless

 

ÜDS Sözlüğü – 103

 

 

means (of) = 1) (hem tekil hem çoğul) yol, yöntem, vasıta, vesile, way, method; 2) imkan, bütçe, varlık, gelir, para, wealth, income, funds

means of production = üretim araçları

means of treatment = tedavi şekilleri / yöntemleri meanwhile = bu arada, bu esnada

measles = kızamık

measure (fiil) = ölçmek, ölçüsü / değeri … olmak, . . . olarak ölçülmek, sayıya dökmek, calculate

measure (isim) = 1) önlem, tedbir, precaution;

2) miktar, ölçü, düzey

measure up = istenilen ölçülere / kriterlere uygun olmak

meat = et

mechanistic = mekanik, makine benzeri, sanatsal / estetik / insani yönü olmayan, zıt anl.= artistic

meddle with = (birisi) ile uğraşmak, (işine) karışmak

/ burnunu sokmak

media = araçlar, ortam, medya

media attention = medyanın ilgisi

medial epicondylitis = medial / içyan epikondilit (golfçu dirseği adıyla da bilinen, dirsek ekleminin iç kısmında ve genellikle golf oyuncularında görülen ağrılı durum)

mediate = aracılık / arabuluculuk etmek, araya girmek, intercede

medical = tıbbi

medical advice = tıbbi öneri

medical attention = tıbbi müdahale

medical dominance = tıp alanında üstünlük, hakimiyet

medical profession = tıp / sağlık mesleği

medical school = tıp fakültesi medical science = tıp bilimi medical subject = tıbbi konu medical treatment = tıbbi tedavi medically = tıbben, tıbbi olarak

Medicare = sağlık güvencesi (ABD ve bazı ülkelerde 65 yaş üzeri yaşlılar, engelliler ve kronik böbrek hastaları için devletin sağladığı ücretsiz sağlık hizmeti)

medication = medikasyon (tıbbi tedavi), ilaç verme, ilaçla tedavi etme, ilaç

medicine = 1) tıp; 2) ilaç, medication, drug

medieval = ortaçağa ait / özgü

meditation = meditasyon (düşünceyi yoğunlaştırarak bilinç düzeyini yükseltmeyi veya zihni boşaltarak rahatlatmayı amaçlayan zihinsel aktivite), derin düşünme

Mediterranean Sea = Akdeniz

medium = (çoğul: media) araç, ortam

meet = yerine getirmek, karşılamak, (belli bir gün için) uymak, kaçırmamak, atlamamak, accomplish, satisfy, fulfil, zıt anl.= fail to meet

megacity = büyük şehir, megakent

megalith = megalit (anıtsal mimaride kullanılan çok büyük yekpare taş)

megalithic = çok büyük yekpare taşlardan yapılma

melanin = vücutta deri, saç, göz, beyin ve diğer bazı oluşumlara siyah renk veren pigment

melt = erimek, ergimek, eritmek

meltdown = (nükleer reaktör için) erime meltwater = buzun erimesiyle ortaya çıkan su member = üye

memorise = ezberlemek, learn by heart memory = 1) hafıza, bellek; 2) hatıra, anı memory loss = hafıza kaybı, amnesia menace (fiil) = başa bela olmak, tehdit etmek,

threaten

menace (isim) = tehdit, baş belası

menagerie = küçük hayvanat bahçesi

menial job = hizmet, ağır emek, zorluk içeren, genelde düşük ücretli iş

meningeal = membranlarla ilgili

meninges = beyni örten 3 membrandan biri

meningitis = menenjit hastalığı (beyin zarlarının iltihabı)

menstruation = menstruasyon, âdet, aybaşı

mental = mental, zihinsel (akıl, bellek, bilinç, zeka ile ilgili)

mental activity = zihinsel faaliyet

mental alertness = zihinsel uyanıklık, tetikte olma hali

mental computation = akıldan hesaplama

mental health = akıl sağlığı

mental health centre = akıl sağlığı merkezi

mental illness = akıl hastalığı

mental picture = zihinde canlandırma mental retardation = zeka geriliği mentally disturbed = akıl hastası

mentally handicapped = zihinsel özürlü / engelli

mentally stable = akıl sağlığı yerinde

mention = 1) söz etmek, bahsetmek, disclose, bring up; 2) başvurmak, turn to, resort to

merchant = tüccar, tradesman

merciful = merhametli

mercuric chloride = civa klörür (tarım ilacı ya da antiseptik olarak kullanılan çok zehirli bir bileşik)

 

104 – ÜDS Sözlüğü

 

 

mercury = civa

mercury-based preservative = civa bazlı koruyucu mere = sadece, yalnızca, basit, sole, simple

merely = sadece, yalnızca, only, just, solely

merge (into) = içine karışmak, mix, join, zıt anl.= split

merge = birleş(tir)mek, combine, unite, zıt anl.= separate, split

merit = değer, erdem, fazilet, worth, virtue, zıt anl.= disadvantage

Mesopotamia = Mezopotamya (Fırat ile Dicle nehirleri arasında kalan, M. Ö. 10. binyıl kadar eskiye tarihlenen neolitik yerleşimlere ve izleyen süreçte Sümer, Babil, Asur gibi birçok öncü uygarlığa ev sahipliği yapmış olan bölge)

mesosiderite = mesosiderit (silikat ve nikel-demir bakımından zengin bir çeşit meteorit)

mess = karışık şey / yığın

metabolise = metabolize etmek (yiyecek, mineral vs. maddeleri kimyasal işlemler vasıtasıyla enerji ve yeni hücreler oluşturmak amacıyla kullanmak)

metabolism = metabolizma (bir organizmada yaşamın sürdürülmesi sırasında gerçekleşen tüm kimyasal işlemler)

metabolite = metabolit (metabolizmada kullanılan ya da metabolizma esnasında veya sonunda oluşan madde)

metaphor = mecaz, benzetme metaphysical = metafiziksel, fizik ötesine ait metastasize = tüm vücuda yayılmak metastatic = metastatik (yayılmaya eğilimli) meteor = meteor (atmosfere giren göktaşı) meteor shower = meteor yağmuru

meteorite = meteorit (dünyaya düşen küçük göktaşı)

methane = metan (doğalgazda bulunan yanıcı bir gaz)

methane emission = metan gazı çıkışı

methemoglobin = kanda bulunan, ancak hemoglobinden farklı olarak oksijene bağlanamayan kristal yapılı, kahverengi pigment

methemoglobinemia = methemoglobinemi (alyuvarlarda aşırı miktarda methemoglobin bulunması hali)

3

methyl bromide = metil bromit (kimyasal formülü CH Br olan, yanıcı olmayan, renksiz, kokusuz bir gaz)

meticulous = çok titiz, çok dikkatli

microbe = mikrop (hastalık yapan herhangi bir mikroorganizma)

micro-credit = mikrokredi (işsiz veya yoksul girişimcilere sağlanan çok düşük miktardaki kredi)

mid-1990s = 1990’ların ortaları

mid-century = … yüzyılın ortaları middle children = ortanca çocuklar middle ear = orta kulak

middle-aged = orta yaşlı

middle-ground position = orta yollu bir tutum

middle-of-the-road = ılımlı bir yol veya politika izleyen, ılımlı, moderate

middling = orta (büyüklükte), medium

midfoot = küboid, naviküler ve kuneiform kemiklerin ve bunları çevreleyen yumuşak dokunun bulunduğu ayağın orta kısmı

midshipman = deniz yardımcı subayı

midwife = ebe

might = güç, kuvvet, kudret, power, strength

mighty = güçlü, kudretli

migraine patient = migren hastası migrant = göçmen

migrate = göç etmek migrating = göç eden migration = göç migratory = göçle ilgili

mild = hafif, ılımlı, ılıman, moderate, slight, zıt anl.= severe, intense

mild depression = hafif, şiddetli olmayan depresyon (ruhsal çöküntü)

mild exercise = hafif, yormayan egzersiz

mild exposure to = (bir toksik madde vs.)’ye hafif derecede maruz kalmak

miles per hour = saatte . . . mil (hız ölçme birimi), mph

milestone = kilometre taşı, (önemli) aşama

Miletus = Milet (bugün Aydın ili sınırları içinde kalan bir antik kent)

militancy = militanlık

military campaign = askeri harekat

Milky Way = Samanyolu (Galaksisi)

mill = (genellikle kumaş, kağıt, kereste gibi ara ürünler için) imalathane / fabrika

millennium = (çoğul: millennia) bin yıl

mimic = (çekim: mimicking, mimicked vs.) taklit etmek, kopya etmek, benzemek, imitate, copy

mind = akıl, akıl sahibi kişi

mine (fiil) = (kömür, maden vs.) çıkarmak

mine (isim) = mayın

 

ÜDS Sözlüğü – 105

 

 

mine-sweeping = mayın tarama

miniaturize = minyatürleştirmek, minyatürize etmek (bir şeyin, aynı işi gören ama daha küçük ebatlı olanını üretmek)

minimal = asgari, en az, en düşük seviyede, least

minimally conscious state = (hastanın / kişinin) bilincinin en alt seviyede olduğu durum

minimize = minimize etmek, en aza indirmek, zıt anl.= maximize

minimum = (çoğul: minima) bir dalganın en alt noktası

mining = maden çıkarma, madencilik

minister = bakan

minor = önemsiz, küçük, yok denecek kadar az, unimportant, insignificant, trivial, zıt anl.= major, considerable, significant

minority = azınlık

minstrel = ortaçağda halk şairi, aşık, bard minuscule = çok küçük, minnacık, (For some time,

that great painter had to live in this minuscule

room. = O büyük ressam bir zaman için bu minnacık odada yaşamak zorunda kaldı.)

minute (isim) = 1) dakika; 2) tutanak

minute (sıfat) = (maynyut şeklinde okunur) çok küçük, very small, tiny

miracle = mucize

miraculous = mucizevi, doğaüstü, marvellous

mirror (isim) = ayna

mirror (fiil) = yansıtmak, reflect

mirror neuron = ayna nöron (sadece insanın kendi hareketlerine değil, başka insanların hareketlerine de cevap / tepki veren nöron)1

miscalculate = yanlış hesaplamak

mischief = yaramazlık, haylazlık, fesat, kötülük, naughtiness, trouble, zıt anl.= good behaviour

misconception = yanlış kavram / yorum / kanı, delusion

misdiagnose = yanlış teşhis koymak

misdirect = yanlış yol göstermek, yanlış öğüt vermek, kötü yönetmek / yönlendirmek, mislead, misinform

miserable = perişan, sefil, mutsuz, unhappy, depressed

miserably = çok kötü şekilde, fena halde, badly

misery = perişanlık, sefalet, büyük üzüntü, suffering, distress

misfortune = talihsizlik, aksilik

mishandle = kötü yönetmek, kötü kullanmak, misconduct, maltreat, (The Prime Minister admitted that the crisis had been mishandled.

= Başbakan krizin kötü yönetildiğini kabul etti.)

misinterpret = yanlış anlamak, misunderstand mislead = yanıltmak, yanlış yönlendirmek, deceive,

misguide

misleading = yanıltıcı, deceptive, zıt anl.= true, actual

mismanagement = kötü yönetim, yönetim bozukluğu

misplace = yanlış yere koymak, mislay mispricing = yanlış fiyatlandırma misrepresentation = bilerek yanlış tanıtma miss out (on) = (bir fırsat veya deneyimden)

mahrum kalmak, (Living in the country, I often

feel that I am missing out on the activities of city life. = Kırsal bölgede yaşadığım için, şehir hayatının etkinliklerinden mahrum kaldığım gerçeği sıkça aklıma geliyor.)

missing = var olmayan, kayıp, absent, zıt anl.= present

mission = (uçuş, operasyon vb.) görev mistakenly = yanlışlıkla, yanılgı içinde, incorrectly

mistrust = güvensizlik, itimatsızlık, doubtfulness, zıt anl.= trust

misunderstanding = yanlış anlama / anlaşılma

mitochondrial = mitokondriyal (hücre içinde enerji üretiminden sorumlu organel ile ilgili)

mixture = karışım, birleşim, combination

moat = kale / saray hendeği

mobile phone = cep telefonu, cell phone mobilize = harekete geçirmek, seferber etmek mock = (yüzüne karşı) alay etmek, make fun of,

(The children mocked their handicapped

friend. = Çocuklar, özürlü arkadaşlarıyla alay ettiler.)

mode = usul, tarz, üslup

model year = 1) (bir uygulamanın) ilk kez başlayacağı / deneneceği (pilot) yıl; 2) (araba vs. için) model yılı

modelling = modelleme (incelenen bir konuyu daha iyi anlamak amacı ile onu daha basit ya da daha küçük ölçekli bir modele indirgeme)

moderate (fiil) = hafifletmek, yumuşatmak,

ılımanlaştırmak, curb, soften moderate (sıfat) = ılımlı, orta, ölçülü, sınırlı,

reasonable, zıt anl.= extreme

moderately = ölçülü / sınırlı şekilde, reasonably, zıt anl.= extremely

modest = 1) ölçülü, sınırlı, moderate, zıt anl.= excessive; 2) alçakgönüllü, gösterişsiz, ılımlı, humble, plain, zıt anl.= grand, immodest

modification = değişiklik, tadilat, alteration, reshaping

 

106 – ÜDS Sözlüğü

 

 

modify = (küçük) değişiklikler yapmak, tadil etmek, alter

moist = nemli, rutubetli, damp, wet, zıt anl.= dry

moisture = nem, rutubet

mold = kalıp

molecule = molekül (iki veya daha fazla atomun birleşmesiyle oluşan madde unsuru)

molten = erimiş, sıvılaşmış

molten plate = eriyik plaka

momentum = moment (bir cismin hızı ile kütlesinin çarpımı)

monarch = monark, kral, hükümdar, king, emperor

monetary = parasal, mali

money laundering = kara para aklama (yasa dışı yollarla elde edilmiş parayı, kaynak ve kimlik göstermeyi gerektirmeyen işlemler yaparak, yasal bir yatırım veya depolama aracına aktarma)

monitor = izlemek, denetlemek, gözetlemek, gözlemlemek, takip altında tutmak, observe, supervise

monk = keşiş

monkey love-potion = maymun aşk iksiri (cinsel iktidar veya arzu yarattığı düşünülen bir orkide ekstraktına verilen yerel bir isim)

monolingual = tek dilli, tek dil konuşan

monologue = 1) monolog (kişinin tek başına yaptığı konuşma); 2) bir kişinin, genellikle başkalarının konuşmasına izin vermeden tek başına yaptığı konuşma

monotonous = monoton, tekdüze monounsaturated fat = tekli doymamış yağ monozygotic twins = tek yumurta ikizleri, identical

twins, zıt anl.= dizygotic twins

monsoon = muson

monument = anıt, abide monument of stone = taş abide mood = ruh hali, mizaç

mood disturbance = ruh hali bozukluğu / dengesizliği

Moorish = Mağribi (8. ile 15. yy’lar arasında Fas’ta yaşayan halka ait)

moral = ahlaki

moral judgements = ahlaki değerlendirmeler

morale = moral, iyi ruh hali

morally = ahlaki bakımdan, ethically

more or less = aşağı yukarı, az çok, hemen hemen

more than double = iki katından fazlaya çıkmak

more than unlikely = imkansızdan da öte, (Within the limits of today’s technology, it is more than unlikely to travel to stars. = Günümüz teknolojisinin sınırları içerisinde, yıldızlara yolculuk etmek imkansızdan da öte bir şey.)

moreover = bundan başka, ayrıca, üstelik, additionally, furthermore

mores = töreler, görenekler, traditions morphological = morfolojik (şekilsel, biçimsel) mortality = ölümlülük, ölüm oranı

mortality rate = ölüm oranı

mortality risk = ölüm tehlikesi

mortgage = ipotek (satın alınacak evi teminat göstererek düşük faizli ev kredisi kullanmak)

mosquito-borne = sivrisinek tarafından taşınan Most certainly! = Kesinlikle!, Elbette!, Tabii ki! most unfair = çok haksız

mostly = en çok motherhood = annelik motion = hareket

motivate = motive etmek, harekete geçirmek, teşvik etmek, cesaretlendirmek, excite, inspire, encourage, zıt anl.= discourage

motivated = motive olmuş / edilmiş, güdülenmiş motive = güdü, motivasyon, neden

motor development = motor gelişim (doğuştan itibaren hareketi mümkün kılan sinirlerin gelişimi)

motor information = beyinden, kasların hareketi için gönderilen uyarı

motor-command neuron = beyinden gelen emirle hareket eden nöron

motorist = motorcu (motorsiklet kullanıcısı)

mould = küf mantarı

mound = yığma tepe

mount = monte etmek, asmak, takmak, kurmak, install, place; 2) tırmanmak, yükselmek, artmak, climb, rise, ascend, zıt anl.= descend, fall

mountain range = dağ silsilesi, sıradağ mountaineer = dağcı, mountain climber mouse = (çoğul: mice) fare

movable = taşınabilir, nakledilebilir move (fiil) = hareket etmek

move (isim) = hamle

move about = dolaşmak, dolanmak

move in = 1) (eve vb.) taşınmak; 2) içeri girmek

move off = yola çıkmak, (bir yerden) ayrılmak

 

ÜDS Sözlüğü – 107

 

 

move out = taşınarak / göçerek bir yerden ayrılmak move round = (bir yerde) gezinmek / hareket etmek move through = (bir şey)’in içinde hareket etmek moveable type = hareketli / çıkarılabilir harfler

kullanılarak baskı yapılan matbaa tekniği

movement = hareket, akım

mRNA = taşıyıcı ribonükleik asit (genetik bilgiyi DNA’dan ribozoma taşıyan RNA molekülü), messenger ribonucleic acid

much-respected = çok saygı gören

mucous coat = bazı uzuvların iç yüzünü kaplayan salgılı zar, sümüksü örtü

mucous membrane = sümüksü / müköz zar

mucus = mukus (sümüksü salgı)

multibiIlion-dollar industry = milyarlarca dolarlık endüstri

multicellular = çokhücreli

multidisciplinary = birçok bilim dalını ilgilendiren, disiplinler arası, interdisciplinary

multinational = çokuluslu şirket (dünyanın farklı ülkelerinde ticari varlığı bulunan şirket)

multi-storey = çok katlı

mummify = mumyalamak

munch one’s way through = (bir şey)’i azaltarak / tüketerek ilerlemek, yiyerek azaltmak

munitions = (çoğul kullanılır) savaş gereçleri, mühimmat, cephane

murder = öldürmek, katletmek, kill

muscle power = kas gücü

muscle work = kas çalışması

musculature = kas sistemi

musculo-skeletal system = kas-iskelet sistemi (kaslar ve iskelet aracılığı ile hayvanların hareketini sağlayan sistem)

mushroom = büyümek, yükselerek genişlemek, expand, zıt anl.= collapse

mushroom out = mantar gibi açılmak

muskrat = misk sıçanı

must result . . . = kesinlikle şöyle sonuçlanıyordur . .

.

mutant = mutant (mutasyona / genetik değişime uğramış)

mutate = genetik değişim (mutasyon) geçirmek

mutation = mutasyon (gen diziliminin doğal farklılaşma nedeniyle veya radyasyon, sıcaklık, virüsler gibi dış etkilerle değişime uğraması)

mutual = karşılıklı, common, reciprocal

mycobacterium tuberculosis = tüberküloza sebep olan bir mikobakteri türü

myocardial infarction = miyokard enfarktüsü (kalp kasında besleyici damarın tıkanması nedeniyle bölgesel doku ölümü), MI

myriad = çok büyük sayıda

mysterious = gizemli, esrarlı

mystery = gizem, sır, esrar, secret, enigma, zıt anl.= revelation, explanation

myth = söylence, efsane, mit, story, tale

mythological = mitolojik, efsanevi

 

 

 

N N N N N

 

 

 

naively = safça, artlessly, zıt anl.= deviously

naked eye = çıplak göz

naming = isimlendirme

nanometre = nanometre, milimetrenin milyonda biri, 10-9 metre

nanoparticle = 100 nanometreden daha küçük boyutlu parçacık, nanocluster, nanopowder

nanosize particle = 100 nanometreden daha küçük boyutlu parçacık, nanoparticle

nanotube = nanotüp (nano boyutlarda boru benzeri bir yapı)

nap = kestirmek, şekerleme yapmak

narcotic = narkotik (bilinci uyuşturan herhangi bir kimyasal madde)

narrative = anlatım, account

narrative essay = hikaye tarzında yazılmış deneme narrative poem = içinde bir hikayenin anlatıldığı şiir narrow (fiil) = daral(t)mak, contract, tighten, zıt anl.=

broaden

narrow (isim) = kısıtlı, dar, partial, zıt anl.= broad

narrow visible range = elekromanyetik spektrumun insan gözünün görebildiği yaklaşık 400-790 THz frekans aralığı, visible spectrum

narrowed = daral(tıl)mış

narwhale = narval, denizgergedanı (arktik denizlerde yaşayan bir tür beyaz balina)

nasty = kötü, çirkin, ayıp, pis

nasty-tasting = tadı berbat olan

national health scheme = ulusal sağlık planı

national park = milli park (genellikle bir bölgedeki doğal yaşamı koruma amaçlı olarak oluşturulan koruma alanı)

nationalise = devletleştirmek, kamulaştırmak

nationals from other EU countries = uyruğu başka AB ülkeleri olan kişiler

native (isim) = yerli, zıt anl.= foreign

native English speaker = anadili İngilizce olan kimse

native to (sıfat) = (bir yer)’in yerlisi, (bir yer)’e ait / özgü, indigenous, zıt anl.= foreign, (Kangaroo is native to Australia. = Kanguru Avustralya’ya özgü bir hayvandır.)

natural causes = doğal nedenler / sebepler

natural selection = doğal seçilim (güçsüz bireylerin doğada hayatta kalamayarak elenmeleri, bunun sonucunda güçlü bireylerin hayatta kalarak soylarını devam ettirmeleri)

naturalist = doğabilimci

naturalization = vatandaşlığa kabul etme nature = doğa, mizaç, nitelik, tür, character, type nature of gravity = yerçekiminin doğası naughty = yaramaz, haylaz

nausea = mide bulantısı, noze

naval = denize ait, deniz kuvvetlerine ait naval explorer = deniz araştırmacısı navigate = yönlendirmek, (bir deniz aracıyla)

denizde gezmek, seyretmek, yön bulmak

navigation = denizde yön / pozisyon bulma, denizcilik, deniz veya uçak yolculuğu

navigator = (bir deniz aracıyla) denizde gezen kişi, (gemilerde) haritacı, yön bulucu

near future = yakın gelecek

near one another = birbirlerinin yanında nearby = yakın, yakın(lar)da, yakında(ki), close near-death = öleyazma, ölüme yakın

nearly = neredeyse, hemen hemen, almost near-professional = profesyonele yakın nearsighted = miyop (uzağı göremeyen)

neatly = düzgün / tertipli bir şekilde, tidily, carefully, zıt anl.= carelessly, untidily

necessarily = ister istemez, muhakkak, illa ki, unquestionably, undoubtedly, zıt anl.= possibly

necessary = gerekli, zorunlu, zaruri, önemli, essential, zıt anl.= unnecessary

necessitate = gerektirmek, zorunlu kılmak, require, call for

needlessly = boşu boşuna, ortada hiçbir şey yokken, gereksiz yere, unnecessarily

needy = yoksul, ihtiyaç sahibi

negative press = gazetelerde bir kişi, konu vs. hakkında kötü haber çıkması

neglect = ihmal etmek, savsaklamak, aldırmamak, ignore, zıt anl.= care for, concern

negligence = ihmalkarlık, inattentiveness, zıt anl.= diligence

negligent = ihmalkar, inattentive, zıt anl.= diligent

 

ÜDS Sözlüğü – 109

 

 

negligible = önemsiz, yok denecek kadar az, ihmal edilebilir, insignificant, minor, zıt anl.= considerable, significant

negotiate = müzakere etmek, görüşmek, discuss, debate

negotiation = müzakere, görüşme, debate

negotiator = 1) bir antlaşmanın taraflarından biri;

2) arabulucu

neighbour = komşu olmak, çevresinde bulunmak neighbourhood = semt, mahalle, district neonatal = doğumdan sonraki dört hafta ile ilgili neoplasia = neoplazi (yeni ve anormal hücre

çoğalması)

nephron = nefron (böbreğin işlev yapan en küçük anatomik birimi)

nerve = sinir

nerve fibre = sinir lifi

nerve process = sinirlerin çalışması esnasında gerçekleşen işlemler

nervous = sinirli, asabi, anxious, zıt anl.= calm

nervous system = sinir sistemi

nesting = yuvalanma, yuva yapma

Netherlandic (isim) = Hollandaca diline verilen isimlerden biri, Dutch

Netherlandic (sıfat) = Hollanda’ya ait, Hollandaca’ya ait, Dutch

Netherlands = (the Netherlands şeklinde kullanılır)

Hollanda, Holland

network = ağ, şebeke

neural network = nöral / sinirsel ağ

neural tissue = sinir dokusu

neurodegenerative = sinir dokusunun zamanla yok olması ile ilgili, (hastalık, kimyasal madde vs. için) sinir dokusunu zamanla yok eden

neurologic loss = nörolojik kayıp neurological = nörolojik (sinir sistemiyle ilgili) neurological disorder = nörolojik bozukluk /

hastalık

neurological wiring = sinirlerin yapısal şekli, sinir

neurotransmitter = nörotransmitter, nörotaşıyıcı (hücrelerarası sinirsel iletişimde görev alan kimyasal madde)

neutrality = tarafsızlık

neutralize = 1) nötralize etmek (asidik veya bazik bir çözeltiyi nötr hale getirmek); 2) (askeri) etkisiz hale getirmek (esir etmek, savaşamaz hale getirmek, yok etmek)

neutrino = nötrino (elektriksel yükü olmayan atomaltı bir parçacık)

neutron emission = nötron emisyonu (bazı ağır atomların çekirdeklerinden bir nötronun dışarı atılması ile meydana gelen radyoaktif bozunma)

Nevada = ABD’de bir eyalet never before = daha önce asla

never to return = geri dönmemek üzere nevertheless = yine de, bununla birlikte, however,

even so

New England = Yeni İngiltere (İngiltere’den Kuzey Amerika’ya göç eden ilk kolonistlerin yerleştiği bölge)

New World = (the New World şeklinde kullanılır) Yeni Dünya (Kuzey ve Güney Amerika)

newborn = yenidoğan

newcomer = yeni gelen kimse

news-editorial staff = muhabirlerden gelen ham haberi düzenleyerek yayına hazırlayan personel

niche = niş (duvar içinde bırakılan oyuk, göz, hücre)

nickel = nikel (parlatılabilen bir metal) nickname (isim) = takma ad, lakap nickname (fiil) = takma isim koymak Nigerian = Nijerya ile ilgili, Nijerya’ya ait nightmare = kabus, karabasan

nightmare possibility = kabus senaryosu, en kötü olasılık

Nineveh = Ninova (bugün Irak topraklarında yer alan, Dicle Nehri üzerindeki antik bir Asur kenti)

 

sistemi

neuron = nöron, sinir hücresi

neuronal system = nöronal sistem (sinir hücresi sistemi)

neuroscience = sinir bilimi

Neuroscience Research Programme = Sinir Bilimi Araştırma Programı

neuroscientist = sinir bilimci

neurosurgeon = beyin ve sinir cerrahı, nöroşirurji uzmanı

nitric acid = nitrik asit (kimyasal formülü HNO olan, oldukça aşındırıcı, zehirli ve kuvvetli bir asit)

3

no doubt about it = hiç süphe yok

no easy matter = kolay bir şey değil

no grounds for … = (bir davranış vs.) için hiçbir gerekçe / neden yok

no less promising (than) = (birşey)’den daha az umut vaat etmeyen, en az o kadar umut vaat eden

 

110 – ÜDS Sözlüğü

 

 

no less than = en az (başka bir şey ya da birisi) kadar

no longer = artık / daha fazla bir durumun olmaması, artık değil, no more, (I no longer trust him. = Artık ona güvenmiyorum.)

no longer the case = artık durum öyle değil / artık durum farklı

no more than smt = bir şey olmaktan öteye geçmez no point in doing smt = bir şey yapmanın yararı /

anlamı yok

Noah’s flood = Nuh Tufanı nobleman = asilzade, soylu nocturnal = nökturnal (gece yaşayan) nodule = yumru, düğüm, nodül

noise = (elektronikte) gürültü, istenmeyen sinyal

noise pollution = gürültü kirliliği

noise-induced = gürültü kaynaklı, gürültünün neden olduğu

nomadic = göçebe, göçebelere ait, (These tribes have a nomadic way of life. = Bu kabilelerin göçebe bir yaşam tarzları var.)

nomenclature = terminoloji

nominally = önemsiz / düşük oranda

nominate = 1) aday göstermek; 2) atamak, görevlendirmek, appoint

nomination = adaylık

noncancerous = kanserli olmayan

noncompliance (with) = (bir şeye) uymama / uygun davranmama

noncompliance with medical directions = (bir hasta için) (doktorun) tıbbi talimatlarına, önerilerine uymama / uygun davranmama

nondepletable = tükenmez, tüketilemez

nondrug = ilaçsız

nonetheless = bununla birlikte, her şeye rağmen, however, even so, nevertheless

non-evergreen = (bitkiler için) her mevsim yeşil kalmayan

nonfiction = kurgusal olmayan düz yazı, zıt anl.= fiction

nonlethal = öldürücü / çok zararlı olmayan

nonoil sector = petrol dışı sektör

nonparametric = (veri için) olasılık dağılımına bağlı olmayan veya derecelendirilebilen ama sayısal olarak kesin bir şekilde ifade edilemeyen

nonpharmacological = (tedavi vs. için) ilaç kullanılmayan, ilaçsız

nonprescription drug = reçetesiz satılan / reçeteye tabi olmayan ilaç, over-the-counter medication, zıt anl.= prescription drug

nonsense = saçmalık, rubbish

normal pattern of growth = büyümenin normal seyrinde gitmesi

not at all = hiç . . . değil, (be not at all helpful = hiç yardımcı olmamak)

not necessarily = tam olarak değil, zorunlu değil, mutlaka öyle olması gerekmez

not that I know of = bildiğim kadarıyla yok / değil, not to my knowledge

not to mention . . . = . . . ’yı saymazsak / hesaba katmazsak, (üstelik) bir de . . . yönü var, . . . da cabası, (not to mention a lot of money = gereken çok miktarda parayı saymazsak), (not to mention ugly looking = çirkin görünmeleri de cabası)

not to my knowledge = bildiğim kadarıyla hayır / değil, benim bilgim dahilinde değil, not that I know of

notable = dikkate değer, remarkable

notably = bilhassa, dikkat çekecek derecede, dikkate değer bir şekilde, particularly, remarkably

notation = işaret veya rakamlarla gösterme sistemi, notasyon

note (fiil) = 1) belirtmek, (bir şey)’e dikkat çekmek, (bir şey)’den söz etmek, dikkat etmek, fark etmek, farkına varmak, notice; 2) not tutmak

note (isim) = 1) banknot, not, nota, senet; 2) (derste vs. tutulan) not

nothing at all = hiç ama hiçbir şey, (The man who reads nothing at all is better educated than the man who reads nothing but newspapers. = Hiçbir şey okumayan bir adam, gazeteden başka bir şey okumayan adamdan daha iyi eğitimlidir.)

nothing but . . . = . . . ’dan başka hiç bir şey, nothing other than . . .

nothing less than = hiç de önemsiz olmayan, yabana atılamayacak

nothing short of perfection = mükemmelden daha az / yetersiz değil

noticeable = belirgin, dikkate değer açık, farkedilir, apparent, conspicuous, visible, detectable, zıt anl.= ambiguous, hidden, (The new tax system did not have any noticeable effect upon the rate of economic growth. = Yeni vergi sisteminin, ekonomik büyüme oranı üzerinde dikkate değer bir etkisi olmadı.)

noticeably = belli / açık / fark edilir bir şekilde, apparently, remarkably, markedly, clearly, zıt anl.= ambiguously, vaguely

notion = düşünce, fikir, inanç, idea, thought notorious = dile düşmüş, adı çıkmış, (kötü) ün

yapmış, aşikâr, well-known, obvious

 

ÜDS Sözlüğü – 111

 

 

not-too-distant = çok uzak olmayan, near nourish = beslemek, feed

nourishment = beslenme

novel (isim) = roman

novel (sıfat) = yeni, yeni çıkmış, orijinal, original, fresh, unique, zıt anl.= old, traditional

novelist = romancı

novelty = yenilik, yeni çıkmış şey, freshness

now that = artık şöyle olduğuna göre…, madem ki…

noxious = zararlı, öldürücü

NSAID = steroid içermeyen antienflamatuvar ilaç (aspirin gibi ağrı, ateş ve iltihabı azaltan ancak narkotik olmayan ilaç), non-steroidal anti- inflammatory drug

nuance = nüans, ince ayrıntı

nuclear = nükleer (atom çekirdeği ile ilgili) nucleation = nüve / çekirdek halini alma nucleus = (çoğul: nuclei) (atom, hücre vs. için)

çekirdek

nuisance = rahatsızlık, rahatsız eden şey, baş belası, irritation, annoyance, pain in the neck

numb = uyuşmuş, hissizleşmiş, (I will give you an injection and the tooth will go completely numb. = Size bir iğne yapacağım ve diş tamamen uyuşacak.)

numerical = sayısal

numerous = sayısız, çok, pek çok, many, several, zıt anl.= few

nursery = 1) çocuk yuvası, kreş, çocuk odası;

2) fidanlık

nutrient = 1) besleyici madde; 2) yemek, gıda, food

nutrient absorption = gıda emilimi

nutrient composition = besin bileşimi

nutrient deficiency = besin yetersizliği, eksikliği nutrition = beslenme, nourishment, (There are

alternative sources of nutrition to animal meat.

= Hayvan etine alternatif beslenme kaynakları mevcuttur.)

nutrition status = beslenme durumu

nutrition supplement = genellikle ek vitamin ve mineral içeren beslenme desteği

nutritional = beslenmeyle ilgili

nutrition-conscious = beslenme bilincine sahip olan

nutritionist = nütrisyonist (beslenme ya da gıda uzmanı)

nutritious = besin değeri yüksek, besleyici, nourishing, wholesome

nutritive = besleyici

 

 

 

O O O O O

 

 

 

oats = yulaf

obese = obez (aşırı şişman)

obesity = obezite (aşırı şişmanlık)

obesity epidemic = obezite (aşırı şişmanlık) salgını object (to) (fiil) = itiraz etmek, karşı çıkmak, disagree

(with), disapprove (of), zıt anl.= agree (with),

approve (of)

object (isim) = amaç, hedef, purpose, goal, objective objection (to) = itiraz, karşı çıkma, onaylamama,

doğru bulmama, disapproval (of), opposition

(to / against), criticism (of), zıt anl.= agreement (to)

objective (isim) = amaç, gaye, goal, aim

objective (sıfat) = nesnel, objektif, unbiased, zıt anl.= subjective

objectivity = nesnellik

obligation = yükümlülük, sorumluluk, zorunluluk, responsibility, commitment

obligatory = (uyulması) zorunlu, compulsory, binding, zıt anl.= optional, voluntary

oblige to = (bir şey)’e mecbur etmek, zorunlu / yükümlü kılmak, compel, obligate

obliged (to) = zorunlu, mecbur, yükümlü, compelled (to), forced (to)

obscure (fiil) = örtmek, (örn. duman ile) örterek gizlemek, (fotoğrafı / görüntüyü) bulandırmak

obscure (sıfat) = belirsiz, bulanık, karanlık, dim, mysterious, zıt anl.= clear

observation = gözlem, izleme

observatory = gözlemevi, rasathane

observe = 1) gözetlemek, gözlemlemek, gözlemek, izlemek, monitor; 2) fark etmek, görmek, notice, zıt anl.= be unaware of

obsession = obsesyon, takıntı, saplantı

obsessive = 1) saplantılı, compulsive; 2) aşırı, excessive

obsessive behaviour = obsesif davranış (bir kişinin zihnini, irade ve isteği dışında devamlı meşgul eden davranış türü)

obsolete = (yenisi ve daha gelişmişi çıktığı için) modası geçmiş, kullanılmayan, eski, demode olmuş, terk edilmiş, yürürlükten kalkmış, old- fashioned, outmoded, zıt anl.= new, contemporary, modern

obstacle = engel, difficulty, hindrance obstinately = inatla, dik başlılıkla, stubbornly

obstruct = engellemek, tıkamak, block, impede, zıt anl.= clear

obstruction = engelleme, zorluk çıkarma, impediment, hindrance, zıt anl.= release

obstructive = engelleyen

obtain = elde etmek, acquire, earn, get obtainable = elde edilebilir, ulaşılabilir, acquirable,

within reach

obtrusive = göze batan, kendini belli eden, conspicuous, prominent, zıt anl.= unobtrusive, inconspicuous

obvious = açık, belli, aşikâr, görünürdeki, göze çarpan, apparent, visible, evident, clear, zıt anl.= obscure, hidden, ambiguous

obviously = açıkça, bariz bir şekilde, belli ki, görünüşe göre, evidently, apparently

occasion = 1) (genellikle) önemli, büyük olay, event;

2) fırsat, vesile, opportunity; 3) gerek, neden, cause

occasional = ara sıra olan, infrequent, zıt anl.= frequent

occasionally = bazen, ara sıra, (every) now and then, from time to time, once in a while, zıt anl.= frequently, often

occupant = bir yeri işgal eden, işgalci

occupation = 1) işgal, invasion, seizure; 2) iş, meslek, uğraş, profession, vocation

occupational = mesleki

occupy = 1) işgal etmek, invade; 2) (bir yer)’de yerleşik olmak, reside (in)

occur = olmak, meydana gelmek, happen, take place occurrence = tekrar oranı, oluş sıklığı, insidans,

incidence, happening

oceanic = okyanuslar ile ilgili

odd = 1) garip, tuhaf, funny, strange, peculiar, (It is odd that an anaesthetist’s role in an operation is usually ignored. = Bir ameliyatta anestezistin rolünün genellikle görmezden gelinmesi tuhaf bir şey.); 2) tek (sayı)

odds = (çoğul kullanılır) şans, olasılık, ihtimal, chances, probability

odour = koku, smell, scent

 

ÜDS Sözlüğü – 113

 

 

of a similar nature = benzer özellikleri olan of its own accord = kendiliğinden, by itself of no importance = önemsiz, of no account of this nature = bu türden, bu mahiyette

of this type = bu tip(ten), bu tür(den)

off the coast (of) = (bir yer)’in kıyısından açıkta

offence = suç, crime

offender = saldırgan, suçlu

offensive = saldırgan, aggressive, zıt anl.= defensive offensively = kaba şekilde, rudely, zıt anl.= politely offer = 1) sunmak, arzetmek, sağlamak, provide,

present; 2) önermek, teklif etmek, propose,

suggest offered = sunulan

offhand = düşünmeden

officer = subay, (polis için) memur

official = memur

offset = karşılamak, dengelemek, counterbalance

offshore = 1) kıyıdan uzak(ta); 2) (banka hesabı vs. için) ülke dışında

off-stage = sahne dışında

oftentimes = sık sık, çokça, often, frequently oil = ham ya da işlenmiş halde petrol

oil palm = yağlık hurma ağacı

oil supplies = petrol arzı, petrol rezervleri

oil tanker = tanker (ham petrol taşımakta kullanılan büyük gemi)

oil weapon = (ekonomik olarak) petrol kozu / silahı

old-age pension = yaşlılık sigortası, emeklilik sistemi

old-fashioned = geleneksel, eski moda

olive oil = zeytinyağı

Olympic Committee = Olimpiyat Komitesi (Olimpiyatları düzenlemekle görevli komite)

Olympic Games = Olimpiyat Oyunları (4 yılda bir düzenlenen uluslararası spor etkinliği)

Oman = Umman (Arap Yarımadası’nda bir ülke)

on a large scale = geniş çapta

on a mass scale = kütlesel boyutta

on a massive scale = muazzam boyutlarda

on a scale unseen for decades = onlarca yıldır görülmeyen bir boyutta

on a vast scale = çok geniş ölçekte, büyük oranda on account of = (bir şey)’den dolayı, için, nedeniyle,

because of, for the sake of

on average = ortalama olarak

on behalf of = (bir kişi)’nin / (bir şey)’in adına / namına

on condition that = şartıyla, koşuluyla, in the event that

on demand = istek / talep üzerine, on request

on its way to = (bir şey) olma yolunda, (bir yer)’e ulaşma yolunda

on moral grounds = ahlaki açıdan / nedenlerle on occasion = zaman zaman, bazı durumlarda on one condition = bir şartla

on site = yerinde, mahallinde

on such a scale = bu boyutta

on that account = o nedenle, o yüzden

on the brink of extinction = nesli tükenmenin eşiğinde

on the contrary = aksine, tersine, bilakis, contrarily on the grounds that. . . = (bir olay vs.)’nin olması /

meydana gelmesi nedeniyle / gerekçesiyle, on

the basis (of / that), because on the increase = artışta

on the issue of = … konusu üzerinde / … hakkında on the one hand . . . on the other . . . = bir yandan . . .

diğer yandan . . .

on the one side = bir yandan, bir tarafta, on the one hand

on the other hand = . . . diğer / öte yandan

on the other side = öte yandan, on the other hand

on the part of the pilots = pilotlardan yana, pilotlarla ilgili

on the verge of = (bir şey olma)’nın sınırında, on the brink of

on the whole = genel olarak, bütün olarak alındığında, generally, by and large, overall

on their own = kendi başlarına on trial = deneme safhasında once = bir kez / sefer / defa

once more = bir kez daha, yeniden, again

once rarely found = bir zamanlar nadir bulunur(lar)ken. . .

once-endangered = bir zamanlar tehlike altında olan

one another = birbirleri(ni / ne), each other one for one = bire bir

one in a million = milyonda bir

one might presume that = şöyle bir tahmin yapılabilir ki…, denilebilir ki…

one way or an / the other = bir şekilde, öyle veya böyle

one-half = yarı, bir bölü iki

one-third = üçte bir, bir bölü üç

one-to-one = birebir, yüz yüze

 

114 – ÜDS Sözlüğü

 

 

onetoone mapping = birebir eşleme

one-way = tek yönlü geçirgen, dışarıdan içini göstermeyen (cam vs.)

ongoing = süregelen, devam eden, continuing, zıt anl.= completed

online = çevrim içi (internet veya başka bir bilgisayar ağına bağlı olma hali)

only recently = daha yeni

onset (of) = (bir şeyin) başlangıcı, ilk adım, hamle, atılım, beginning, start, zıt anl.= end, termination

onwards = (bir zaman)’dan başlayarak / itibaren

opacity = opaklık (saydam olmama hali)

open up = 1) başlatmak, yol açmak, pave the way for; 2) (bir yerin) gelişmesine imkân vermek, ulaşılabilir hale getirmek

open up the body to invasion = vücudu (mikrop vs.) istilasına açık hale getirmek

openness = açıklık, şeffaflık

operate = çalış(tır)mak, işle(t)mek, run, function, work

operating = çalışmakta / işlemekte olan, running, functioning

operating room = ameliyathane, operating theatre operation = 1) operasyon, harekat, ameliyat;

2) çalışma, işleme, iş, running, functioning

opioid = uyuşturucu etki yapan

opium poppy = haşhaş

opponent = rakip, hasım, düşman, muhalif, karşıt, antagonist, competitor, enemy, rival, opposition

opportunist = fırsatçı, (Some opportunist bacteria are known to wait for years until a person’s immune system is weakened. = Bazı fırsatçı bakterilerin, kişinin bağışıklık sisteminin zayıflamasını yıllarca bekledikleri bilinmektedir.)

opportunity = fırsat, prospect, chance

oppose = karşı koymak, karşı çıkmak, itiraz etmek, direnç göstermek, protest, resist, zıt anl.= support

opposed to = karşı, aleyhinde, against, zıt anl.= in favour of

opposing = karşı / karşıt, zıt

opposable thumb = işaret parmağına göre ters durması sayesinde nesneleri kavrama kabiliyetini arttıran başparmak

opposition = muhalefet, karşı koyma, direniş, resistance

oppressed = ezilmiş / baskı altında, exploited, (the oppressed = ezilmiş / baskı altında olan kişiler)

optimism = iyimserlik, zıt anl.= pessimism optimist = iyimser, zıt anl.= pessimist optimistic = iyimser, zıt anl.= pessimistic

option = opsiyon, seçenek, seçim hakkı, alternative, choice

optional = isteğe bağlı, seçmeli, voluntary, elective, zıt anl.= obligatory, compulsory

oral cancer = ağız kanseri oral hygiene = ağız temizliği oral literature = sözlü edebiyat

orbit (fiil) = (bir şey)’in yörüngesinde dolanmak

orbit (isim) = yörünge, (in orbit of / around = (bir

şey)’in yörüngesinde)

orbital = yörüngesel, yörüngedeki

orbiter = görevi yörüngede dolanmak olan uzay aracı, zıt anl.= lander

orchard = meyve bahçesi

orchid = orkide

ordeal = karakter veya dayanıklılık denemesi, büyük sıkıntı

order = 1) düzen, işleyiş, zıt anl.= chaos; 2) sebep

ordered arrangement = düzenli yerleşim orderly = düzenli, düzgün, sistemli, regulated, zıt

anl.= disorderly, chaotic

ordinary = 1) sıradan, alelade; 2) olağan, alışılmış, her zamanki, usual, regular, zıt anl.= unusual

ore = cevher, (iron ore = demir cevheri, ham demir)

organic compound = organik bileşik (yapısında karbon içeren bileşik)

organism = organizma, canlı varlık

orient = yöneltmek, ayarlamak, align, adjust

orientate = yönlendirmek, yöneltmek, alıştırmak, familiarise (with)

orientated = odaklı, (chemically orientated = kimyasal odaklı)

orifice = (bir organ, bir kanal ya da bir boşluğu dışarıya ya da anatomik bir yapıya bağlayan) açıklık ya da delik

origin = köken

originally = ilk başta, başlangıçta, in the beginning originate = (ilk defa) ortaya çıkmak, doğmak,

meydana gelmek, emerge, arise, zıt anl.=

terminate

ornament = süsleme, süs

ornamental = dekoratif, süs olarak kullanılan

 

ÜDS Sözlüğü – 115

 

 

ornamentally = süs olarak, süsleme amacıyla

orthopedist = ortopedist (uzmanlık alanı, kemik, eklem ve kaslardan oluşan hareket sistemindeki bozuklukları tedavi etmek olan doktor)

oscillate = salınmak, gidip gelmek, dalgalanmak

oscillation = salınma, dalgalanma

osteoclast = kemik hücrelerinin yıkımından ve rezorpsiyonundan sorumlu hücreler

other than = dışında, haricinde

otherwise = yoksa, aksi takdirde, or else, or

otter = su samuru

ought to = -meli / -malı, should

oust = yerinden etmek, çıkarmak, kovmak

out of proportion = orantısız, ölçüleri uyumsuz (aşırı büyük veya küçük), zıt anl.= in proportion

outboard = (motor için) dıştan / kıçtan takma, zıt anl.= inboard

outbreak (of) = 1) ortaya çıkma, baş gösterme, patlak verme, happening; 2) salgın, epidemic

outcome = sonuç, result, aftermath

outcry = protesto, haykırış, bağırma, protest, uproar

outdated = modası geçmiş, kullanımdan kalkmış, obsolete, out-of-date

outdo = geçmek, geride bırakmak

outer solar system = dış güneş sistemi (Güneş Sistemi’nin, Neptün gezegeninin ötesindeki bölgesi), trans-Neptunian region

outermost = en dışta kalan

outgrow = (büyüyünce) (bir alışkanlık vs.)’den vazgeçmek, (yaşça) geride bırakmak

outlawed = yasaklanmış, yasadışı ilan edilmiş, prohibited, banned, zıt anl.= allowed, permited

outlay = masraf, gider, harcama, expense, expenditure

outlet = çıkış, çıkış noktası / yolu

outline (fiil) = taslağını çizmek, ana hatlarıyla belirtmek, lay out, describe

outline (isim) = taslak, sketch, draft

outlook = bakış açısı, görünüm, gelecek, manzara, viewpoint

outlying = uzak, uzakta bulunan

outnumber = sayıca geçmek, exceed, surpass out-of-date = modası geçmiş, tarihi geçmiş, eski

tarihli, işe yaramaz, obsolete, outdated, zıt

anl.= up-to-date, (I don’t trust that dentist. He is still using some out-of-date equipment and apparatus. = O diş hekimine güvenmiyorum. Hala modası geçmiş aletler kullanıyor.)

out-of-favour = gözden düşmüş, zıt anl.= in favour, favoured

outpatient = ayakta tedavi edilen hasta

outperform = daha iyi performans göstermek, surpass, excel, zıt anl.= fall behind

output = 1) randıman, çıktı, üretim, verim, product, yield, zıt anl.= input; 2) belli bir zaman süresi içinde bir organda oluşan ve organ aracılığıyla dışarı atılan madde miktarı

outrage = büyük öfke

outrageous = haddi aşan, ahlaksız, çirkin, insafsız, (fiyat için) fahiş, disgraceful, horrible, wicked, zıt anl.= decent

outright = kesin, tam, düpedüz, complete, definite, zıt anl.= hidden

outset = başlangıç noktası, beginning

outsider = bir grubun dışında olan kişi

outstanding = önde gelen, başlıca, leading, zıt anl.= ordinary

outstretched = iyice açılmış

outward = dışa doğru, outer, zıt anl.= inward outweigh = daha ağır basmak, exceed, surpass, be

superior to

ovary = yumurtalık

over a cup of tea = bir yandan çay içerken

over against = tersine, karşısında, kıyaslandığında, as opposed to, in contrast with, (Over against heaven is hell. = Cennetin tersi cehennemdir.), (the benefits of private education over against state education = devlet eğitimiyle kıyaslandığında özel eğitimin yararları)

over the course of centuries = yüzyıllar içerisinde

over the past 40 years = geçen 40 yılda / yıl boyunca

over time = zamanla, zaman içinde

overall = genel, toplam, kapsamlı, general, total, comprehensive, zıt anl.= particular, specific

overall negative impact = geniş çaplı olumsuz etki

overarousal = aşırı uyarılma (duygusal olarak uzun süreli aşırı uyarılma / heyecanlanma)

overbearing = otoriter, zorba, ezici, despotic, oppressive, zıt anl.= democratic

overcast = bulutlu / kapalı hava

overcome = aşmak, üstesinden gelmek, yenmek, defeat, get over, zıt anl.= retreat, surrender (to), (She overcame her fear of the dark by the help of a psychiatrist. = Karanlık korkusunu bir psikiyatrın yardımı ile yendi.)

overconcentration = aşırı yoğunlaşma

overcorrect = düzeltirken aşırıya kaçmak

 

116 – ÜDS Sözlüğü

 

 

overcrowded = aşırı kalabalık, çok dolu overdraw = (bir kaynağı) aşırı kullanmak overeating = aşırı yeme overemphasised = aşırı vurgulanmış

overestimate = fazla tahmin etmek, abartmak, overrate, zıt anl.= underestimate

overexercise = gereğinden fazla spor yapma

overfarming = aşırı tarım overfed = aşırı beslenmiş overflow = taşmak overgrazing = aşırı otlatma

overgrow = (bitki için büyüyerek) (bir yeri) sarmak, kaplamak

overgrown = aşırı büyümüş

overhanging = (saçak vs. şeklinde) dışarıya doğru çıkıntı yapan / uzanan

overharvesting = aşırı avlanma overhaul = onarım için elden geçirme overland = karadan

overloading = aşırı yüklemek, doldurmak overlook = dikkate almamak, gözden kaçırmak,

disregard, ignore, miss, zıt anl.= notice, spot

overlooking = tepeden / yüksekten bakan overly = fazla, aşırı derecede, excessively

overnight = bir gece içinde (birdenbire anlamında)

overprotected = aşırı korunan

overprotective = aşırı koruyucu

overrate = gereğinden fazla önemsemek, magnify, overestimate, zıt anl.= underrate

overreact = aşırı / kontrolsüz reaksiyon göstermek

override = (önemce) üstüne çıkmak, (diğerini) ikinci plana itmek

overrun = 1) istila etmek, invade, occupy; 2) üzerini kaplamak, üzerinden geçmek

overseas = denizaşırı

oversee = göz kulak olmak, bakmak, supervise, look after

oversensitive = fazla hassas, çabuk kırılan (kişi), easily hurt, zıt anl.= thick-skinned

oversight = gözetim

oversimplify = hafife almak, fazlaca basitleştirerek açıklamak, aşırı yalınlaştırmak, simplify

overstimulate = aşırı uyarmak

overt = açık olarak, ortada, obvious, apparent, visible, zıt anl.= hidden, covert

overtake = (yönetimi / idareyi / mülkiyeti) devralmak, ele geçirmek, yerinden ederek yerine yerleşmek

over-the-counter drug = reçetesiz ilaç, nonprescription drug, zıt anl.= prescription drug

over-the-counter sleep aid = reçetesiz satılan uyumaya yardımcı ilaç

overtime = fazla mesai

overturn = altüst etmek, devirmek, bozmak, upset

overuse = gereğinden fazla kullanmak, over- consumption, zıt anl.= spare

overuse = aşırı kullanım, over-consumption, zıt anl.= economizing

overvalue = aşırı / ederinden fazla değerlenmek overview = genel bakış, özet(leme) şeklinde sunum overweight = fazla / aşırı kilolu

overwhelmingly = büyük / ezici bir çoğunlukla, predominantly

overworked = 1) aşırı çalış(tırıl)mış, exploited;

  • (bir tiyatro oyunu vs. için) çok fazla oynanmış

ovule = yumurtacık (bitkilerde döllenmeden sonra tohuma dönüşen yapı)

owe = borçlu olmak

owing to = nedeniyle, yüzünden, because of, due to owner = sahip

oxidative = oksidatif (oksitleyici gücü olan)

oxidative stress = oksidatif stres (biyolojik bir sistemin ürettiği aktif oksijeni yeterli hızda nötralize edememesi veya oluşan hasarı yeterli hızda giderememesi durumu)

oxygen concentration = oksijen konsantrasyonu / yoğunluğu

ozone layer = ozon tabakası (atmosferin üst kısmında bulunan, güneşten gelen morötesi ışınları tutan tabaka)

 

P P P P P

 

 

 

 

 

pace = 1) hız, tempo, rate, tempo; 2) adım, step, footstep

pacemaker-like = kalp atışını düzenleyen / ayarlayan cihaza benzer / benzeyen

pack = tıka basa / sıkı sıkıya doldurmak

pad = bazı hayvanların ayaklarının altındaki yumuşak taban, yastıkçık

paddy = çeltik / pirinç tarlası

paediatrician = pediyatrist (çocuk hastalıkları uzmanı)

pagan = çoktanrılı dinlere inanan, putperest pain = ağrı, sızı, acı, ache, hurting

pain syndrome = ağrı sendromu (nöbetler halinde ya da devamlı ağrı ile belirgin durum / rahatsızlık)

painkiller = ağrı kesici / dindirici, analgesic (drug)

pale = soluk, uçuk renkli, donuk, faint, zıt anl.= dark, bright

paleoanthropologist = paleoantropolog (paleoantropoloji ile uğraşan bilim insanı)

paleoanthropology = paleoantropoloji (ilkel insanları ve insanın evrimsel geçmişini inceleyen bilim dalı)

paleoethnobotany = paleoetnobotanik (arkeolojik alanlardaki bitki kalıntılarını inceleyen bilim dalı), archaeobotany

paleontological = paleontolojik (paleontoloji ile ilgili)

paleontologist = paleontolojist (paleontoloji ile uğraşan bilim insanı)

paleontology = paleontoloji (bitki ve hayvan fosillerini inceleyerek tarih öncesi yaşamı araştıran bilim dalı)

paleozoic = paleozoik dönem (balıkların, böceklerin ve sürüngenlerin ortaya çıktığı 230 ile 570 milyon yıl öncesi arasındaki dönem)

palette = (boya için) palet

pallasite = palazit (bir çeşit zeytuni renkli meteorit)

Panama Canal = Panama Kanalı (Orta Amerika’nın en güney ülkesi Panama’da yer alan ve Atlas Okyanusu ile Büyük Okyanus’u birbirine bağlayan yapay suyolu)

Panamax (size) = Panama Kanalı’nın yükselme havuzlarına sığabilecek en büyük gemi ebadı

pancreas = pankreas (midenin hemen altında yer alan, kimi sindirim enzimlerini salgılamakla görevli organ)

pancreatic = pankreatik (pankreas ile ilgili)

pandemic = pandemik, (geniş bir bölgede / kıtalararası) salgın hastalık, epidemic

panel = panel (tartışma gurubu)

panic = paniğe kapılmak

paper = 1) gazete, newspaper; 2) makale, article;

  • araştırma, bildiri, dönem ödevi

papillary dilation = gözbebeğinin açılması / genleşmesi

paralysed = felç olmuş, işlevini kaybetmiş

paralysis = paraliz, felç, inme

paralyze = felç / kötürüm etmek, sakatlamak, çalışamaz hale getirmek, cripple, disable

paramount = üstün, en önemli, başlıca, principal

parasite = parazit, asalak (diğer bir organizma üzerinde ya da içinde, gıdasını ondan temin ederek ve karşılığında ona hiçbir yarar sağlamadan yaşayan canlı)

paratyphoid = paratifo (tifoya benzer ama genellikle daha hafif seyreden bir hastalık)

parent company = ana şirket (başka şirketlere sahip olan veya onları kontrol eden şirket)

parent = (genellikle çoğul kullanılır) anne ya da babadan herhangi biri

parental = ebeveyne (anne ve / veya babaya) ait

parental separation = ebeveynlerin (anne ve babanın) ayrılığı

Parkinson’s disease = Parkinson hastalığı (genellikle ileri yaşlılık döneminde görülen, kaslarda, istemli hareketlerde, el ve bacaklarda, çiğneme, yutma, konuşma ve yürümede bozukluk ve anlamsız yüz ifadesi ile belirgin nörolojik hastalık)

parliament = parlamento, meclis

parliamentary = parlamento ile ilgili

parliamentary election = genel seçim, milletvekili seçimi

partial = kısmi, incomplete, zıt anl.= complete

partial alexia = yazılı metinleri anlama yeteneğinin kısmen yitirilmesi

 

118 – ÜDS Sözlüğü

 

 

partial inability = (zihinsel vs.) kısmi yetersizlik partially = kısmen, partly, zıt anl.= completely participant = katılımcı

participate (in) = katılmak, yer almak, pay sahibi olmak, rol almak, take part (in), share (in)

participation = katılma, yer alma, taking part particle = parçacık

particular = belirli, özel, specific, special, zıt anl.= common, overall

particularly = özellikle, özel olarak, especially, specifically, zıt anl.= generally

particulate = çok küçük tanecik, zerre, partikül

partition = taksim, bölünme, bölme

partly = kısmen, partially, zıt anl.= completely

partner = ortak, partner (birisine eşlik eden kişi ya da eşlerden biri)

pass = (yasa) geçirmek / çıkarmak, enact

pass along = (insandan insana) aktarmak, convey pass by = (bir yer / birisi)’nin önünden geçmek, go

past

pass judgement on = hakkında hüküm vermek / yargıya varmak

pass off = (zamanla) kaybolmak, fade away, disappear

pass on smt to smo = (bilgi, söz vs. için) kişiden kişiye iletmek / göndermek, (hastalık vs.) geçirmek, send, (Will you please pass on this message to your friends? = Bu mesajı lütfen arkadaşlarına iletir misin?)

pass over = üstünden geçmek

pass sentence (on) = (bir şey hakkındaki) kararı bildirmek / iletmek

pass through = (bir şey)’in içinden / arasından geçmek

passage = geçiş passageway = yol passion = tutku

passionate = heyecanlı, ateşli, aşırı tutkulu, (She made a passionate speech on women’s rights.

= Kadın hakları üzerine tutkulu bir konuşma yaptı.)

passionately = heyecanlı / ateşli / aşırı tutkulu / hiddetli bir şekilde, intensely, movingly, zıt anl.= moderately, unemotionally

pasteurization = pastörizasyon (gıda sanayinde, besin maddelerini hastalık yapıcı mikroorganizmalardan arındırmak amacıyla uygulanan ısıtma yöntemi)

pasture = (arazi için) otlaklık, meralık

pasture land = otlak alanı, mera

patch = 1) yama, benek, parça, kısım, spot, piece, section; 2) arazi parçası, bölge, region

patent (fiil) = patentini almak

patent (isim) = patent (bir icat veya ticari bir ürün için taklitleri engellemek ve mucit / üretici dışındaki kimselerin haksız kazanç elde etmesini önlemek amacıyla devlet tarafından verilen sicil)

patent (sıfat) = görünür, açık

paternal = baba tarafından / ile ilgili, zıt anl.= maternal, (a paternal relative = baba tarafından bir akraba)

pathogen = patojen (hastalığa yol açan bakteri, virüs vs.)

pathological = patolojik (patoloji ile ilgili)

pathology = patoloji (hastalıkların nedeni olan yapısal ve fonksiyonel sapmaları inceleyen bilim dalı)

pathway = yol, patika patient (isim) = hasta

patient (sıfat) = sabırlı, zıt anl.= impatient

patient noncompliance = hastanın üstüne düşeni yapmaması

patrol = devriye gezmek, gözlemek, kontrol altında tutmak, inspect, watch

patron = 1) hami, koruyucu; 2) sadık müşteri pattern = tür, tarz, model, şablon, yöntem, oluş

düzeni, diziliş şekli, yinelenen şekil, style, type,

method, system, order

pattern of daily life = günlük hayatın alışıldık seyri

pauper-school = yoksullar okulu pause = duraklamak, mola vermek

pave = (cadde, kaldırım vs.) döşemek, kaplamak pave the way for = başlatmak, yol açmak, open up paved = üstü (asfalt, beton vs.) kaplı

pay attention (to) = dikkat etmek, ilgilenmek, önemsemek, dikkate almak, mind, consider, take notice (of), zıt anl.= disregard, ignore

pay consideration = saygı göstermek, (birisine) karşı düşünceli davranmak, göz önüne almak, pay attention (to)

pay off = 1) tamamını ödemek, (borç) kapatmak;

2) kar getirmek

pea = bezelye

peacekeeping = barışı koruma

peak (fiil) = doruğa çıkmak, en yüksek düzeye ulaşmak, climax, crest

peak (isim) = zirve, doruk (noktası), en üst seviye, en yüksek düzey, zenith, maximum

peasant = köylü, villager

 

ÜDS Sözlüğü – 119

 

 

pebble = çakıl taşı, çakıl

peculiar = 1) (bir şeye) özgü, kendine has, specific (to), (This type of building is peculiar to the south of the country. = Bu tip bina ülkenin güneyine özgüdür.); 2) tuhaf, garip, alışılmamış, strange, odd, (It seems very peculiar that no one has seen or heard anything. = Kimsenin bir şey görmemiş ve duymamış olması çok tuhaf.)

pedestrian = yaya

pedestrian crossing = yaya geçidi

peel (off) = 1) kabarıp pul pul dökülmek;

  • (kabuğunu, derisini) soymak

peer = akran, emsal

pelagic = açık denizlerde yaşayan

pendant = kolye ucu

penetrate = girmek, içine işlemek, nüfuz etmek, enter, get in, go through

penetrating = içe işleyen, etkili

pentagon = beşgen

people = (çoğul: peoples) halk pepper spray = biber gazı (spreyi) per capita / head / person = kişi başı

perceive = algılamak, anlamak, kavramak, fark etmek, sezmek, understand, comprehend, notice, recognise, zıt anl.= misunderstand, miss

percent = yüzde

percentage = yüzde, yüzde oranı perception = algılama, algı, idrak, sezgi,

understanding, apprehension, viewpoint

perceptivity = idrak kabiliyeti, anlayış

perch = tünemek

perfect (fiil) = mükemmelleştirmek, refine perfect (sıfat) = mükemmel, kusursuz, excellent,

flawless, zıt anl.= imperfect, flawed

perfectly = tamamen, tam anlamıyla, totally

perforation = 1) delik, hole; 2) delme, delik açma, aperture

perform = yapmak, yerine getirmek, uygulamak, (mücadele, uğraş vs.) vermek, gerçekleştirmek, başarmak, do, accomplish, fulfil, implement, carry out, function, actualise, zıt anl.= fail

performing arts = sahne sanatları (tiyatro, müzik, sinema gibi, sanatçının kendisinin bir gösteri sunduğu sanat alanları)

perhaps = belki, muhtemelen, possibly, probably, zıt anl.= certainly, absolutely

peril = tehlike

perimetre = çevre ölçüsü, (sınır, sur vs. için) çevre, circumference

period = dönem, süre

periodically = periyodik olarak, düzenli / belirli aralıklarla, belirli zamanlarda, zaman zaman, occasionally, seasonally

peripheral = 1) dış yüzey veya kenara ait, çevresel, external; 2) ikincil, marjinal, secondary;

  • periferik, civarda, etrafta bulunan, zıt = central

perish = yok olmak, ölmek

perishable = dayanıksız, kolay bozulur, short-lived, spoilable, zıt anl.= durable

peritoneal cavity = peritonal boşluk (karın zarının içi; karın zarının tabakaları arasındaki potansiyel boşluk), peritoneal space

peritoneal dialysis = periton diyalizi (böbrek hastalarının kanını temizlemek için uygulanan bir hemodiyaliz yöntemi)

permafrost = kutuplara yakın bölgelerde sürekli don altında kalan toprak tabakası

permanent = kalıcı, daimi, sürekli, lasting, unchanging, zıt anl.= temporary

permanently = kalıcı, daimi, sürekli olarak, for good, zıt anl.= temporarily, (He was permanently disabled after the accident. = He was disabled for good after the accident. = Kazadan sonra kalıcı olarak sakatlandı.)

permeability = permeabilite (geçirgenlik) permeable = geçirimli, geçirgen permission = izin

permit = izin vermek, ruhsat / yetki vermek, imkan vermek, (bir şey) için elverişli olmak, allow, zıt anl.= ban, forbid

perpetually = daima, sürekli olarak, constantly, continuously, zıt anl.= never, rarely

perplex = kafasını karıştırmak, şaşırtmak, confuse, astonish

perplexed = şaşkın

persecution = zulüm, eziyet, cruelty, brutality, zıt anl.= benevolence

Persian Gulf = Basra Körfezi (Hint Okyanusu’nun

İran ile Arap Yarımadası arasındaki uzantısı) persist = 1) (bir şeyde) ısrar etmek, inat etmek,

direnmek, persevere, zıt anl.= give up, (My

son persists in asking awkward questions. = Oğlum garip garip sorular sormaya inatla devam ediyor.); 2) devam etmek, sürüp gitmek, prevail, zıt anl.= stop, (If the pain persists, consult a doctor. = Eğer acı devam ederse bir doktora danış.)

 

120 – ÜDS Sözlüğü

 

 

persistent vegetative state = devamlı bitkisel yaşam hali

persistence = süreklilik, devamlılık, sebat, continuity, decisiveness

persistency = kalıcılık, inat

persistent = ısrarlı, inatçı, sürekli, determined, insistent, relentless, zıt anl.= irresolute

personal = kişisel, bireysel, zıt anl.= public

personal transportation vehicle = kişisel ulaşım aracı (bisiklet, otomobil vs.)

personalised medicine = kişiselleşmiş tıp (kişinin özel ihtiyaçlarına / durumuna göre belirlenecek tıbbi bakım vs.)

personnel = personel (bir işte veya organizasyonda çalışan / görev alan insan grubu), staff

perspective = perspektif, bakış açısı, viewpoint, approach

persuade = ikna / razı etmek, inandırmak, convince, induce, zıt anl.= dissuade (from)

persuasion = ikna etme, inandırma, convincing

pertain to = (bir şey / birisi)’ne ait olmak, sadece (bir şey ya da birisi) ile ilgili olmak, onu ilgilendirmek, relate to, (The news pertaining to the latest terrorist act is on all TV channels.

= En son terörist eylem ile ilgili haberler tüm TV kanallarında gösteriliyor.)

pertaining to = ile ilgili olarak, with regard to, related to

Peru = Peru (Güney Amerika kıtasında bir ülke)

Peruvian = Peru’ya ait, Peru ile ilgili

pervade = istila etmek, kaplamak, yayılmak, bürümek, sarmak, spread

perverse = ters, aksi

pessimistic = kötümser, karamsar, zıt anl.= optimistic

pest = haşere (insanın yaşama ortamına veya üretimlerine zarar veren küçük hayvan, böcek, mantar vs.)

pesticide = pestisit (tarım zararlılarını öldürmekte kullanılan kimyasal madde / tarım ilacı)

PET scan = pozitron emisyon tomografi taraması (vücuttaki tümör hücrelerini saptamak için kullanılan bir tarama yöntemi), positron emission tomography scan

petiole = yaprak sapı

petition = dilekçe vermek, başvurmak

Petrarch = 1304-1374 yılları arasında yaşamış, aşk

şiirleriyle ünlü bir İtalyan ozan

pharaoh = firavun (antik Mısır’da, kendisine tanrısal bir kimlik atfedilmiş olan kral)

pharmaceutical (isim) = insan veya hayvan üzerinde kullanılma amaçlı kimyasal madde, ilaç

pharmaceutical (sıfat) = farmasötik (ilaç ya da ilaç yapımıyla ilgili)

pharmacist = eczacı

pharynx = (çoğul: pharynges) farenks (yutak)

phase = evre, safha, faz, stage phenomenal = olağanüstü, şaşılacak phenomenal promise = parlak bir gelecek phenomenon = (çoğul: phenomena) önemli /

olağanüstü olay, fenomen, occurence

phenotype = fenotip (bir organizmada genetik ve çevresel faktörlerin etkileşimi sonucu ortaya çıkan dış görünüş)

philanthropist = yardımsever, hayırsever

philanthropy = hayırseverlik, yardımseverlik, charity, generosity

philosopher = filozof

phonological = sesbilimsel, fonolojik

photo interpretation = fotoğraf yorumlama

photon = foton (elektromanyetik ışınımları oluşturan enerji birimleri)

physical = bedensel

physical appearance = dış görünüm

physical dependence = fiziksel bağımlılık, bir kişi ya da (bir şey)’e fiziksel olarak bağımlı olma durumu

physical education = beden eğitimi

physical functioning = fiziksel işlev, bedenin çalışması

physical inactivity = bedensel hareketsizlik

physical laws = fizik kanunları

physical scientist = bilimin, genellikle fizik, kimya gibi canlılar ile ilgili olmayan alanlarıyla uğraşan bilim insanı

physically demanding jobs = bedensel güç gerektiren işler

physician = tıp doktoru, hekim, doctor

physicist = fizikçi

physiological = fizyolojik (organizmanın işleyişi ile ilgili)

physiological response = fizyolojik tepki

physiologist = fizyolog (vücudun organ ve sistemlerinin işlevlerini inceleyen tıp doktoru)

pick out = (dikkatle) seçmek, ayırt etmek, (The witness picked out the wrong man in the identification parade. = Tanık, teşhis odasında yanlış adamı seçti.)

 

ÜDS Sözlüğü – 121

 

 

pick up = 1) (başkasından bir alışkanlık, hastalık vs.)’yi kapmak, contract, zıt anl.= infect, transmit, (He seems to have picked up the infection while he was in hospital for another reason. = Enfeksiyonu, galiba başka bir sebepten hastaneye gittiğinde kapmış.); 2) (bir şeyi yerden ve genellikle elle) kaldırmak, almak, lift

picturesque = tablo gibi piece = (satranç vs. için) taş pier = (bina için) kolon pigeon = güvercin

pigment = pigment (deriye, irise, sebzelere vs. renk veren madde)

pile (fiil) = yığmak, kümelemek

pile (isim) = yığın

pile foundation = kazıklı temel pile up = topla(n)mak, birik(tir)mek pillar = sütun, dikme

pioneer (fiil) = yol açmak, öncülük etmek, initiate

pioneer (isim) = öncü, bir alanda yenilikler yaratan kişi

pioneering = öncülük eden, öncü, leading

pipe = boru piracy = korsanlık pit = çukur

pitch = ses tonu / perdesi, tone

pitcher = (bitki için) yaprakları ibrik şeklinde olan pitifully = 1) acıklı / acınası bir şekilde; 2) gülünç

derecede

pivotal = asıl, esas, çok önemli, birinci derecede önem ve etkisi olan, crucial, vital

place = yerleştirmek, koymak, put

place emphasis on = bkz. put emphasis on

place greater importance (on) = daha büyük değer

/ önem vermek

place in charge (of) = (bir işin, görevin) başına getirmek, sorumluluğunu vermek

place in context = yerli yerine oturtmak

placenta = plasenta, döleşi (birçok memelinin ana rahminde bulunan, cenine oksijen ve besin sağlayan yapı)

placental = plasental (doğmamış yavrusunu rahminde plasenta aracılığı ile besleyen)

plague (fiil) = acı / dert / rahatsızlık vermek, annoy, bother, (My shoulder has been plaguing me all week. = Omzum bana bütün hafta acı verdi.)

plague (isim) = 1) veba, black fever; 2) bela, trouble

plain = ova, düz alan

plan view = plansal görünüş, üstten görünüş

planet = gezegen

planetary = gezegenlerle ilgili

planetary formation = gezegen oluşumu

planetary gear (system) = bir dış dişli ve içerisinde dönerek çalışan iç dişlilerden oluşan güç iletim sistemi, epicyclic gear

planing = (marangozlukta) planyalama, rendeleme, silme (yüzeyi, genellikle makine kullanarak düz ve pürüzsüz hale getirme işlemi)

plant (fiil) = (bitki) ekmek / dikmek

plant (isim) = 1) fabrika, tesis, enerji santrali; 2) bitki

plant kingdom = bitkiler alemi

plant protein = bitkisel protein

plaque = plak (bir yüzey üzerinde herhangi bir maddenin birikmesi nedeniyle oluşan ince tabaka), diş taşı

plasma = plazma (kan sıvısı) plastic mass = plastik yığını plate = plaka

plateau = (çoğul: plateaux veya plateaus) 1) yayla, plato; 2) düzey, level

platelet = trombosit (kanın pıhtılaşmasında rol oynayan, çekirdeksiz kan hücresi)

plate-like = levha benzeri

plate-tectonic activity = levha hareketleri (yerkabuğunu oluşturan levhaların hareketleri ve birbirleriyle olan etkileşimleri)

plausible = akla yakın, makul, reasonable, logical, zıt anl.= implausible, unlikely

plausibly = makul / akla yakın bir şekilde, reasonably

play a basic role (in) = temel rol oynamak, play a central role (in)

play a central role (in) = temel rol oynamak, play a basic role (in)

play a crucial role (in) = hayati rol oynamak

play a part (in) = rol oynamak, etkisi / katkısı olmak, contribute (to), take part (in)

play down = hafife almak, önemsememek

play down to = (birisi)’nin seviyesine inmek

play for = (bir kulüp / takım vs.) için (futbol vs.) oynamak, (bir kulübün / takımın vs.) oyuncusu olmak

play out = (mücadele, uğraş vs.) vermek, yapmak, perform

play up = 1) (bir şey)’e dikkat çekmek, olduğundan önemli göstermek, draw attention (to); 2) kötü davranışlarda bulunmak, yaramazlık yapmak, misbehave

 

122 – ÜDS Sözlüğü

 

 

playground = oyun sahası / parkı, çocuk bahçesi, (mecazi anlamda) arka bahçe

playwright = oyun yazarı

pleasantly = hoşa gider bir şekilde, hoşça pleasingly = hoşnut edici bir şekilde, memnuniyet

verici bir şekilde, pleasantly

pleasurable = zevkli, keyifli, enjoyable, pleasant, zıt anl.= mean, nasty

pleasure centres of the brain = beyindeki haz merkezleri

pledge = 1) söz, vaat, promise; 2) teminat, rehin, guarantee, surety

plentiful = bol, çok, bereketli, verimli, abundant, fertile, zıt anl.= meagre, scarce

plentifully = bolca, çokça, bereketli bir şekilde, abundantly, zıt anl.= sparingly

plenty = pek çok (şey), a lot, zıt anl.= very little plenty of = bolca, lots of

plot (fiil) = (plan, harita, matematiksel fonksiyon vs. için) çizmek, kağıda dökmek

plot (isim) = 1) fesat, entrika; 2) (sinemada) olayların kurgusu veya ana öykü

pluck = (çiçek, meyva) koparmak

plum = erik

plume = pamuk gibi bazı bitkilerdeki tohumları saçan beyaz tüy gibi kısım

plunge = (fiyatlar vs. için) aniden ve büyük oranda düşmek, baş aşağı gitmek, drop

plurality = çokluk

poach = yasak bölgede avlanmak

poem = şiir, nazım

poet = şair

poetry = şiir sanatı

point = 1) gaye, maksat, goal; 2) nokta, durum, mesele

point out = (bir şey)’e dikkat çekmek, belirtmek, call attention (to), indicate, bring up

point to = işaret etmek, göstermek, denote, indicate poisonous = zehirli, toxic

polar = 1) kutupsal, (polar orbit = kutupların üzerinden geçerek izlenen yörünge); 2) taban tabana zıt, opposite

polar bear = kutup ayısı

polar liquid = polar sıvı, hidrofob / suyu iten sıvı (etil asetat, heksan gibi, elektronları molekülün bir tarafında toplanma eğiliminde olduğu için, molekülleri elektriksel kutuplanma sergileyen sıvı)

policing mission = polislik görevi (asayişi sağlama / koruma ile ilgili görev)

policy = 1) sigorta poliçesi; 2) (bir konuda izlenecek) siyaset, politika, tutum

policy makers = (bir konuda izlenecek) siyaseti belirleyen kişiler

policy-making = (bir konuda izlenecek) siyaseti hazırlama, yönerge hazırlama

polio = çocuk felci

polish = 1) cilalamak, parlatmak; 2) (pirincin kabuğunu) ayıklamak

polished = cilalanmış, parlatılmış

polished rice = kabuğu ayıklanmış / cilalanmış beyaz pirinç, white rice

poll = gayri resmi anket

pollinate = tozlaşmak, polen yaymak

pollutant = kirletici madde pollute = kirletmek, contaminate

polluted = kirletilmiş, pisletilmiş, kirli, contaminated, (Our water supply is becoming polluted with nitrates disposed of by several industries. = Su kaynağımız, çeşitli sanayi kuruluşları tarafından atılan nitratlar nedeniyle kirleniyor.)

pollution = kirlenme, kirlilik, contamination

polygon = çokgen

polyphony = çokseslilik

polypill = kalp-damar, diabet ve benzeri kimi hastalıkların tedavisi için önerilen ve birden fazla ilacın bir araya getirilmesi yoluyla elde edilen ilaç, çoklu / kombine ilaç

polyploid = poliployid (monoployid sayının iki katından daha fazla kromozoma sahip hücre ya da organizma)

polyunsaturated fat = çoklu doymamış yağ (molekülleri, pek çok doymamış (hidrojene olmamış) bağ içeren yağ)

Pompeii = Pompei (Bugün İtalya’nın Napoli kenti yakınlarında yer alan ve Vezüv volkanının lavları altında kalmış olması sebebiyle çok iyi korunmuş bir Roma Dönemi kenti)

pool (fiil) = birikmek, toplanmak

pool (isim) = küçük göl, gölet, havuz, su birikintisi poor = kötü, düşük kalitede, yetersiz, eksik, az,

inadequate, zıt anl.= abundant, sufficient

poor appetite = zayıf iştah, iştahsızlık

poor at = (bir konu)’da kötü / başarısız, zıt anl.= good at

poor folate status = folik asit yetersizliği

poor quality = düşük kalite

pop in and out of = (bir şey)’in içine girip çıkmak

popular culture = popüler kültür

 

ÜDS Sözlüğü – 123

 

 

population = nüfus, popülasyon (biyolojide, bir türün, belli bir alanda yaşayan bireylerinin tamamı)

populous = yoğun nüfuslu, kalabalık, crowded

porch = sundurma

porous = gözenekli, süngerimsi

port = 1) iskele tarafı (sol), zıt anl.= starboard;

  • liman, harbour, dock

portray = betimlemek, tanımlamak, resmetmek, illustrate, depict

ports of call = ziyaret edilen limanlar pose = (sorun, zorluk, risk vs.) yaratmak /

oluşturmak, present

pose a serious danger = ciddi bir tehlike oluşturmak pose a threat = tehdit oluşturmak

posit = öne sürmek, varsaymak, önermek, put forward, hypothesize

positively charged = pozitif yüklü, zıt anl.= negatively charged

possess = ele geçirmek, sahip olmak, have, own possessions = sahip olunan mallar

possibility = olasılık, ihtimal, zıt anl.= impossibility possible = mümkün, olanaklı, zıt anl.= impossible post = 1) makam, mevki, pozisyon; 2) kazık, destek,

direk

post- = sonrası, (post-World War II = 2. Dünya Savaşı sonrası)

posterior = (anatomide) arka, arkadaki, zıt anl.= anterior

posterior wall of abdomen = karnın arka duvarı posterity = gelecek kuşaklar, next generation post-marketing surveillance = satış sonrası

denetim

postpone = ertelemek, put off

post-traumatic = travma / sarsıntı sonrası

postulate = gerçek olduğunu varsaymak

posture = postür (bedenin oturma vs. esnasındaki duruş şekli), duruş, hal, tutum, position, attitude

post-war = savaş sonrası, zıt anl.= pre-war

pot = tencere, pişirme kabı

potency = (cinsel) iktidar

potent = güçlü, etkili, strong, effective, zıt anl.= weak, impotent

potential = potansiyel, olası, possible

potentially = potansiyel olarak, muhtemelen, pekala

pottery = çömlekçilik

poultry = kümes hayvanları

pour into = 1) (içine) akıtmak, akmak, yağmak; 2) büyük kalabalıklar halinde gelmek, üşüşmek

pour out (of) = (bir yer)’den dışarı / (bir şey)’in dışına ak(ıt)mak / dök(ül)mek

pourable = dökülebilir

poverty = yoksulluk, fakirlik, zıt anl.= wealth

powdered = toz haline getirilmiş power (fiil) = itici güç vermek power (isim) = güç, kabiliyet power plant = enerji santrali

powerful = güçlü, etkili, yetkili, effective, strong, zıt anl.= weak

power-operated = makine yardımıyla çalıştırılan practicable = uygulanabilir, yapılabilir, elverişli,

possible, zıt anl.= impracticable

practical = pratik, elverişli, uygulamaya yönelik, practicable, feasible, zıt anl.= impractical, theoretical

practically = 1) pratik olarak, pratikte, uygulamada, in practice, zıt anl.= theoretically; 2) hemen hemen, almost

practice (fiil) = 1) tatbik etmek, uygulamak; 2) (bir bilim ya da spor dalında çalışma) yapmak, icra etmek, do

practice (isim) = uygulama, aktivite, iş

practitioner = pratisyen hekim

praise (fiil) = övmek, appreciate, zıt anl.= criticize praise (isim) = övgü, appreciation, zıt anl.= criticism prayer = dua

prayer hall = (bir din görevlisinin idaresi altında olmayan, insanların kendi kendilerine kullandıkları istasyon, alışveriş merkezi gibi yerlerdeki) küçük ibadethane / mescit

precarious = güvenilmez, istikrarsız, kuşkulu, doubtful, delicate, zıt anl.= secure, safe

precast concrete = önceden dökülmüş beton precaution = önlem, tedbir, safeguard, (Effective

precautions were taken during the Olympic

games held in Athens. = Atina’da yapılan Olimpiyat Oyunları sırasında etkili önlemler alınmıştı.)

precede = (bir şey)’den önce gelmek, (bir şey)’in önünde / öncesinde olmak, come before, come first, zıt anl.= succeed, follow

precedence = öncelik, priority, (Applications arriving first will have precedence. = Başvurular öncelik sırasına göre değerlendirilecektir.)

precious = değerli, kıymetli, yararlı, valuable, (Salt was nearly as precious as gold in the ancient world. = Tuz, antik dünyada neredeyse altın kadar kıymetliydi.)

precipitate = hızlandırmak

precipitation = yağış

 

124 – ÜDS Sözlüğü

 

 

precise = 1) tam, kesin, definite; 2) dikkatli, titiz, rigorous, zıt anl.= indefinite, inaccurate

precisely = tam olarak, kesinlikle, titizlikle, exactly, definitely, zıt anl.= probably, questionably

precision = kesinlik, doğruluk, açıklık, accuracy, zıt anl.= imprecision, inaccuracy

pre-condition = ön koşul / şart predator = yırtıcı / alıcı / avcı hayvan

predecessor = 1) ata, cet, ancestor; 2) selef (aynı alanda mevcut kişilerden daha önce çalışma yapmış veya aynı görevde mevcut kişilerden daha önce görev almış kişi), forerunner;

  • aynı amaçla daha önce yapılmış araç , öncü, forerunner

predict = tahmin etmek, öngörmek, anticipate, guess predictable = önceden söylenebilir, öngörülebilir,

foreseeable, zıt anl.= unpredictable

prediction = tahmin, öngörü, kestirim, anticipation predictive = sonucu önceden gösteren, prognostic predictor = 1) belirleyici, öncü, haberci, işaret(çi),

belirteç, indicator; 2) uçaksavar atış noktasını

belirleyen alet

predispose (to) = predispoze olmak (bir hastalığa önceden eğilimi, duyarlılığı ya da yatkınlığı olmak)

predominant = ağır basan, hakim olan, çoğunlukta olan, en etkili, ruling, prime, prevailing, zıt anl.= minor, subsidiary

predominantly = genelde, çoğunlukla, above all, in general, zıt anl.= least of all

predominate = yaygın olmak, hüküm sürmek, hakim olmak, üstün olmak, prevail

pre-dynastic Egypt = hanedanlık öncesi Mısır (Eski Mısır’ın henüz hanedanlarca yönetilmeye başlamadığı, M. Ö. yaklaşık 3150 yılı öncesindeki dönem)

pre-eminence = üstünlük, seçkinlik, superiority, dominance, zıt anl.= inferiority

pre-eminent = üstün, seçkin, superior, distinguished, zıt anl.= inferior, second-rate

preface (fiil ) = (bir şey)’in önsözü olmak, (bir şey)’e önsöz sağlamak

preface (isim) = önsöz prefer = tercih etmek

preferably = tercihen, more desirably, rather, sooner, more readily / willingly

preference = tercih

preglass = cam üretiminin icat edilmesi sürecinde, henüz tam anlamıyla camlaştırılamamış malzeme

pregnant = hamile, gebe

prehensile tail = (hayvanlarda) nesneleri kavrayabilme becerisine sahip kuyruk

prehistoric = tarih öncesi (dönemler) ile ilgili

prehistory = tarih öncesi (tarih kaydedilmeye başlamadan önceki dönem)

prejudice = ön yargı, peşin hüküm, bias preliminary = preliminer, ön, ilk, initial premarketing study = pazarlamaya başlamadan

önce yürütülen araştırma / çalışma

premature = 1) zamansız, gereğinden önce, vakitsiz, zamanı gelmemiş, early, untimely, zıt anl.= overdue; 2) prematüre, erken doğmuş, gelişmemiş, olgunlaşmamış, immature, undeveloped, unripe, zıt anl.= mature, developed

prenatal care = doğum öncesi bakım

preoccupation (with) = (zihni bir şey) ile meşgul olma

prepare = düzenlemek, hazırlamak, get (smt) ready prepared (to) = (bir şey yapmaya) hazır / hazırlıklı,

ready (to)

pre-Roman = Roma (devri) öncesi

prescribe = 1) (ilaç, tedavi vs. için) reçete yazmak / vermek; 2) emretmek, kural olarak koymak, enjoin, dictate

prescription = reçete

prescription drug = reçeteli ilaç, zıt anl.= over-the- counter / nonprescription drug

presence = varlık, (hazır) bulunma, existence, attendance, zıt anl.= absence

present (fiil) = 1) ortaya koymak, tanıtmak, sunmak, takdim etmek, demonstrate, manifest, introduce; 2) sergilemek, göstermek, ibraz etmek, reveal, illustrate, exhibit, zıt anl.= conceal, cover, hide

present (isim) = hediye, gift

present with = vermek, göstermek, give

presentably = prezantabl / sunulabilir bir şekilde, suitably

presentation = sunum, sergileme

preservative = koruyucu

preserve = korumak, saklamak, maintain, conserve, secure

presidency = başkanlık (dönemi) president = başkan, devlet başkanı

press ahead = (zorluklara rağmen) ilerlemek, devam etmek, push ahead

press conference = basın toplantısı press-coverage = basına konu olma pressing = acil, ivedi, sıkboğaz eden

 

ÜDS Sözlüğü – 125

 

 

pressure = basınç

pressurising = basınç altında tutan

pressurize = basınç altında tutmak

prestigious = saygın, itibarlı, prestijli, respectable presumably = tahminen, herhalde, galiba, by

reasonable assumption, probably, (The bomb

was presumably intended to go off while the meeting was in progress. = Bombanın, tahminen toplantı devam ediyorken patlaması planlanmış.)

presume = sanmak, tahmin etmek, varsaymak, believe, suppose, think

pretence = 1) rol yapma, numara; 2) bahane pretend = numara yapmak, -miş gibi davranmak, act pretended = sözde, gerçek dışı

pretentious = gösterişçi, extravagant

pretentiously = gösterişçi bir şekilde, zıt anl.= modestly

pretty = 1) güzel, şirin; 2) oldukça, epey, quite, rather pretty much = büyük ölçüde

prevail = hüküm sürmek, hakim olmak, yaygın olmak, be common, dominate

prevailing = geçerli, yaygın, hakim olan, dominant, current, widespread, zıt anl.= unusual, rare

prevalence = yaygınlık, etkinlik, sıklık, prevalans (bir hastalığın görülme oranı), predominance, pervasiveness, zıt anl.= rarity

prevalent = 1) olagelen, yaygın, sıkça rastlanan, prevailing, common, current, widespread, zıt anl.= rare, uncommon; 2) hüküm süren, etkin, predominant, ruling

prevent = (bir şey)’den alıkoymak, önlemek, önüne geçmek, engellemek, hinder, stop, zıt anl.= let, allow

preventable = önlenebilir

preventative = önlemeye yönelik, koruyucu, pre- emptive

prevention = önleme, engelleme, avoidance, protection

preventive = önleyici, engelleyici, defensive preventive detention = gözetim altında tutulma previous = önceki, eski, former, old, zıt anl.= latter,

future, next

previously = önceden, daha önceleri, earlier, formerly, zıt anl.= subsequently, in the future

prey = av, game, zıt anl.= predator

pricing mechanism = fiyatlandırma sistemi

pride oneself on (doing) smt = bir şeyden / bir şey yapmaktan gurur / kibir duymak, (He prides himself on being a good singer. = İyi bir şarkıcı olmaktan (ötürü) gurur duyuyor.)

primarily = başlıca, öncelikle, aslında, esasen, initially, essentially, mainly, mostly

primary = birincil, ana, temel, main, principle, zıt anl.= secondary, subordinate

primary education = temel eğitim, ilköğretim

primate = primat (en gelişmiş ve zeki memeli gruplarına ait herhangi bir üye), (The human differs from the lesser primates in his passion for football. = İnsan, futbol tutkusu ile diğer daha aşağı primatlardan ayrılır.)

prime (fiil) = harekete / patlamaya hazır hale getirmek, make ready

prime (isim) = 1) asıl, baş, başlıca, chief;

  • mükemmel, birinci kalite, perfect

primeval = tarih öncesi çağlara ait, başlangıçtan beri var olan, aboriginal

primitive = 1) basit, simple; 2) primitif, ilkel, uncivilised

princeling = küçük prens, şehzade

principal (isim) = müdür, okul müdürü, director, headmaster

principal (sıfat) = başlıca, en önemli, ana, esas, main, major

principally = esas olarak, mainly, chiefly principle = prensip, ilke

printing press = matbaa makinası prior (to) = önceden, önceki, preceding

priority = öncelik, precedence, (In an emergency ward it is hard to decide who to give priority to.

= Acil serviste, kime öncelik verileceğine karar vermek zordur.)

prism = prizma

prisoner = mahkum, tutuklu, esir, tutsak

pristine = bozulmamış, saf

privacy = gizlilik, (özel dolap, kapalı banyo / tuvalet vs. gibi) kişinin bazı özel ihtiyaçlarını gizlilik içinde görebilme olanağı, (May I have some privacy, please? = Biraz yalnız kalabilir miyim lütfen? (“Özel ihtiyaçlarımı görebilmem için odadan çıkabilir misiniz?” anlamında.))

private = özel, hususi, zıt anl.= public privatisation = özelleştirme privilege = ayrıcalık, concession

privileged = ayrıcalıklı, imtiyazlı, advantaged, favoured, zıt anl.= underprivileged

 

126 – ÜDS Sözlüğü

 

 

prize = çok değer vermek, regard highly, greatly value

pro- = lehinde, -den yana

proactive = muhtemel sorunları, ihtiyaçları vs. öngörüp (onların meydana gelmesini beklemeden) harekete geçen, zıt anl.= retroactive

Proba satellite = 2001’de uzaya gönderilen bir dünya görüntüleme uydusu, Project for On-

Board Autonomy probability = olasılık, possibility probably = muhtemelen, olasılıkla

probe (fiil) = araştırmak, incelemek, investigate, explore

probe (isim) = sonda (insansız, küçük uzay aracı) problematic = sorunlu, problemli

problems of this nature = bu türden sorunlar

procedural = usule ait

procedure = işlemler sırası, yol, yöntem, prosedür (araştırma, tanı koyma, tedavi etme vb. amaçla uygulanan, belli bir yönteme dayalı işlem)

proceed = 1) ilerlemek, devam etmek, advance, continue, zıt anl.= stop; 2) (bir şeyden) kaynaklanmak / ortaya çıkmak

proceeding = yargılama usulü, muamele proceeds = (çoğul kullanılır) gelir, kazanç process = süreç, procedure, progression processing = işleme, treating, working on proclaim = ilan etmek, açıklamak, declare,

announce

Proctor Prize = William Proctor Ödülü (bilimsel araştırmalar yapan ve bu araştırmaları bilim dünyasıyla paylaşan üstün başarılı bilim insanlarına verilen ödül)

produce (isim) = ürün, tarım ürünleri produce (fiil) = üretmek, generate, make product = ürün

production = yapım, prodüksiyon, eser, yapıt

production chain = üretim zinciri (bir üretim ile ilgili olarak hammadde sağlanması, işleme, pazarlama gibi tüm aşamalar)

productive = üretken, prolific, fruitful, zıt anl.= unproductive

productivity = üretkenlik, output, efficiency

professional = profesyonel

professional association = meslek birliği profit = kar, zıt anl.= loss

profitability = karlılık

profitable = kârlı, kazançlı, rantabl, profit-making

profit-oriented = kar amacı güden

profound = derin, büyük, kapsamlı, deep, serious, intense, zıt anl.= superficial

profoundly = derin, kuvvetli, deeply, thoroughly, zıt anl.= weakly, superficially

profusely = çokça, bolca

prognosis = (çoğul: prognoses) prognoz (bir hastalığın süresi ve gelişimi hakkında tahmin)

programmed cell death = programlanmış hücre ölümü

progress (fiil) = ilerlemek, gelişmek, advance progress (isim) = ilerleme, gelişme, advancement,

development, zıt anl.= regress

progressive = 1) ilerici, reformist, zıt anl.= conservative; 2) (hastalık için) ilerleyen;

  • derece derece

progressively = gittikçe, gitgide, gradually progressively blurred = zamanla bulanık hale gelen prohibit = yasaklamak, forbid, ban

prohibition = yasak, ban

prohibitive = 1) (fiyat için) fahiş; 2) yasaklayıcı;

3) engelleyici

project = 1) planlamak, tasarlamak; 2) yansıtmak, izdüşürmek

project back = geri yansıtmak

proliferate = (hızla) çoğalmak, artmak, prolifere olmak

proliferation = çoğalma

prolific = üretken, verimli, doğurgan, productive, fruitful

prolong = uzatmak, sürdürmek, extend, carry on, zıt anl.= shorten

prolonged = uzun süreli

prominence = ün, çarpıcı şey, şöhret, distinction, fame

prominent = öne çıkan, dikkat çeken, ünlü, şeçkin, önemli, well-known, famed, remarkable, outstanding

promise (fiil) = (bir olguya) işaret etmek, (bir şeyin olacağını) vaat etmek, söz vermek, give one’s word

promise (isim) = vaat, söz

promising = umut verici, geleceği parlak, hopeful, bright, zıt anl.= discouraging, unfavourable, unpromising

promote = desteklemek, geliştirmek, oluşmasına izin vermek, uygun ortam hazırlamak, (reklamla) tanıtmak, advocate, encourage, publicise, zıt anl.= impede, obstruct

 

ÜDS Sözlüğü – 127

 

 

promotion = reklam, tanıtım

prompt (fiil) = harekete geçir(t)mek, teşvik etmek, bring about, encourage

prompt (sıfat) = çabuk, acele, speedy, rapid, zıt anl.= late, slow

promptly = çabucak, hızla, kolayca, rapidly, easily, readily, zıt anl.= slowly, late

prone (to) = eğilimli, yatkın, sensitive, susceptible, zıt anl.= immune, resistant

proof = kanıt, delil, evidence

propagate = üre(t)mek, çoğal(t)mak, yay(ıl)mak, reproduce, multiply, spread

propel = itmek, ileriye hareket ettirmek, yürütmek

propeller = pervane

propeller plane = pervaneli uçak

propensity = eğilim, meyil, tendency, inclination proper = 1) doğru, uygun, münasip, olması gereken,

correct, suitable, appropriate, right, zıt anl.=

wrong, improper, (We are in the middle of an operation. This is not a proper moment for a joke. = Bir ameliyatın ortasındayız. Espri yapmak için uygun bir zaman değil.);

2) kendine özgü, peculiar, (Every animal has its proper instincts. = Her hayvanın kendine özgü içgüdüleri vardır.)

proper handling = gereği gibi ele alma / halletme proper sitting posture = düzgün oturma şekli properly = doğru dürüst / düzgün, gerektiği gibi,

uygun bir şekilde, doğru olarak, adam gibi,

adequately, correctly, duly, zıt anl.= improperly, unduly, (He didn’t close the door properly, and the room got colder and colder in a few minutes. = Kapıyı doğru dürüst kapatmadığı için oda birkaç dakika içinde gittikçe soğudu.)

property = 1) (bir madde vs. için) özellik, nitelik, characteristic, feature; 2) mülkiyet, mal-mülk, belongings

prophecy = kehanet

prophesy = kehanette / tahminde bulunmak proportion = oran, orantı, nispet, percentage, zıt anl.=

disproportion

proportional = orantılı, (directly proportional = doğru orantılı)

proportionally = orantılı (olarak), relatively proposal = öneri, teklif, evlenme teklifi, suggestion propose = 1) önermek, teklif etmek, ileri sürmek,

recommend, offer, suggest, put forward, (The

Minister proposed that tobacco advertising should be banned. = Bakan, tütün reklamlarının yasaklanmasını önerdi.);

2) evlenme teklif etmek

proposition = öneri, teklif, suggestion

propulsion = itici güç

pros and cons = bir şeyin olumlu ve olumsuz yanları

/ avantaj ve dezavantajları

prose = nesir, düzyazı

prosecute = (aleyhine) dava açmak, litigate, sue

prosecution = 1) ceza davası, cezai takibat; 2) iddia makamı

prospect = başarı şansı, olasılık, ihtimal, expectancy, likelihood

prospective = müstakbel, olası, expected, likely, (a prospective mother = müstakbel anne / anne adayı)

prosper = gelişmek, zenginleşmek, flourish, thrive, develop

prosperity = refah

prosperous = başarılı, kazançlı, karlı, zengin, refah içinde, affluent, (He was born sixty-four years ago to a prosperous family. = Altmış dört yıl önce hali vakti yerinde bir ailenin çocuğu olarak doğdu.)

prostate cancer = prostat kanseri

prostitute = fahişe, hayat kadını

protect = korumak, kollamak, defend, keep safe, secure

protect against = (bir şey / birisi)’ne karşı koru(n)mak protection = koruma, shelter, security

protective = koruyucu

protein aggregate = protein yığını / kümesi

protein fiber = protein lifi

protein-binding partner = protein bağlayıcı kısım / bölge (proteinin kendisine bağlanmasını sağlayan ve bunu vücudun belirli bölgelerine taşıyan hücre yapısı)

protein-rich food = proteinden yana zengin yiyecek protocol = 1) protokol (yapılacak bir iş ya da

araştırma ya da işlem için hazırlanan ayrıntılı

plan, izlenecek yöntem ve işlem sırası);

2) (tıpta) bir ilaç veya tedavi için uygulama planı

protract = küçük ölçekle kopyasını yapmak prove = 1) (bir şey olduğu) ortaya çıkmak /

anlaşılmak, (proved problematic = problemli

çıktı); 2) kanıtlamak, ispatlamak, confirm, establish, zıt anl.= disprove, deny

prove (smo) right = (birisi)’ni haklı çıkarmak prove successful = başarılı olmak, işe yaramak prove useful = yararlı olduğu ortaya çıkmak prove valuable = değerli olmak, yarar sağlamak

 

128 – ÜDS Sözlüğü

 

 

proverb = atasözü

provide (with) = sağlamak, bulmak, temin etmek, supply, render, zıt anl.= withhold

provide for = geçimini sağlamak, imkan hazırlamak, bring up, foster, zıt anl.= neglect, ignore

provided that = koşuluyla, şartıyla

province = eyalet, vilayet

provincial = eyaletlere ait, eyaletlerle ilgili

provision = 1) sağlama, tedarik, sağlanan imkanlar, supply; 2) hüküm; 3) koşul, şart

provisional = geçici, temporary, zıt anl.= permanent

proximity = (pozisyon olarak) yakınlık

psyche = (felsefede) ruh, tin

psychiatric disorder = psikiyatrik bozukluk (akıl ve ruh hastalığı)

psychiatrist = psikiyatrist, psikiyatr (akıl ve ruh hastalıkları uzmanı)

psychic = psişik, ruhsal

psychoactive drug = psikoaktif ilaç (zihinsel prosesler üzerinde etkili olan ilaç)

psychological = psikolojik (psikoloji / ruhsal durum ile ilgili)

psychologist = psikolog, psikoloji uzmanı

psychopathology = psikopatoloji (anormal davranışlar ya da akıl hastalıkları bilimi)

psychophysiological = psikofizyolojik (normal ya da normal olmayan fizyolojik proseslerin zihinsel fonksiyonlar üzerindeki etkisiyle ilgili)

psychosocial = psikososyal

psychotherapeutic drug = ruhsal bozukluğu tedavi etmeye yarayan ilaç

psychotherapy = psikoterapi (hastayı telkin, ikna vb. psikolojik yöntemlerle tedavi etme)

psychotic behaviour = psikoz davranış (ağır ruh hastalığı olan bir kişinin davranışı)

psychotic episode = psikoz nöbeti (ağır ruh hastalığı nöbeti)

puberty = ergenlik dönemi public = kamu, halk

public apology = kamu önünde özür dileme

public decision-making = kamu adına karar alma (işi)

public expenditure = kamu harcamaları (devletin kamu yararı için yaptığı harcamalar)

public finance = kamu finansmanı

public interest = kamu yararı

public land = kamu arazisi, zıt anl.= private property

public relations = halkla ilişkiler

public safety = kamu güvenliği

public servant = devlet memuru, civil servant

public spending = kamu harcamaları (kamu kuruluşlarınca yapılan harcamalar)

public square = kent meydanı

publication = yayın, basılı metin

public-health measure = halk sağlığı için alınan önlem

publicity = 1) aleniyet, herkesçe bilinme, şöhret;

2) reklam, propaganda, tanıtım, promotion, advertising

publicize = (bir şey)’in reklamını / propagandasını yapmak, advertise

publish = 1) ilan etmek, açıklamak; 2) yayımlamak, basmak

published = açıklanmış, ilan edilmiş, yayınlanmış pull apart = ayırarak uzaklaştırmak

pull down = yıkmak, demolish, destroy, zıt anl.= erect, set up

pull in = toplamak, gather

pull out = çekip / söküp çıkarmak, koparmak

pull out of = (bir yerden)’den ayrılmak / çıkmak, quit, leave, zıt anl.= join

pull through = (bir bela veya hastalıktan) kurtulmak / kurtarmak, paçayı kurtarmak

pull up to / with = (diğer bir yarışmacı vs.) ile aynı düzeye gelmek, (diğeri)’ni yakalamak

pull up = kaldırmak, sökmek, dışarı çekmek

pulley = makara, kasnak

pulmonary = pulmoner, akciğere ait

pulmonary ventilatory system = akciğerli solunum sistemi (insanların, memelilerin, sürüngenlerin ve kuşların sahip olduğu, asıl gaz değişiminin akciğer içerisinde gerçekleştiği solunum sistemi türü)

pulp = kağıt hamuru

pulse = 1) nabız, kalp atışı; 2) kısa frekanslı ışık huzmesi; 3) (elektrik vs. ile) şok (verme / gönderme işi)

pump out = dışarı pompalamak, püskürtmek

punching = zımbalama

punishment = ceza, cezalandırma, penalty

punitive = cezai, penal

purchase (fiil) = satın alma, buying

purchase (isim) = satın alınan şey, (Among his purchases were several books. = Satın aldığı şeyler arasında birkaç kitap da vardı.)

purchasing power = alım gücü (birim paranın veya birim çalışma karşılığı kazanılan paranın, satın alabileceği ticari mallar bakımından kıymeti), buying power

 

ÜDS Sözlüğü – 129

 

 

pure = saf

pure alexia = yazılı metinleri anlama yeteneğinin tamamen yitirilmesi durumu

purely = 1) yalnızca, sadece, exclusively;

2) tamamen, bütünüyle, completely

Purgatory = Katoliklik inancına göre, insanların cennete gitmeden önce dünyada işledikleri günahlar için cezalandırılacakları yer

Puritan = Püriten (Hıristiyanlık dininde, Protestan Kilise’ye bağlı olan Püritenlik mezhebi ile ilgili)

pursue = izlemek, peşine düşmek, aramak, (bir uğraşı) sürdürmek, chase, trail, seek, zıt anl.= give up, quit

pursuit = izleme, takip, peşinde olma, chase, accomplishment

push = itme, zorlayarak ileriye götürmek

push up = yukarı çekmek / itmek, yükseltmek, raise, zıt anl.= push down, lower

put a premium on = prim / değer vermek

put a stop = bir son vermek, (kötü bir gidişe vs.) dur demek

put across = etkili bir şekilde anlatmak / açıklamak / söylemek, convey, express

put ahead of = (bir şey)’in önüne / ilerisine geçirmek

put an end to = (bir şey)’e son noktayı koymak, onu bitirmek

put aside = bir kenara koymak, biriktirmek, saklamak, save, spare

put at risk = tehlikeye atmak, riske sokmak, risk

put down = 1) (yere, geri veya aşağı) koymak, lay;

2) yazmak, kaydetmek, enter, make a record of

put emphasis on = vurgulamak, emphasise, stress put forward = 1) önermek, öne çıkarmak, ileri

sürmek, fikir ortaya atmak, assert, propose;

2) (tarihi, saati vs.) ileri almak

put high on (one’s) list of priorities = öncelik listesinin üst sıralarına koymak

put in = 1) içeri koymak, eklemek; 2) (zaman) harcamak, spend (time)

put in its simplest terms = en basit anlatımla put into effect = yürürlüğe koymak, put into force put into force = yürürlüğe koymak, put into effect put into practise = uygulamaya koymak / geçmek put like that = o şekilde ele alınırsa

put off = 1) ertelemek, postpone; 2) (bir şey)’den soğutmak, tiksindirmek, repel

put on = 1) (elbise vs.) giymek, wear; 2) (ışık vs.) açmak, turn on; 3) eklemek, add

put on trial = yargılamak, mahkemeye göndermek put out = 1) söndürmek, extinguish;

2) sinirlendirmek, upset

put out of = (bir yerden) çıkarmak, dışarı atmak

put over = 1) başarılı / güzel bir şekilde ifade etmek / anlatmak, (bir şeyin) anlaşılmasını sağlamak, put across, (She is very good at putting her views over in meetings. = Toplantılarda, görüşlerini güzel bir şekilde ifade etmekte çok başarılı.); 2) ertelemek, postpone, defer

put pressure on = baskı yapmak, (bir şey yapmaya) zorlamak

put right = düzeltmek, yoluna koymak, rectify, zıt anl.= damage, worsen

put the focus on = (bir yer)’e, (bir şey)’e odaklanmak

put through = 1) (başarılı bir) sonuca ulaştırmak, implement; 2) (telefonda) bağlamak, connect

put to good use = iyi bir şekilde kullanmak

put to the test = test etmek, teste tabi tutmak

put together = (parçaları) bir araya getirerek üretmek, birleştirmek, toplamak

put up = 1) (çadır vs.) kurmak, zıt anl.= take down;

2) (poster, ilan, not vs.) asmak, post; 3) (fiyatı) yükseltmek, arttırmak, increase, (Sales began to decline after they put up the prices. = Fiyatları arttırdıklarından beri satışlar düşmeye başladı.)

put up with = tahammül etmek, dayanmak, tolerate, (There are many inconveniences and pain that have to be put up with after you have undergone a major operation. = Büyük bir ameliyat geçirdikten sonra, tahammül edilmesi gereken pek çok rahatsızlık ve acı olur.)

puzzle (fiil) = şaşır(t)mak, hayrete düş(ür)mek, confuse, baffle

puzzle (isim) = bilmece, bulmaca, baffle puzzle over = anlamaya / çözmeye çalışmak

puzzlingly = şaşırtıcı, hayret verici, confusing, baffling

Pyramid of the Sun = Güneş Piramidi (Bugün Meksika sınırları içindeki Teotihuacan antik kentinde yer alan, Aztekler’den kalma büyük bir piramit)

 

 

 

Q Q Q Q Q

 

 

 

quadrant of meridian = bir meridyen dairesinin dörtte biri, kutup ile Ekvator arasındaki uzaklık

quake = yer sarsıntısı, deprem, earthquake

qualified enough = yeterince vasıflı

qualify (for) = (bir iş) için gerekli niteliklere sahip olmak, hak kazanmak, be eligible (for)

qualitative = nitel, niteleyici, kalitatif quality = kalite, nitelik, vasıf

quality-control = kalite kontrol (özellikle mühendislik ve üretim alanlarında, müşteri gereksinimleri ve standartların yakalanması konularında çalışmalar yürüten disiplin), quality engineering

quantifiable = miktarı belirlenebilir / ölçülebilir

quantify = nicelemek, sayıya dökmek, count, measure

quantitative = nicel, kantitatif

quantitative trait = nicel (kantitat if) özellikler quantity = miktar, nicelik, amount

quantum = (çoğul: quanta) kuantum (fizikte, genellikle temel parçacıkların enerji ve momentumlarını tanımlamakta kullanılan bölünemez birim)

quantum mechanics = kuantum mekaniği (fizik biliminin, özellikle atomik ve atomaltı seviyelerde, madde ile enerji arasındaki ilişkiyi araştıran alanı)

quarter = 1) makam, (kendisinden bir şey gelen veya beklenen) merci; 2) yer, yön, çevre, topluluk; 3) çeyrek, one fourth

quarters = (çoğul kullanılır) mahalleler, semtler, yaşanan mekanlar

query = sorgulamak, question

quest = arayış, search

question = 1) doğruluğundan kuşku duymak, sorgulamak, doubt, dispute; 2) tartışmak, argue

queue = sıra, kuyruk, waiting line

quintessence = mükemmel bir örnek

quit = bırakmak, vazgeçmek, leave, give up, halt quite = 1) oldukça, pek, epey; 2) tamamen, (You are

quite right. = Tamamen haklısınız.)

quota = kota (alınmasına / satılmasına / üretilmesine vs. izin verilen en az ya da en çok miktar)

quote = alıntı yapmak, (bir metinde) tırnak içinde söz aktarmak

 

 

 

R R R R R

 

 

 

rabies = kuduz hastalığı race (fiil) = yarışmak race (isim) = yarış

racial discrimination = ırk ayrımcılığı

racially = ırk yönünden

racism = ırkçılık

racist = ırkçı

radar reflection = radar yansıması (radar cihazının gönderdiği ve hedefe çarpıp yansıyarak radara geri dönen radyo dalgası)

radiate = yayılma, spread out

radiation = yüksek hızlı parçacık veya elektromanyetik dalgalar yoluyla enerji iletimi, radyasyon

radiation portal monitor = içinden geçen araçlarda radyoaktif madde taşınmakta olup olmadığını anlamaya yarayan, güvenlik aramalarında insanların içinden geçtiği metal dedektörlerini andıran bir alet

radiation-therapy machine = radyasyon tedavi cihazı

radical = radikal, kökten, esaslı, fundamental radically = alışılmışın çok dışında bir şekilde,

extraordinarily

radioactive = radyoaktif, radyoaktivite ile ilgili

radioisotope thermal generator = radyoaktif bozunmadan açığa çıkan enerjiyi kullanarak elektrik üreten jeneratör, radioisotope thermoelectric generator, RTG

radionuclide = radyonüklid (bir elementin radyoaktif izotopu)

radius = (çoğul: radii) yarıçap

rage = şiddetle devam etmek, storm, surge

raid = baskın, akın

rain down = (yağmur gibi) yağarak düşmek

rain forest = yağmur ormanı (yüksek miktarda yağış alan ve yüksek düzeyde biyoçeşitlilik içeren orman)

rainfall = bir bölgeye, belli bir zaman aralığı içinde düşen toplam yağış

rainwater monitoring station = yağış izleme istasyonu

raise = 1) yükseltmek, arttırmak, elevate, increase, zıt anl.= lower, decrease; 2) (para) toplamak, collect, gather; 3) yetiştirmek, büyütmek, nurture, breed; 4) (soru) sormak

raise doubts = şüphe uyandırmak

rampant = alıp yürümüş, dal budak sarmış, widespread, uncontrollable, zıt anl.= under control

random = rasgele, tesadüfi, haphazard, accidental, zıt anl.= systematic

randomly = düzensiz olarak, rasgele, arbitrarily, zıt anl.= systematically

range (from . . . to . . .) = 1) (bir şey ile) (başka bir şey arasında) değişmek, vary (between . . . and . . .); 2) dizmek, sıralamak, sınıflandırmak, rate, rank, classify

range = 1) seri, dizi, sıra; 2) erim, menzil; 3) mutfak ocağı; 4) pek çok, farklı, variety

rank = sırala(n)mak, (örn. bir listede) belli bir sırada olmak, (Harry Potter series rank first among the best-selling books of all-time. = Harry Potter dizisi tüm zamanların en çok satan kitaplarının başında geliyor.), (Istanbul ranks among the most popular cities in the world. = Istanbul, dünyanın en popüler şehirleri arasında yer alır.)

rank above / below = (birisi)’nden yüksek / aşağı rütbede / düzeyde olmak

rank fake = yüzde yüz sahte, safi sahtekarlık

rank first = birinci olmak, birinci sırayı almak

rank high = üstlerde olmak, (sıralamada) yukarıda olmak

rapid = çabuk, hızlı, tez, quick, zıt anl.= slow

rapidly = hızla, çabucak, quickly, fast, zıt anl.= slowly rare = nadir, az görülür / bulunur, uncommon, scarce,

zıt anl.= common

rarely = nadiren, barely, seldom, zıt anl.= often, frequently

rarity = nadirlik, seyreklik, rareness, infrequency, zıt anl.= commonness, amplitude

rash = deride ortaya çıkan kızarıklıklar, kurdeşen, isilik

rate = 1) hız, sürat, pace; 2) oran, nispet

rate of absorption = emilim oranı

 

132 – ÜDS Sözlüğü

 

 

rate of damage = hasar oranı

rather = oldukça, epeyce, bir hayli, quite, somewhat rather than = (bir şey)’den çok / ziyade

ratify = onaylamak, tasdik etmek ratio = oran

ravenous = saldırgan, yırtıcı raw = ham, işlenmemiş

ray = ışık huzmesi, ışın

reach = ulaşmak, varmak, arrive, come

reach back (to) = eskilere uzanmak, hatırlamak

reach back to a 1993 law = 1993’te çıkartılmış bir yasayı gündeme taşımak / yasadan yararlanmak

reach up to = uzanarak (bir şey)’e yetişmeye çalışmak, uzanmak

react to = (bir şey ya da bir kişi)’ye tepki göstermek, respond to, oppose

react with = (bir şey) ile (kimyasal) tepkimeye girmek react chemically = kimyasal reaksiyon göstermek readily = çabucak, hızla, kolayca, hazırda / kolayda,

zamanında, seve seve, promptly, willingly,

rapidly, easily, zıt anl.= slowly, late, (These bacteria can be identified readily. = Bu bakteriler kolaylıkla tanımlanabilir.)

readiness = hazır olma, çabukluk, isteklilik, preparedness

reading public = halkın okuyan kesimi

readjust = yeniden uyum sağlamak / alışmak

real estate = gayrimenkul (arsa, bina vb. taşınmaz mal)

real time = gerçek zamanlı olarak, canlı, live

real wage = reel ücret (enflasyonun erittiği kısım düşülerek hesaplanan gerçek ücret)

realize = 1) farkına varmak; 2) gerçekleştirmek rearrange = yeniden düzenlemek, reorganize reason = sebep, neden, cause

reasonable = 1) makul, mantıklı, fair, sound, logical, zıt anl.= unreasonable; 2) yeteri kadar, uygun miktarda / ölçüde, (All we need is a reasonable amount of land and sunlight to grow our vegetables. = İhtiyacımız olan tek şey sebzelerimizi yetiştirmeye yetecek kadar arazi ve güneş ışığı.)

reasonably = makul oranda / düzeyde, oldukça, acceptably

reassemble = tekrar bir araya getirmek

reassurance = (bir kişinin) endişelerini gidermeye çalışma, encouragement

rebel = asi

reborn = yeniden doğmuş

rebound (fiil) = çarpıp geri sıçramak, geri tepmek

rebound (isim) = 1) çarpıp geri sıçrama, geri tepme;

2) düzelme, recovery

rebuild = yeniden yapmak / inşa etmek

recall = anımsamak, hatırlamak, remember, zıt anl.= forget

recast = yeniden biçim vermek

recede = yavaş yavaş azalmak, geri çekilmek receive = 1) almak, pick up, take, zıt anl.= give, emit;

2) (bakım, ilgi vs.) görmek

receive medical attention = 1) tıbbi müdahale / bakım görmek; 2) tıbbi çevrelerin ilgisini çekmek

receive more than one’s share of smt = payına düşen şeyden fazlasını almak

receive the blame = suçlamaya maruz kalmak, suçlanmak, suç (onun) üstüne kalmak

recent = (yakın geçmişten bahsederken) en son, en yakın / yeni, late, current, zıt anl.= past

recent finding = en son bulgu

recently = yakın zamanda, son zamanlarda, lately receptacle = kap, hazne, container, holder receptor = reseptör, alıcı

recession = (ekonomide) durgunluk

recessive = çekinik, geri plandaki, diğeri tarafından bastırılan, withdrawing, zıt anl.= dominant

recipe = 1) formül, yöntem; 2) (yemek vs. için) tarif

recipient = alıcı, hizmet gören reciprocating = karşılık gelen, dengi olan recite = ezberden okumak

reckon = sanmak, düşünmek, saymak, hesaplamak, think, calculate, (Do you reckon it is going to rain tomorrow? = Yarın yağmur yağacağını düşünüyor musun?)

reclaim = kullanılabilir hale getirmek, regain recognise (as) = (olarak) tanımak, remember,

identify, distinguish, zıt anl.= forget

recognise = 1) farkına varmak, realise, acknowledge, be aware of; 2) (resmi olarak) tanımak, varlığını kabul etmek

recognised = kabul gören

recognition = kabul, onay, tanıma, popülarite, acceptance, approval, acknowledgement, zıt anl.= refusal, rejection

recognizable = tanınabilir, ayırt edilebilir, discernible, distinguishable

recognizably = tanınabilir / ayırt edilebilir şekilde, discernibly, distinguishably

 

ÜDS Sözlüğü – 133

 

 

recognized citizen = vatandaşlık haklarına sahip kişi

recombine = birleştirmek, yeniden bir araya getirmek

recommend = tavsiye etmek, önermek, teklif etmek, ileri sürmek, offer, suggest

recommendation = tavsiye, öneri, advice, suggestion, proposal

recommended = tavsiye olunur / edilir, suggested

recommended daily allowance = tavsiye edilen / önerilen günlük tüketim miktarı

reconcile = aralarını bulmak, uzlaş(tır)mak, harmonise, integrate, zıt anl.= alienate

reconfigure = tekrar değiştirmek / ayarlamak

reconnaissance = (askeri veya bilimsel amaçlı) keşif, istihbarat toplama

reconnaissance mission = keşif görevi reconsider = tekrar ele almak, yeniden incelemek reconstruct = (kısmen bilinen bir şeyin) bütününü

belirgin hale getirmek, (olayları) yerli yerine

koymak, restructure

reconstruction = yeniden inşa, yeniden yapma / düzene sokma

record (fiil) = kaydetmek, kayda geçirmek record (isim) = 1) kayıt; 2) rekor

record levels = rekor düzeyler / seviyeler

record-breaking = rekor kıran

recorded history = kayıtlı / yazılı tarih

recount = anlatmak, hikaye etmek, (bir şeyin öyküsünü) aktarmak, tell, narrate

recover = 1) iyileşmek, kendine gelmek, improve, get well, zıt anl.= deteriorate; 2) kurtarmak, geri kazanmak, salvage

recoverable = yeniden kazanılabilir recovery = 1) (hastalıktan, yok olmaktan vs.)

kurtulma, iyileşme, cure, remedy, healing,

revival, zıt anl.= deterioration, worsening;

2) yeniden elde etme, telafi, retrieval

recovery ward = ameliyat sonrası derlenme (kendine gelme) odası

recreate = yeniden yaratmak, reinstitute

recreational = eğlence türünden

recruit = 1) asker toplamak, asker yazmak, enlist;

2) (bir iş için) eleman aramak, işe almak, employ

recruitment = eleman / personel alma

recur = (hastalık, öksürük vs. için) nüksetmek, tekrarla(n)mak, happen again, repeat itself

recurrence = yineleme, tekrarlama, repetition

recurrent = yinelenen, tekrarlayan, repetitive, zıt anl.= single, unique

recurring = tekrarlayan, recurrent

recycling = geri dönüşüm red blood cell = alyuvar redate = yeniden tarihlemek

rediscovery = tekrar keşfetme

redistribute = dağılımını değiştirmek, yeniden dağıtmak

reduce = azal(t)mak, cut down, diminish, decrease, lower, zıt anl.= increase

reduced = azal(tıl)mış, indirgenmiş reduced intake = azaltılmış alım / tüketim reduced mortality = azalan ölüm oranı

reduction = azal(t)ma, in(dir)me, indirim, decrease, zıt anl.= increase

redundant = 1) gereksiz, unnecessary; 2) işsiz, unemployed

reef = resif, sığ su kayalığı

re-establish = yeniden kurmak, eski haline dön(dür)mek, restore

refer to = 1) atıfta / göndermede bulunmak, direct to, guide; 2) söz etmek, bahsetmek, mention, bring up; 3) başvurmak, turn to, resort to;

4) (bir şey) ile ilgili olmak, be related to

reference = 1) başvuru, kaynak, source; 2) bahis, remark, mention

refine = saflaştırmak, arıtmak, düzeltmek, purify, improve

refined = 1) rafine, arıtılmış, processed, zıt anl.= coarse, crude; 2) ince, kibar, zarif

refinement = arıtma, saflaştırma

refit = yeniden kullanıma hazır hale getirmek

reflect = yansıtmak, göstermek, show, (The words of the matron clearly reflected concern over the patient’s situation. = Başhemşirenin sözleri, hastanın durumu ile ilgili kaygısını açıkça yansıtmaktaydı.)

reflection = yansıma

reflux = reflü (yenen yemeğin, uyku vs. esnasında tekrar ağza gelmesi)

reform (fiil) = ıslah etmek, düzeltmek, improve reform (isim) = reform, yenilik, improvement, revision refraction = (ışık için) kırılma

refrain (from) = çekinmek, sakınmak, kendini tutmak, abstain (from), avoid, zıt anl.= give in, indulge

refreshed = yenilenmiş, tazelenmiş, canlanmış, revitalized

 

134 – ÜDS Sözlüğü

 

 

refreshingly = canlandırıcı / diriltici / umut verici

şekilde, stimulatingly, zıt anl.= exhaustingly

refrigerant = soğutucu, coolant refrigerated chamber = soğutulmuş oda refuge = koruma alanı, barınak, preserve

refuse = geri çevirmek, kabul etmemek, reddetmek, turn down, reject, zıt anl.= accept

refute = (delillerle) çürütmek, yanlışlığını kanıtlamak, discredit, invalidate, zıt anl.= confirm

regain = yeniden elde etmek / kazanmak

regard = ilgilen(dir)mek, dikkate almak, pay attention, consider

regard as = saymak, gözüyle bakmak, (olduğuna) inanmak, (olarak) görmek / değerlendirmek, believe, deem, consider as, view as

regard with = (şüphe, korku vs.) ile bakmak / yaklaşmak

regarding = ile ilgili, with reference to, concerning, about

regardless of = (bir şey)’e bakılmaksızın / bağlı olmaksızın, in spite of, without considering

regardless of the fact that. . . = . . . gerçeğine bakılmaksızın, although, despite the fact that

regardless of their income = gelirlerine bakılmaksızın

regenerate = yenilemek, yeniden oluş(tur)mak, iyileşmek, regrow

region = yöre, bölge, alan, çevre, zone, area, location

register (fiil) = 1) kaydetmek, tescil etmek, record;

2) (bir şeye) sahip olduğu görülmek / gözlemlenmek, anlaşılmak, (Her surprise registered on her face. = Şaşkınlığı yüzüne vurmuştu / yüzünden anlaşılıyordu.)

register (isim) = sicil, kayıt

registrar = 1) İngiltere’de orta konumda hastane doktoru (stajyere üst, uzman doktora ast);

2) kayıt memuru

registry = bkz. register

regret = pişmanlık duymak, esef etmek, feel sorry (about), repent, zıt anl.= welcome

regrettable = üzüntü veren, pişmanlık uyandıran, unfortunate, pitiful, zıt anl.= desirable

regrettably = ne yazık ki, maalesef, unfortunately regular = düzenli, tutarlı, istikrarlı, devamlı,

consistent, steady, zıt anl.= irregular, unsteady,

inconsistent

regular hours = düzenli saatler

regulate = denetim altında tutmak, düzene sokmak, düzenlemek, ayarlamak, monitor, adjust, arrange, zıt anl.= upset, confuse, mess up

regulation = düzenleme, denetim, ayarlama, kontrol, işleyiş, çalışma, arrangement, monitoring, adjustment, zıt anl.= confusion, messing up

regulator = düzenleyici, kural / kanun koyucu

regulatory = düzenleyici

rehabilitate = hasarını gidermek, rehabilite etmek, restore

rehabilitation = rehabilitasyon (herhangi bir sebeple çalışma yeteneği azalmış bir organa ya da vücut parçasına, uygun egzersiz uygulayarak tekrar eski güç ve yeteneğini kazandırma)

reign = saltanat, hükümdarlık, rule reinforce = desteklemek, takviye etmek,

sağlamlaştırmak, güçlendirmek, pekiştirmek,

strengthen, zıt anl.= weaken, (The final technical report of the accident reinforces the findings of initial investigations. = Kaza ile ilgili son teknik rapor, ilk araştırmalarda elde edilen bulguları destekliyor.)

reinforced = güçlendirilmiş

reinforced concrete = betonarme

reinforcing = destekleyici, takviye edici reinstate = eski mevkisini / görevini geri vermek reinstitutionalization = tekrardan bir kuruma /

yapıya dahil etme, tekrar kurumlaştırma

reintroduce = yeniden tanıştırmak, tekrar piyasaya sunmak, bir yasa vs. ’yi tekrar yürürlüğe koymak

reintroduction = tekrar ortaya çıkma reiterate = tekrarlamak, repeat

reject = yadsımak, reddetmek, dismiss, refuse, deny, zıt anl.= accept

rejected = reddedilmiş, geri çevrilmiş rejection = ret, geri çevirme rejuvenate = beslemek, canlandırmak

relapse = 1) sağlığı kötülemek, depreşmek, get worse; 2) eski kötü huylarına geri dönmek, fall back

relate = 1) (olaylar, durumlar, insanlar) arasında bağlantı kurmak, connect, link; 2) (bir şey) ile ilgili olmak, have a connection with

related = ilgili, bağlantılı, in connection, zıt anl.= unrelated

related to = (bir şey) ile ilgili relating to = (bir şey) ile ilgili olarak relation = bağlantı, ilişki, münasebet relationship = ilişki, ilinti

relative (isim) = akraba relative (sıfat) = göreceli

 

ÜDS Sözlüğü – 135

 

 

relative to = (bir şey) ile karşılaştırıldığında, (bir

şey)’e nazaran

relatively = göreceli olarak, nispeten, comparatively

relativism = bağıntıcılık, görecelik

relativity theory = görelilik (izafiyet) teorisi relax = gevşemek, rahatlamak, loosen, zıt anl.=

tighten up

relaxation = gevşeme, dinlenme

relaxed pace = yorucu olmayan tempo

relay = aktarmak, nakletmek, pass on, transmit release (fiil) = 1) salıvermek, kurtarmak, dışarı

vermek, discharge, liberate, zıt anl.= detain,

imprison; 2) (ilacı bedene) yaymak; 3) (haber, bildiri vs.) basıp yaymak, (film, albüm vs.) piyasaya çıkarmak, issue

release (isim) = salma / salıverilme, dışarı verme, yayma, discharge

release into = (bir şey)’in içine salmak, yayılmak, vermek

relentless = 1) bitmez tükenmez, endless, (Her relentless efforts in the clinic were at last rewarded by a promotion. = Klinikteki bitmez tükenmez çabaları sonunda bir terfi ile ödüllendirildi.); 2) acımasız, merhametsiz, insafsız, pitiless, merciless, (Tuberclosis has been one of the most relentless enemies of mankind throughout history. = Tüberküloz, tarih boyunca insanlığın en merhametsiz düşmanlarından birisi olmuştur.)

relevance = ilinti, (konuya) uygunluk, ilişki, bearing, connection

relevant = konuyla ilgili, yerinde, appropriate, zıt anl.= irrelevant

reliability = güvenilirlik, credibility

reliable = güvenilir, emin, sağlam, trustworthy, dependable, zıt anl.= unreliable

reliably = güvenilir bir biçimde, trustily, zıt anl.= unreliably

reliance = güvenme, bel bağlama, dependence reliant on = (bir şey)’e güvenen / güvenir bir halde,

bağımlı

relic = (genellikle manevi değeri olan) kalıntı, yadigar, kutsal emanet, (There is a plan as to bringing St. Nicholas’ bones and other relics back to The Church of St. Nicholas in Demre.

= Aziz Nikolas’ın kemiklerinin ve diğer kutsal emanetlerinin Demre’deki Aziz Nikolas Kilisesi’ne getirilmesine dair bir plan var.)

relief = 1) ferahlama, rahatlatma, alleviation;

2) yardım, help; 3) nöbeti devralan kişi

relief supplies = yardım malzemesi

relief workers = kurtarma ekibi (çalışanları), rescue workers

relieve = 1) rahatlatmak, ferahlatmak, dindirmek, hafifletmek, yatıştırmak, azaltmak, alleviate, ease, comfort, zıt anl.= aggravate, intensify;

  • kurtarmak, rescue; 3) nöbeti devralmak religious = 1) dinsel, din ile ilgili; 2) dindar, pious reluctance = isteksizlik, gönülsüzlük, unwillingness,

zıt anl.= keenness, (It was with reluctance that

I accepted their invitation because I was too busy to attend any such occasion. = Davetlerini gönülsüzce kabul ettim, zira öyle bir olaya katılamayacak kadar meşguldüm.)

reluctant = isteksiz, gönülsüz, unwilling, hesitant, uneager, zıt anl.= willing, eager

reluctantly = isteksizce, gönülsüzce, unwillingly, zıt anl.= willingly, eagerly

rely on = 1) (bir şey ya da bir kişi)‘ye güvenmek / itimat etmek / bel bağlamak / bağımlı olmak, depend on, entrust, zıt anl.= distrust; 2) (bir şey ya da birisi)’nin yardımıyla (bir işi) başarmak, (Today we rely on computers to perform innumerable tasks. = Bugün pek çok işi bilgisayarların yardımıyla başarmaktayız.)

REM = uykuda rüyaların görüldüğü süreç, rapid eye movement

remain = değişmeden kalmak, durumunu korumak, stay, zıt anl.= vary

remain awake = uyanık kalmak, stay awake, zıt anl.= fall asleep

remain stable = sabit kalmak, değişmemek remain uncurtailed = azalmadan kalmak remain virtually unchallenged = neredeyse

rakipsiz olmak

remaining = geriye kalan

remains = (çoğul kullanılır) 1) kalıntı(lar), arta kalan, harabe, ruin, leftover; 2) ceset, corpse, (His remains were never found. = Cesedi hiç bulunamadı.)

re-make = yeniden / baştan yapmak

remarkable = dikkate değer, olağanüstü, notable, extraordinary, zıt anl.= ordinary

remarkably = dikkate değer bir şekilde, belirgin bir şekilde, considerably, noticeably, zıt anl.= slightly

remedy (fiil) = çaresini bulmak, düzeltmek, cure, treat, restore

 

136 – ÜDS Sözlüğü

 

 

remedy (isim) = çare, ilaç, deva, cure, relief reminder = hatırlatma, hatırlatıcı şey remission = hafifle(t)me, azal(t)ma, alleviation,

relaxation, zıt anl.= worsening

remnant = 1) kalıntı, arta kalan şey; 2) parça kumaş

remote = 1) uzak, distant, (His stories are too remote from everyday life. = Hikayeleri, gündelik hayattan çok uzak.); 2) etkisini geç gösteren

remote-control = uzaktan kumanda

remote-controlled = uzaktan kumandalı / kumanda edilen

remotely = uzaktan, uzaktan kumanda ile, from a distance, zıt anl.= closely

remotely operated = uzaktan kumandalı

remoteness = uzak olma

removal = yerini değiştirme, ortadan kaldırma remove = 1) ortadan kaldırmak, çıkarmak, take

away, eliminate, zıt anl.= install; 2) (kabuk,

kılçık vs. için) temizlemek, çıkarmak;

  • (vücuttan dışarı) atmak, çıkarmak

render = 1) vermek, sağlamak, give, provide, supply;

2) belli bir duruma / hale getirmek, make renew = yenilemek, onarmak, re-establish, mend renewable = yenilenebilir

renewable energy = yenilenebilir enerji renewable resources = yenilenebilir kaynaklar renovate = yenilemek, tadilat yapmak, recondition,

restore

renovation = yenileme, tadilat

rental site = (araç vs. için) kiralama noktası reorder = yeniden düzenlemek reorganisation = yeniden düzenle(n)me repair = onarmak, düzeltmek, iyileştirmek repay = geri vermek, ödemek, return, pay back

repeat = tekrarla(n)mak, yinele(n)mek, (Will you please repeat what I say? = Lütfen benim söylediklerimi tekrarlar mısınız?), (History repeats itself. = Tarih tekerrürden (tekrardan) ibarettir.)

repeatedly = tekrar tekrar, defalarca, over and over

repetition = tekrar, recurrence

repetitive = yinelenen, tekrarlayan, recurrent, zıt anl.= single, unique

replace = (bir başkası)’nın yerini almak / yerine geçmek, yenilemek, change, substitute, supplant

replace with = (bir şeyi başka bir şey) ile değiştirmek, substitute

replacement = replasman, yenileme, değiştirme, yerine koyma, yerini alma, yer değiştirme, substitution

replacement kidney = (eskisinin yerine) nakledilecek böbrek

replenish = tekrar doldurmak

replenishment = (bir kaptaki eksilmiş olan sıvıyı vs.) doldurma, yenileme

replica = kopya

replicate (fiil) = 1) (hücre bölünmesiyle vs.) çoğalmak, multiply; 2) benzerini / kopyasını yapmak, duplicate

replicate (isim) = 1) yinelenen deney / deneme;

2) aslına çok yakın ya da tamamen benzeri kopya, tıpkı basım, replica

replication = 1) tekrar(lama), yineleme, yinelenen deney / deneme; 2) kopya, tekrarlamak yolu ile üretilen şey, copy, replica, replicate

report (fiil) = rapor etmek, bildirmek

report (isim) = 1) rapor; 2) karne; 3) haber reportedly = bildirilene göre, anlatılana göre reporting staff = muhabirlik yapan personel repository = ambar, depo

represent = 1) temsil etmek, simgelemek, örneği olmak, act as; 2) göstermek, betimlemek, depict, display, correspond to

representation = tasvir, betimleme

representative = 1) örnek, tipik, exemplary, typical;

2) mümessil, temsilci

representative democracy = temsili demokrasi (halkın, egemenliğini, seçtiği temsilciler aracılığı ile kullandığı, kararların bu temsilciler tarafından alındığı demokrasi türü)

reprocessing plant = yeniden işleme tesisi reproduce = 1) kopyalamak, taklit etmek, imitate,

redo, make more; 2) üremek, çoğalmak,

yavrulamak, propagate

reproduction = üreme, reprodüksiyon

reproductive = reprodüktif (üreyebilen), yavrulayan, çoğalan, yeniden oluşturan, fruitful, fertile, zıt anl.= infertile

reproductively = üreme bakımından / ile ilgili olarak repulsive = itici, tiksindirici, repellent, revolting reputable = saygın, respectable, esteemed, zıt anl.=

disreputable

reputably = saygın bir şekilde, honourably reputation = ün, şöhret, nam, ad, credit, esteem repute = ad, şöhret

reputedly = sözde, güya, rivayete göre, according to general belief

 

ÜDS Sözlüğü – 137

 

 

request (fiil) = talep etmek, demand, ask for request (isim) = istek, rica, dilek, demand

require = (bir şey) istemek, (bir şey)’i gerektirmek, zorunlu kılmak, ask, call for, compel, oblige, demand

requirement = gereksinim, ihtiyaç, talep, necessity, claim

requisite = gerekli şey, necessity research = araştırma

research position = (üniversitedeki) araştırma(cı) pozisyonu

researcher = araştırmacı

resemblance = benzerlik, similarity, zıt anl.= distinction

resemble = benzemek, andırmak, look / be like, take after, zıt anl.= differ from

resent = içerlemek

resentful = küskün, dargın, gücenik, offended

reserve = saklı tutmak, ayırmak

reserves = rezerv, kaynaklar, supplies reservoir = hazne, havza, depo, rezervuar reset = yeniden ayarlamak / başlatmak

re-settle = yeniden yerleşmek, göçmek, taşınmak resettlement = yeni bir yere / bölgeye yerleşme reshape = yeniden şekillendirmek, alter

reside = ikamet etmek, oturmak, live, dwell

residency = 1) ikametgah, mesken, residence;

  • doktorluk ihtisas devresi

resident = bir yerde oturan kimse, sakin, dweller, inhabitant

residential = 1) yatılı; 2) ikamet ile ilgili, (residential area = ikamet alanı, konutlar için ayrılmış bölge)

residual = artık, arta kalan, leftover, remaining residue = artık, kalıntı, leftover, remainder resiliency = esneklik, elastikiyet, elasticity resilient = çabuk iyileşebilen, kendini çabuk

toparlayan, güçlükleri yenme yeteneği olan

resin = reçine

resist = direnmek, karşı koymak, oppose, withstand, confront, zıt anl.= surrender, yield to

resistance = direniş, karşı koyma, hindrance, opposition

resistant (to) = dayanıklı, dirençli, enduring, hardy, zıt anl.= delicate, tender

resistivity = özdirenç (birim uzunluktaki bir materyalin, içinden geçen elektrik akımına gösterdiği direnç)

resolution = 1) karar, çözüm, decision; 2) çözünürlük (bilgisayar ekranı, fotoğraf makinesi gibi cihazların detayları görüntüleme kapasitesi)

resolve = 1) çözmek, solve; 2) karar vermek, decide;

  • azalmak, iyiye gitmek, recover

resort = tatil beldesi, dinlenme yeri

resort to = (çare olarak bir şey)’e başvurmak, employ

resource = kaynak, olanak, supply, means respect = 1) (kurala) uymak, obey; 2) itibar

göstermek, regard highly

respectability = saygınlık, dignity, zıt anl.= vulgarity

respectful = saygılı

respective = (birden fazla unsur için) her birinin ayrı ayrı (özelliklerinden bahsederken)

respectively = sırasıyla, (birden fazla unsur için) her birinin ayrı ayrı (özelliklerinden bahsederken), (The cities of Basle and Brussles are in Switzerland and in Belgium respectively. = Basel ve Brüksel kentleri sırasıyla İsviçre ve Belçika’dadır.)

respiration = soluma, hava alıp verme respiratory = solunumla ilgili, solunuma ait respiratory bronchiole = akciğerlerde hava

keseciklerine kadar ulaşan en küçük kanallar

respiratory surface = solunum yüzeyi (canlılarda akciğer, solungaç gibi gaz alışverişinin gerçekleştiği kısım)

respiratory system = solunum sistemi

respite = erteleme, mola, pause, relief

respond (to) = karşılık vermek, tepki göstermek, react (to)

response = yanıt, karşılık, tepki, reply, reaction responsibility = sorumluluk, yükümlülük, blame,

liability, zıt anl.= immunity, exemption

responsible (for) = (bir şeyden) sorumlu, (bir şeyin) sorumlusu, zıt anl.= irresponsible

responsive = 1) duyarlı, hassas; 2) cevap vermeye istekli, reactive, zıt anl.= unresponsive

rest = 1) (‘the rest’ şeklinde kullanılır) geri kalan kısım; 2) dinlenme

rest on = (bir şey)’e dayanmak, (bir şey)’den destek almak, (kökünü / temelini bir yerden) almak, üzerinde bulunmak, count on, depend on, be supported by

rest with = (bir kişi)’nin sorumluluğunda olmak, be (under) the responsibility of

rested = dinlenmiş, relaxed

resting blood pressure reading = istirahat halinde tansiyon ölçümü

 

138 – ÜDS Sözlüğü

 

 

restless = hiç durmayan, huzursuz, hurried, uneasy, zıt anl.= calm, peaceful

restless leg syndrome = huzursuz ayak / bacak sendromu (huzursuzluk nedeniyle ayakları / bacakları devamlı hareket ettirme hali)

restorative = şifalı, iyileştirici, healing, curative restore = restore etmek, eski haline döndürmek, fix,

reestablish, reconstruct

restrain = 1) dizginlemek, kontrol altına almak, control, zıt anl.= set free; 2) kısıtlamak, sınırlamak, suppress, zıt anl.= relieve

restraint = kısıtlama, dizginleme, baskı, restriction, control, suppression, zıt anl.= relief, indulgence

restrict = kısıtlamak, sınırlamak, limit, restrain, zıt anl.= broaden, enlarge

restricted = 1) yasak, forbidden; 2) kısıtlı, sınırlı, limited, confined, zıt anl.= free, unlimited

restricted = kısıtlı, sınırlı, yasaklanmış, yasak, limited, zıt anl.= free, unlimited, (The town is announced to be a restricted area barred to people and journalists without special authorisation. = Kasaba, özel izni olmayan gazeteciler ve halk için yasak bölge ilan edildi.)

restriction = kısıtlama, limitation restrictive = kısıtlayıcı, sınırlayıcı, limiting

restructure = yeniden yapılandırmak, reorganise

restructuring = yeniden yapılandırma

result from = (bir şey)’den meydana gelmek / çıkmak

/ doğmak / kaynaklanmak, (bir şey)’in sonucu olmak, be caused by, come from

result in = (bir şey) ile sonuçlanmak, (bir şey)’e yol açmak / neden olmak, cause

resulting = sonuç olarak ortaya çıkan, sonuçtaki resume = yeniden başlamak, kalınan yerden devam

etmek, continue, restart, carry on, zıt anl.=

abandon, suspend

resumption = yeniden başlama, sürdürme

resurgence = tekrar faaliyete geçme, aktif hale gelme, canlanma, revival

resurrect = yeniden diriltmek / canlandırmak / ortaya çıkarmak, revive

resuscitation = yaşama döndürme, canlandırma, diriltme, revival

retain = 1) tutmak, alıkoymak, muhafaza etmek, kendinde saklamak, sahip olmak, keep, hold, zıt anl.= give up, let go; 2) akılda tutmak, keep in (one’s) mind

retaliation = (bir saldırıya) yanıt / karşılık, karşı saldırı, reaction

retardation = retardasyon (zeka vs. için gerilik)

retention = 1) alıkoyma, tutma, holding, keeping, zıt anl.= release; 2) hafızada / akılda tutma, keeping in memory, zıt anl.= forget

rethink = yeniden / tekrar düşünmek retire = emekliye ayrılmak retirement = emeklilik

retract = geri / içeri çek(il)mek, withdraw

return = 1) geri dön(dür)mek, geri gitmek, go back;

2) geri verme, iade etme

return to favour = şansı dönmek, yeniden popüler olmak

return to power = iktidara dönmek

return to prominence = tekrar ünlenmek / rağbet görmek

return to the fore = tekrar ön plana çıkmak

reveal = göstermek, açığa vurmak, ortaya çıkarmak, tell, show, disclose, zıt anl.= conceal, hide

revelation = 1) açığa çık(ar)ma, keşif, disclosure, zıt anl.= covering up; 2) vahiy, ayet

revenue = gelir, kazanç, hasılat, income reverberate = yankılanmak, aksetmek revere = hürmet etmek, saygı göstermek

reversal = 1) (bir siyasi anlayışı, kararı vs.) köklü bir şekilde değiştirme; 2) (işlerin vs.) tersine dönmesi

reverse (fiil) = (pervaneyi vs.) ters yönde çalıştırmak, tornistan etmek, tersine / geri çevirmek, change to the contrary

reverse (sıfat) = aksi, ters, geri, opposite, contrary, backward, zıt anl.= forward, parallel, same

reversible = geri döndürülebilir, eski haline getirilebilir, zıt anl.= irreversible

revert to = (bir şey)’e geri gitmek, (bir şey)’e dönmek review = yeniden gözden geçirmek, yeniden

incelemek, go over

revise = gözden geçirip düzeltmek, modify revision = gözden geçirip düzeltme, modification

revitalize = yeniden canlandırmak, diriltmek, revive revival = 1) yeniden canlanma, diriliş, uyanış; 2) (film,

tiyatro oyunu için) geçmişte sahnelenmiş bir

eseri (farklı oyuncular ve farklı yorum ile) yeniden sahneleme, remake

revive = canlan(dır)mak, (yeniden) hayat vermek

revolt = isyan, ayaklanma revolution = devrim

revolutionary = devrimci, çığır açan, devrim niteliğinde

revolutionise = devrim niteliğinde değişiklik yaratmak, tabuları yıkmak, tamamen değiştirmek

 

ÜDS Sözlüğü – 139

 

 

revolve = bir nokta veya eksen etrafında dönmek reward = ödül, prize, zıt anl.= punishment rewarding = doyurucu, tatmin edici, satisfactory rewind = geri almak, (kaseti) geri sarmak, fast-

forward

rewire = (elektrik tesisatını) yeniden bağlamak / çalışır hale getirmek

Reye’s syndrome = Reye sendromu (genellikle çocuklarda, muhtemelen virüs enfeksiyonuna bağlı olarak gelişen, kusma, baş ağrısı, zihinsel işlevlerde bozukluk gibi belirtilerle başlayıp kısa zamanda bilinç kaybı ve ölüme uzanabilen akut hastalık)

rhetorical = söz sanatına özgü

rheumatoid arthritis = romatoid artrit (genellikle el parmakları, el ve ayak bilekleri, ayak, kalça ve omuz eklemlerinde görülen ve şekil bozukluklarına yol açan eklem iltihabı)

rhodanese = rodanaz (hücre ve bakterilerde bulunan, kristalize olabilen ve katalizör görevi görerek siyaniti zararsız hale getiren bir tür enzim)

rhyme = uyak, kafiye rhythm = ritm, beat rib = kaburga

ribozyme = ribonükleik asit enzimi (diğer RNA moleküllerinin bölünmesinde katalizör olarak görev gören RNA molekülü)

rice hull = pirincin dış kabuğu

rice-based diet = pirince dayalı beslenme rich in vitamins = vitamin bakımından zengin riches = zenginlikler

Richter Scale = Richter Ölçeği (sismolojide kullanılan, dünya genelinde meydana gelen depremlerin aletsel büyüklüklerini ve sarsıntı oranlarını belirleyen ve sınıflara ayıran uluslararası bir ölçüm birimi)

rickets = raşitizm (çocuklarda D vitamini eksikliği ve yeterince güneş ışığı görmeme sebebiyle oluşan, kemik yumuşaması ile belirgin bir hastalık)

rid of = (bir şey)’den kurtarmak, free from, relieve rid (oneself) of = (kendini) (bir şey)’den kurtarmak,

break free from

ridge = (coğrafya terimi olarak) sırt, küçük dağ sırası, dağ silsilesi

ridicule = alay konusu etmek, gülünç duruma düşürmek

ridiculous = gülünç, saçma, silly

right (fiil) = düzeltmek

right (isim) = 1) hak, (Arabic women must stand up for their voting rights. = Arap kadınlar oy verme hakları için seslerini yükseltmeliler.);

  • sağ (taraf), zıt anl.= left

right across = her tarafına, throughout, (The disease spread right across the country. = Hastalık, ülkenin her tarafına yayıldı.)

right across the world = dünyanın diğer ucu(ndaki) right away = hemen, derhal, at once, immediately right from the very start = ta en başından beri right of appeal = temyiz hakkı, üst mahkemeye

itirazda bulunma hakkı

right-hand side = sağ taraf, zıt anl.= left-hand side

rightly = haklı olarak, correctly

right-wing = sağcı

rigid = katı, sert, şekli bozulmayan, eğilip bükülmeyen, sağlam, dayanıklı, firm, zıt anl.= flexible, floppy, deformable

rigidity = katılık, sertlik, strictness, zıt anl.= lenience

rigidly = sıkıca, sağlam bir şekilde, stiffly, zıt anl.= loosely

rigorous = özenli, dikkatli, sıkı, kurallardan

şaşmayan, strict, tight, zıt anl.= lax, relaxed

rim = kenar, border, edge

riot = ayaklanma, başkaldırı, isyan

rioter = isyancı, asi, ayaklanmacı, rebel, insurgent

ripe = olgun

ripen = olgunlaş(tır)mak, mature

rise = yükselmek, artmak, tırmanmak, increase, zıt anl.= decrease

rise to importance = önem kazanmak

rise to the challenge = zorluklara göğüs germek, (bir duruma vs.) meydan okumaya hazırlanmak

risk of infection = enfeksiyon riski (bulaşma tehlikesi)

risk-free = tehlikesiz

risk-taking = risk alan

risky = riskli, unsafe, zıt anl.= safe

ritual = ayin, adet

rival (fiil) = (birisi) ile rekabet etmek, (birisi) kadar iyi olmak, compete with

rival (isim) = rakip, opponent, competitor rivalry = rekabet, competition

RNA = ribonükleik asit (protein sentezinde rol alan genetik materyal), ribonucleic acid

roar = gürleme, kükreme

roast = (kahve çekirdeği vs. için) kavurmak, (et ve diğer yemekler için) fırında pişirmek

 

140 – ÜDS Sözlüğü

 

 

rob (of) = yağma / talan etmek, elinden almak, çalmak, yoksun bırakmak, take, steal

robotics = robot bilimi

robust = sağlam, gürbüz, güçlü, dinç, sound, strong, zıt anl.= frail, weak

rogue = beklenmedik, unexpected

rogue state = uluslararası antlaşmaları tanımayan, kendi başına buyruk, düzen bozucu ülke

role model = rol modeli, örnek alınan kişi veya şey

roll (on / by) = (zaman için) geçip gitmek

Roman = Romalı, Roma’ya veya Roma Devri’ne ait

Roman Empire = Roma İmparatorluğu (M. Ö. 1. yy ile M. S. 4. yy arasında tüm Akdeniz havzası çevresine egemen olmuş ve edebiyat, hukuk, mühendislik, mimari alanlarında derin kültürel izler bırakmış, para ve ölçü birimleri konusunda standartlar geliştirmiş, Makedonya’dan Mezopotamya’ya kadar tüm bölgeleri, döşediği taş yollar ile birbirine bağlamış, Türkiye’de bulunan Side, Perge, Aspendos, Myra gibi tanınmış antik kentlerde kalıntıları görülebilen tiyatro, hamam, bazilika gibi binaların yüzde doksanından fazlasının yapımına önayak olmuş, büyük ekonomik ve askeri gücü ile egemenlik alanındaki halkları özellikle M. S. 2. yy içerisinde savaşlardan uzak, refah içinde yaşatarak “Roma Barışı” diye bir kavramın oluşmasını sağlamış, dünyanın gelmiş geçmiş en büyük imparatorluklarından biri)

Roman times = Roma Devri (M. Ö. 30 ile M. S. 376 yılları arasında kalan dönem)

root out = ayıklayıp atmak, kökünü kazımak, kökünden sökmek

rot = çürümek, decompose, go bad

rotary = dönel, (bir eksen etrafında) dönen rotate = 1) (kendi ekseni veya merkezi etrafında)

dön(dür)mek; 2) (bir işi) sırayla yapmak

rotation = 1) (kendi ekseni veya merkezi etrafında) dönme; 2) (personel, ekin vs. için) rotasyon, (eleman ya da ekin türünü değiştirme işi)

rough = 1) kaba, takribi, approximate, zıt anl.= accurate, precise, exact; 2) zor, sıkıntılı;

  • engebeli

roughly = kabaca, yaklaşık olarak, aşağı yukarı, approximately, about, more or less; zıt anl.= accurately, exactly

route = hat, güzergah, rota

routine = rutin, düzen (aynı işin / işlerin belli aralıklarla tekrar edilmesi)

routinely = rutin olarak

row = sıra, dizi

royalty = 1) imtiyaz / patent / telif hakkı / ücreti;

2) kraliyet ailesi

rubber bullet = plastik mermi

rubber-coated = plastik kaplı

rubbish = 1) saçma, saçmalık, nonsense; 2) çerçöp, döküntü, garbage

ruin (fiil) = harap / perişan etmek, yıkmak, devastate, destroy, zıt anl.= restore, construct

ruin (isim) = yıkım, yıkılma, çöküş, tahrip, downfall

ruined = harabe halinde, yıkıntı halde, devastated, derelict, destroyed, zıt anl.= restored, reconstructed

ruins = yıkıntı, kalıntı, harabe, remains

rule = karar vermek, hükmetmek, judge, decide rule of law = 1) hukuk kuralı; 2) hukukun üstünlüğü rule of survival = hayatta kalma kuralı

rule out = yok saymak, ortadan kaldırmak, devre dışı bırakmak, önlemek, meydan vermemek, engellemek, elemek, exclude, zıt anl.= include

ruler = 1) ülke yöneticisi; 2) cetvel

ruling = 1) yasa, kural, hüküm; 2) hüküm verme, karar alma

run = 1) işletmek, çalıştırmak, yönetmek, operate, manage; 2) (ilacı damarlara vs.) enjekte etmek

run about = etrafta koş(uş)turmak

run aground = karaya oturmak

run away from = (bir yer / birisi / bir şey)’den kaçmak, escape from

run counter (to) = (bir şeyin) aksi yönünde olmak / seyretmek

run down = 1) kötülemek, aleyhinde konuşmak;

2) azal(t)mak, küçül(t)mek

run in a family = bir aileye ait bir vasıf / özellik olmak, o ailede sıkça görülmek

run off the same system = aynı sistemi kullanarak çalışmak

run on = 1) durmadan konuşmak; 2) (zaman) geçmek, pass; 3) (bir şey) ile çalışmak, operate on

run out (of) = 1) yit(ir)mek, bit(ir)mek, tükenmek, tüketmek, exhaust, use up, deplete, (I am afraid we have run out of antibiotics. = Korkarım ki antibiyotiğimiz tükendi.);

2) geçerliliğini yitirmek, expire

run over = 1) ezmek; 2) taşmak; 3) tekrarlamak, gözden geçirmek

run through = 1) çabucak tüketmek, israf etmek, use up; 2) (kılıç, bıçak vs. ile) delmek, delip geçmek, pierce

 

ÜDS Sözlüğü – 141

 

 

run up = art(tır)mak, yüksel(t)mek, rise, raise, increase, zıt anl.= fall, decrease

running cost = işletme maliyeti

running water = su tesisatından sağlanan / akan su

runway = pist, uçak pisti, tarmac

rupture (fiil) = kırmak, yırtmak, break, tear apart

rupture (isim) = yırtık, kırık, kırılma

rural = kırsal, taşra, köy hayatına ait, kentsel olmayan, zıt anl.= urban

rush (fiil) = 1) koşarak gitmek, acele et(tir)mek, hurry, zıt anl.= delay, linger; 2) saldırmak, hızla akmak

rush (isim) = koşuşturma, acele etme

rushing = hızla akan

rush hour traffic = trafiğin en yoğun olduğu saat(ler)

 

 

 

S S S S S

 

 

 

sacred = kutsal

sacrifice = feda etmek, give up, forfeit

sad = üzgün, üzücü, depressed, depressing, zıt anl.= cheerful

safe = emniyetli, güvenli, secure, harmless, zıt anl.= dangerous, hazardous

safe haven = güvenli sığınak

safeguard = korumak, kollamak, himaye etmek, muhafaza etmek, protect

safely = güvenli bir şekilde

safety = emniyet, güvenlik, security, refuge, zıt anl.= danger, hazard

safety rule = emniyet kuralı, emniyet yönergesi

sail = yelken

sales literature = satış sloganları, reklam / tanıtım yazıları

saline = tuz içeren (serum ve benzeri sıvı)

salinity = tuzluluk derecesi

salmon farming = çiftliklerde somon balığı yetiştiriciliği

salon = salon, sergi salonu sample (fiil) = denemek, try

sample (isim) = örnek, numune, example, specimen

sampling = örneklem(e)

sanction = 1) yaptırım, ceza; 2) onay, kanun, karar

sanctuary = kutsal yer, mabet

sandstone = kumtaşı (kum tanesi büyüklüğünde mineral veya kaya tozlarından oluşmuş bir tortul kayaç türü)

sandstorm-scoured = kum fırtınaları tarafından aşındırılmış, kum fırtınaları sebebiyle erozyona uğramış

sane = aklı başında, zihinsel bir hastalığı olmayan, zıt anl.= insane

sanitary = sıhhi, sağlıkla ilgili

sanitary condition = hijyen, temizlik

sanitary sewer = sıhhi kanalizasyon tesisatı

sanitation = 1) sanitasyon (temiz, hijyenik olma hali);

2) temizleme, hijyenik hale getirme

sassafras = Kuzey Amerika ve Asya’da yetişen bir tür küçük ağaç

satellite = uydu

satellite-borne = uyduya yerleştirilmiş

satiate = doyurmak, tatmin etmek

satiation = doygunluk

satiety = doyum, doygunluk, fullness

satiety centre = (beyindeki) doyma / tokluk merkezi satisfactorily = tatmin edici bir şekilde, adequately, zıt

anl.= unsatisfactorily, poorly

satisfactory = doyurucu, tatmin edici, rewarding, acceptable, adequate, zıt anl.= unsatisfactory, poor

saturate (with) = doyurmak, emdirmek

saturated = doymuş

saturated fat = doymuş yağ, zıt anl.= unsaturated fat

saturation = doyma, doygunluk

save up = bir süre içinde yavaş yavaş biriktirmek

say = örneğin, söz gelimi scale = ölçek, derece, skala scale model = ölçekli model

scaling = pullanma, pul pul olma

scan (fiil) = 1) taramak (ışınların hareketini algılayan bir aygıtla görüntülemek); 2) yakından incelemek browse, look through

scan (isim) = tarama, yakın inceleme

scandal = skandal, rezalet, kepazelik

scandalous = skandallarla / kepazeliklerle dolu, utanç verici, rezil, shameful

Scandinavia = İskandinavya (Kuzey Avrupa’da, Norveç, İsveç ve Finlandiya’yı içeren yarımada)

scanning tunnelling microscope = kuantum tünelleme yöntemiyle çalışan, maddeleri atom seviyesinde görüntülemeye yarayan mikroskop

scant = sınırlı, yetersiz, az, limited, inadequate, zıt anl.= abundant, ample

scar (fiil) = yara izi bırakmak

scar (isim) = yara izi

scarce = az bulunur, kıt, rare, scant

scarcely = nadiren, güçlükle, çok az, barely, hardly, zıt anl.= enough, sufficiently, (She is not a friend of mine. I scarcely know her. = O benim arkadaşlarımdan biri değil; onu çok az tanıyorum.)

scarcity = kıtlık, az bulunma, deficiency, inadequacy, zıt anl.= abundance

 

ÜDS Sözlüğü – 143

 

 

scare = korku

scare away = korkutup kaçırmak scarlet fever = kızıl hastalığı scary = korkutucu, ürkütücü

scatter = serpmek, saçmak, dağıtmak, yaymak, disperse

scattered = (oraya buraya) dağılmış, yayılmış, dispersed

scene = manzara, görüntü, sahne, olay, sight

scene of disaster = felaket bölgesi

scenery = doğal manzara

scenic = manzaralı

scent = koku, smell, odour

sceptic = şüpheci kimse

sceptically = kuşkucu bir şekilde, suspiciously scepticism = kuşkuculuk, şüphecilik schedule = program, tarife, ders programı scheduled = programlanmış

scheduled for = (belli bir zaman)’da (gerçekleştirilmek üzere) programlanmış / planlanmış

scheme = hareket planı, proje, düzen, tertip, strategy, (If one scheme of happiness fails, human nature turns to another. = Eğer bir mutluluk planı başarısızlığa uğrarsa, insan doğası bir başka plana yönelir.)

schizophrenia = şizofreni hastalığı scholar = bilgin, akademisyen scholarship = 1) bilim; 2) burs school = ekol, okul

schooling = eğitim, education science fiction = bilimkurgu scientific = bilimsel

scientific definition = bilimsel tanım scientific discovery = bilimsel buluş scientific potential = bilimsel potansiyel scoff at = (bir şey) ile alay etmek, (bir şey)’i

küçümsemek

scope = 1) kapsam, saha, alan, faaliyet alanı, range, extent; 2) fırsat, olanak

score = puan

scores of = çok sayıda (score = 20, scores of = yirmilerce (düzinelerce gibi bir ifade)), lots of

scourge = 1) bela, felaket; 2) kırbaç

scouring = aşındırma

scrape = sürtmek

scratch = kaşımak, tırmalamak

scream = çığlık

screen = 1) incelemeden geçirmek, monitor;

2) gizlemek, korumak, perdelemek, hide, conceal

screening = tarama, (belirli niteliklere sahip şey veya kişilerin kapsamlı araştırmalar sonucunda belirlenmesi)

screening programme = tarama programı (belli bir hastalığı belirleme amacıyla insanların muayeneden geçirilmesi / taranması)

screening test = eleme testi, tarama testi

screw thread = vida dişi (vida bedeninin çevresindeki sarmallardan her biri)

script = el yazısı

scroll = parşömen tomarı / rulosu

scrutiny = derinlemesine inceleme, araştırma, investigation

scuba diver = (oksijen tüpü ile dalan) balıkadam, dalgıç

sculpt = heykel yapmak

sculpture = yontu, heykel, heykeltıraşlık

scurvy = iskorbit (yetersiz C vitamini alımına bağlı, eskiden denizciler arasında yaygın olan bir hastalık)

sea bindweed = denize yakın kumullarda yaşayan pembe-mor çiçekli asma türü bir bitki

seabed = deniz dibi

seafloor = deniz tabanı

seafood harvest = deniz mahsulleri hasadı

seal (fiil) = 1) sızdırmayacak / ayrılmayacak şekilde birleştirmek; 2) mühürlemek

seal (isim) = 1) fok; 2) mühür

seal off = sızdırmayacak şekilde kapamak, mühürlemek, block off

seamount = sualtı dağı (zirvesi de dahil, tamamı denizin altında bulunan dağ)

seaport = liman

sea-route = deniz yolu

seashell = deniz kabuğu

season = sezon, mevsim, dönem, period seasonal = mevsimlik, bir mevsime özgü seat (fiil) = otur(t)mak, oturacak yer sağlamak

seat (isim) = 1) (herhangi bir konuda otorite olan) merkez (şehir, kurum vs.); 2) koltuk

seaward = denize doğru

seaweed = deniz yosunu

second year running = üst üste ikinci yıl secondary = ikinci derecede, sekonder, ikincil, tali,

subordinate, subsidiary, zıt anl.= fundamental,

essential, primary

 

144 – ÜDS Sözlüğü

 

 

secondary condition = ikincil sağlık sorunu (bir hastalıktan kaynaklanan nispeten daha önemsiz ikinci bir rahatsızlık, örn. diyabete bağlı gelişen böbrek yetersizliği)

second-hand smoke = pasif sigara dumanı (sigara içmeyen insanları etkileyen sigara dumanı)

second-rate = (kalite bakımından) ikinci sınıf, düşük kalitede

secret = sır, gizem, esrar secrete = salgılamak secretion = salgılama, salgı sect = mezhep

sectarian = mezhepler ile ilgili, mezhepsel section = kısım, kesim, parça, dilim, kesit, part secular = laik (dinsel konular ile devlet yönetimini

ayrı tutan)

secure = güvence altına almak, ele geçirmek, sağlamak, ensure

securities = menkul kıymetler (bir finansal değeri temsil eden banknot, hisse senedi, tahvil gibi belgeler)

security = güvenlik, protection

sedate = (hastayı operasyon vs. öncesi) uyutmak, ilaçla sakinleştirmek

sedation = (yatıştırıcı bir ilaçla) yatıştırma, sakinleştirme

sedative = sakinleştirici, sedatif (ilaç)

sedentary = hareketsiz olarak devamlı oturan, oturarak geçirilen / yapılan

sediment = tortu, çökelti

seduce = ayartmak, kanına girmek, baştan çıkartmak

sedum = damkoruğu bitkisi

see at a glance = ilk bakışta görmek / farkına varmak

see (to it) (that) = . . . olduğundan emin ol(un), (See to it that he eats plenty of meat. = Bol miktarda et yesin / yedirin / yediğinden emin olun.)

see off = (bir kişiyi) geçirmek / uğurlamak / yolcu etmek

see through = (zor bir durumda) desteklemek, yardım etmek, support, help

seed = tohum

seed coat = tohum kabuğu

seek = 1) (bir şey yapma)’ya çalışmak, try (to);

2) aramak, araştırmak, peşine düşmek, inquire, look for, pursue

seek to do smt = bir şey yapmaya çabalamak, bir şey yapmak için uğraşmak

seek waiver = (aleyhte bir kuralın / kanunun uygulanmasından) vazgeçilmesini istemek, (bir tür) taviz / ödün beklemek

seeker = arayan kişi

seem to = (bir şey yapar) gibi görünmek, (bir şey) olduğu anlaşılmak, appear to

seem to be = gibi görünmek, appear to be seemingly = görünüşe göre, apparently seep = sızmak

segment = parça, bölüm, kısım, kesim, dilim segregation = fark gözetme, ayrı tutma, ayrım seismologist = sismolog (deprembilimci)

seize = tutmak, yakalamak, el koymak, ele geçirmek, grab, catch, get, take, take over, zıt anl.= give up, release, free

seize on = alıp kullanmaya hevesli olmak, hook onto

seizure = (sara vs. hastalıklar nedeniyle geçirilen) nöbet

seldom = nadiren, pek az, seyrek, rarely, zıt anl.= often

selected = seçilmiş

selection = seçim, seçme şeyler bütünü, seçki, collection

selective = seçici (kişi), özellikle itinayla seçilmiş (şey)

selectively = seçici olmaya çalışarak, titizlikle, discriminatingly, carefully

self-confidence = kendine güven

self-esteem = özsaygı, haysiyet

self-maintenance = kendini idame etme, kendi kendine bakma

self-perception = kendini idrak / algılama / kavrama

self-replicating = kendi kendini çoğaltan

self-satisfaction = kendinden hoşnut olma

self-sufficient = kendine yeterli, zıt anl.= dependent

self-supporting = kendi kendine yeterli

semester = sömestr, yarıyıl

semiconducting = yarı iletken özellik gösteren

semiconductor = yarı iletken (elektronik devre üretiminde kullanılan bir tür malzeme)

semi-dome = yarım kubbe

seminal = kendisinden sonrakilere kaynak teşkil eden türden (araştırma / çalışma)

semi-saline = yarı tuzlu

semi-settled = yarı yerleşik

semi-transparent = yarı-saydam

send for = (birisi)’ni çağırtmak, (bir şey) getirtmek, summon

 

ÜDS Sözlüğü – 145

 

 

send off = 1) (mektup, paket vs.) göndermek, postaya vermek; 2) yolcu etmek

send out for = (bir şeyin) gönderilmesi için sipariş vermek

send smt tumbling = bir şeyi devirmek / yıkmak Senegal = Senegal (Batı Afrika’da yer alan bir ülke) senescence = yaşlılık, senesans

senile = bunak, eli ayağı tutmaz olmuş, infirm senior = yaşça büyük, kıdemli / üst düzey senior management = kıdemli / üst düzey

yöneticiler

sensation = 1) duyu, duygu, duyarlık, feeling, emotion; 2) heyecan uyandıran olay, sansasyon

sense = algılamak, anlamak, sezmek, perceive, grasp

sense of community = topluluk / birliktelik duygusu, bir gruba ait olma hissi

sense of humour = espri / mizah anlayışı sense of pattern = desen anlayışı sensibility = ayırt etme yetisi, duyarlılık

sensible = mantıklı, akla uygun, aklı başında, realistic, rational, zıt anl.= foolish, insensible

sensibly = mantıklı bir şekilde, akıllıca, reasonably, zıt anl.= foolishly

sensitive = duygulu, duyarlı, hassas, alıngan, emotional, delicate, zıt anl.= insensitive, thick- skinned

sensitively = duyarlı şekilde, hassas biçimde, sympathetically

sensitivity = duyarlılık, hassasiyet, responsiveness, zıt anl.= insensitivity

sensory neuron = duyusal nöron / sinir

sensory response = duyusal tepki

sensuous = duyulara hitap eden, exciting, sensual

sentence = karar, hüküm

sentence of death = idam kararı

sentence smo to (a punishment) = ceza vermek, (bir şey)’e mahkum etmek, punish smo with (a punishment)

sentiment = duygu, düşünce, emotion, opinion separate (fiil) = ayırmak, birbirinden uzaklaştırmak,

bölmek, zıt anl.= unify

separate (isim) = (birbirinden) ayrı, bağımsız, farklı, unconnected, unrelated, zıt anl.= united

separation = ayrılma, ayırma, birbirinden uzaklaştırma, break-up, split, zıt anl.= unification

separatism = ayrılıkçılık

septic sore throat = septik (mikrobik) farenjit

sequence (fiil) = sıralamak, birbirini izlemek, birbiri ardına gelmek, order

sequence (isim) = ardışıklık, sıra, dizi, sekans, (The paintings of the artist are exhibited in a chronological sequence. = Ressamın tabloları, kronolojik bir sıra içerisinde sergilenmiş.)

sequenced = sıralanmış, dizilmiş

sequencing = sıraya sokma

serene = berrak, durgun, dingin, huzurlu, tranquil, peaceful

series = dizi, seri, sıra

serious = ciddi, önemli, significant

serious health consequence = (bir şeyin sonucu olarak ortaya çıkan) ciddi sağlık problemi

seriously = önemli ölçüde, ciddi miktarda

serve (to) = (bir şey)’e faydası olmak / hizmet etmek, cevap vermek, perform

serve a purpose = bir amaca hizmet etmek serve as = görevini görmek, (bir şey)’e yaramak,

…olarak hizmet etmek

serve to = (bir şey)’e yaramak

serve up = sağlamak, temin etmek, provide

service (fiil) = hizmet etmek, serve service (isim) = hizmet, servis serving = porsiyon

session = (tedavi, tartışma, sınav vb. amaçlarla yapılan) oturum, celse

set (fiil) = 1) ayarlamak, yerleştirmek; 2) (ateş için) yakmak

set (isim) = seri, dizi

set a good example = iyi örnek olmak, iyi bir örnek oluşturmak

set aside = 1) bir tarafa koymak, kenara bırakmak;

2) feshetmek, iptal etmek

set back = (ilerlemesini) geciktirmek, geriye atmak, delay

set down = 1) (kural vs.) koymak / belirlemek, fix, establish; 2) yazarak kaydetmek, record

set down to = (bir şey)’i bir nedene bağlamak

set foot = (bir işe / yere) adımını atmak

set in = 1) (hastalık vs. için) kalıcı hale gelmek, yerleşmek, develop, become, established;

2) yerine otur(t)mak, yerleş(tir)mek, fit into, fix in

set in motion = harekete geçirmek, başlatmak, start set off = 1) çalıştırmak, başlatmak, start; 2) (bir işe)

girişmek; 3) yola çıkmak

set out = başlamak, yola koyulmak, girişmek, embark (on), start, begin, commence, leave, set off, zıt anl.= stay, halt

 

146 – ÜDS Sözlüğü

 

 

set over = (bir şeyi bir şeyin) üstüne yatırmak / koymak

set up = (sistem, bina vs.) kurmak, dikmek, inşa etmek, institute, erect, build, found, zıt anl.= destroy, demolish, abolish

setback = aksama, başarısızlık, misfortune, disappointment, zıt anl.= breakthrough

setting = 1) (bir romanın vs. konusunun geçtiği) mekan ve zaman; 2) ortam, dekor

settle = 1) (bir yere) yerleş(tir)mek, iskân etmek, dwell, inhabit; 2) halletmek, çözmek, karara varmak / bağlamak, conclude, resolve

settle back = çökmek, çökerek yerleşmek

settle down = 1) (bir yere) yerleşmek / yerleşmeyi tamamlamak; 2) uslanmak, yola gelmek, sakinleşmek, calm

settle on = (konusunda) karara varmak, mutabık kalmak, decide on

settlement = 1) yerleşim yeri, community; 2) ödeme, payment

sever = ayırmak, ayrılmak, kop(ar)mak, kır(ıl)mak, break, (While he was chopping wood, his hand was severed. = Ağaç keserken eli koptu.)

several = ikiden çok, çok, pek çok, many, various severe = sert, katı, şiddetli, ciddi, firm, hard, rigid,

serious, difficult, zıt anl.= soft, mild

severely = sertçe, şiddetle, harshly, sharply, zıt anl.= softly, leniently

severity = sertlik, şiddet, ciddiyet, harshness, seriousness

sewage = pis su, lağım suyu, waste

sewerage = kanalizasyon

sewing machine = dikiş makinesi

sextant = sekstant (eskiden genellikle gemiciler tarafından kullanılan ve yıldızlar arasındaki açısal uzaklıkları ölçerek yön bulmaya yarayan alet)

shadow = gölge

shadowed = 1) gölge altında; 2) (ayın) karanlık tarafında

shaft = şaft, mil

shake = sarsmak, sallamak shallow = derin olmayan, sığ shape = şekil

share (fiil) = paylaşmak

share (isim) = 1) kısım, kesim; 2) pay

share a common origin = ortak bir köke / geçmişe sahip olmak

share in = pay sahibi olmak, rol almak, participate in

shark = köpekbalığı

sharply = 1) sertçe, harshly, sternly, zıt anl.= lightly, gently; 2) keskin bir şekilde, aniden büyük miktarda

shatter = 1) paramparça etmek, tuzla buz etmek, smash; 2) bozmak, harap etmek, ruin

shear = kırpmak, (yün) kırkmak, biçmek

shearing = kesme, kırkma

shed (fiil) = 1) (yaprak, gözyaşı, tüy vs.) dökmek;

  • (bir şey)’i aydınlatmak (bilgi vermek);
  • (ışık vs.) yaymak, diffuse; 4) (bir şey)’den kurtulmak, üstünden atmak

shed (isim) = 1) sundurma; 2) baraka; 3) hangar shed light on = (bir olay vs.)’yi aydınlatmak, (bir

olay)’a ışık tutmak

shed new light on = (bir şey)’i yeni bir anlayışla açıklamak / aydınlatmak

sheep-rearing = koyun yetiştirme

sheer = saf, halis, yalnız, ancak, tam, pure, complete

sheer nonsense = safi saçmalık

shell = (yumurta, salyangoz vs. için) kabuk shelter (fiil) = 1) korumak, örtmek, cover;

2) sığınmak, take refuge (in)

shelter (isim) = sığınak, barınak, korunak sheltered = korunmuş, korunaklı

shield (fiil) = korumak, siper olmak, protect

shield (isim) = kalkan

shift = kaymak, yönelmek, değişmek, switch, alter shift from … to . . . = (bir şey)’den (bir şey)’e kaymak,

yön değiştirmek, sapmak, switch from . . . to . .

shift position = pozisyon değiştirmek shipping = gemicilik, gemi ile gönderme shipyard = tersane

shock wave = şok dalgası shoot (fiil) = ateş etmek shoot (isim) = filiz, sürgün

shop display material = dükkanda sergilenecek malzeme

shoplifting = dükkanlardan mal çalma shortage = eksiklik, kıtlık, deficiency, scarcity, zıt

anl.= abundance

shortcomings = eksiklikler, kusurlar, deficiencies

shortcut = kestirme, kısa yol

shortfall = eksik, açık, deficit, shortage short-lived = kısa ömürlü, kısa süreli, geçici short-lived benefit = kısa ömürlü fayda shortness of breath = nefes darlığı

short-term = kısa vadeli / süreli, yakın zamanlı, zıt anl.= long-term

short-term memory = kısa süreli hafıza

 

ÜDS Sözlüğü – 147

 

 

short-wavelength = dalga boyu kısa olan

shot = 1) fotoğraf, picture; 2) enjeksiyon, iğne, injection

should demand exceed supply = talep arzdan fazla olursa

shoulder = sırtlamak

show off = gösteriş yapmak, caka satmak

show up = 1) gözükmek, meydana / ortaya çıkmak, appear, zıt anl.= disappear; 2) (bir toplantı vs.)’ye gelmek / katılmak, attend

shower = (bir şey)’e boğmak, yağdırmak

shrewd = kurnaz, açıkgöz, clever, artful, zıt anl.= stupid

shrine = kutsal yer, yatır, türbe

shrink = 1) (kumaş vs. için) çekmek, contract;

2) azal(t)mak, değeri(ni) azal(t)mak, diminish

shrinkage = 1) fire (üretimde kullanılmak üzere (kesilme vb.) işlemlerden geçirildikten sonra hammadenin arta kalan kısmı);

2) (yıkandıktan sonra kumaşta meydana gelen) küçülme, çekme

shroud = kaplamak, örtmek, gizlemek, gömmek, bury, conceal, zıt anl.= expose, reveal

shrubby = çalı ile kaplı, çalılık

shun = (bir şey)’den uzak durmak, avoid, evade

shut down = kapamak, faaliyetini durdurmak, close down

shuttle = mekik

Siberia = Sibirya (Kuzey Rusya’da bir bölge)

sibling = kardeş

Sicily = Sicilya (İtalya’ya bağlı bir ada), Sicilia sick = hasta, rahatsız

sickle cell anaemia = orak hücre anemisi (genetik bir bozukluk sebebiyle alyuvarların orak şekilli olması sebebiyle oluşan anemi), sicklemia

side benefit = faydalı yan etki

side effect = yan etki, adverse effect

side with = (bir şey / birisi)’nin tarafını tutmak / yanında yer almak

sidestep = (bir şey)’i bertaraf etmek, (bir şey)’den kaçınmak, avoid, bypass, zıt anl.= confront, seek

siesta = siesta (İspanya ve Latin Amerika’nın İspanyol etkisi altındaki kesimine özgü geleneksel öğle uykusu), şekerleme

sift out = inceleyerek bir grubu diğer bir gruptan ayırmak, sort out, classify

sight = görüş, görme yetisi, manzara, vision, scene

sign (fiil) = imzalamak, imza etmek

sign (isim) = işaret, belirti, gösterge, signal, indication

sign language = işaret dili

signal = (bir olayın) sinyalini vermek, habercisi olmak, indicate, signify

significance = önem, importance significant = kayda / dikkate değer, önemli,

considerable, important, zıt anl.= insignificant,

unimportant, (Meat offers a significant amount of protein. = Et, kayda değer miktarda protein sağlar.)

significantly = epeyce, oldukça, önemli ölçüde, büyük oranda, considerably, substantially, zıt anl.= slightly, insignificantly

signify = 1) göstermek, belirtmek, show; 2) anlamına gelmek, mean, stand for

silent = sessiz, quiet, zıt anl.= audible, loud

silicate sheet minerals = silikat levha mineralleri (granitin aşınması ile oluşan, genellikle ince pullar halinde bulunan mineraller)

silicon solar cell = silikon güneş pili (temel malzemesi silikon olan güneş pili)

silicon-on-insulator technology = yarıiletken üretiminde, geleneksel silikon malzeme yerine silikon-yalıtkan-silikon düzeninde bir tabakalanmanın kullanıldığı yöntem

silverclad = gümüş kaplı

similar (to) = yakın, benzer, akin (to), alike, zıt anl.= different

similarity = benzerlik, resemblance, zıt anl.= distinction

similarly = keza, bunun gibi, benzer şekilde, likewise simple = sade, basit, easy, uncomplicated,

elementary, zıt anl.= complicated, difficult

simplicity = sadelik, basitlik, plainness, zıt anl.= difficulty

simplistic = (gerçekçi olmayan ve aşırı bir şekilde) basite indirgenmiş, dar kapsamlı, zıt anl.= comprehensive

simulation = simülasyon (belli bir durumun veya koşulların, bilgisayar ortamında canlandırılması)

simultaneous = aynı anda, eşzamanlı, concurrent simultaneously = aynı anda (olan / yapılan),

eşzamanlı, concurrently, synchronically, zıt

anl.= consecutively

sincere = içten, samimi, açık yürekli, frank, genuine, zıt anl.= insincere, false

single = tek, bir, one, sole single digit = tek haneli (sayı) single-storey = tek katlı singly = tek başına, individually sinister = uğursuz, kötü

 

148 – ÜDS Sözlüğü

 

 

sink = 1) (değer, seviye vs. için) azalmak, decrease;

2) batmak

sink into poverty = yoksulluğa düşmek, yoksulluk batağına saplanmak

sinus headache = sinuzal başağrısı (sinüslerin tıkanması ya da enfekte olması nedeniyle çekilen başağrısı)

sit on = (bir şikayetin, talebin vs.) üstüne oturmak / yatmak, işlem yapmayı geciktirmek, (That GSM company has been sitting on my complaint for a month. = O GSM firması bir aydır yaptığım şikayetin üstüne yatıyor.)

sit with an upright trunk = gövde dimdik olacak

şekilde oturmak

site = 1) yer, yerleşim; 2) sit alanı; 3) inşaat sahası,

şantiye; 4) bölge, bölüm, location

site-specific = mekana özgü

situation = durum, vaziyet, state of affairs

sizeable = oldukça büyük, big, large, zıt anl.= small, tiny

skeletal = iskelete ait, iskeletle ilgili, (skeletal size = iskelet büyüklüğü)

skeletal system = iskelet sistemi

skeleton = iskelet

sketch = skeç (asıl tasarım veya resim hakkında fikir vermek ve planlamayı kolaylaştırmak amacıyla yapılan kabataslak çalışma), taslak, kroki

skilfully = becerikli bir şekilde, maharetle skill = ustalık, hüner, beceri, expertise, ability skilled = yetenekli, marifetli, ehil

skin = deri, cilt

skin stimulation = (bir ağrıyı dindirmek vs. için akupunktur yönteminde olduğu gibi) derinin uyarılması2

skip = (gidilmesi gereken bir yere) gitmemek, (bir işi vs.) es geçmek, (okul) asmak, avoid, escape

ski-resort = kayak tatili beldesi

skull = kafatası

skylight = dam penceresi

skyscraper = gökdelen

slab = inşaatta kullanılan kalın ve yassı parça, kalın dilim / levha

slack water = (akıntının olmadığı) durgun su

slam = şiddetle (ve gürültü ile) çarpmak slap = vurmak, tokat atmak, çarpmak slave = köle, esir, zıt anl.= master slavery = kölelik

sleep aid = uyumaya yardımcı ilaç

sleep apnea = uyku apnesi (uyku sırasında solunumun zaman zaman 15-30 saniye süren kesintiler göstermesi)

sleep face-down = yüzükoyun uyumak sleep on one’s side = yan yatarak uyumak sleep through = (bir gürültü vs. ’ye rağmen)

uyumaya devam etmek, (bir şey boyunca)

uyumak

sleepiness = uyuklama hali

slender = ince uzun

slide = kaymak, kayarak gitmek slight = ufak ve ince yapılı, küçük

slightly = az miktarda, yüzeysel, bir parça, a little, insignificantly, zıt anl.= immensely

slip = (ıslak, cilalı zemin vs. ’de) kaymak, slide

slip into = (gırtlağa, göze, kulağa, odaya vs.) (yemek, su, toz, böcek vs.) kaçmak / girmek

slippage = performans düşüklüğü, kayma, düşüş

sloping = meyilli

slot = (uçak için) sefer

slotting = yarık / delik açma

slowdown = yavaşlama, azalma, retardation, decline

sluggish = yavaş, durgun, kesat, dragging, zıt anl.= active, energetic

slump = (fiyat, oy, müşteri sayısı vs. ’de) belirgin düşüş

slur = sözü ağızda geveler gibi konuşmak, (He was slurring his words like a drunk. = Bir sarhoş gibi kelimeleri ağzında geveliyordu.)

small bowel obstruction = ince bağırsak tıkanması

small intestine = ince bağırsak

small-scale = küçük çaplı

smart = zeki, yetenekli, işlevsel, brilliant

Smart Cut = akıllı kesim tekniği (yarıiletken üretiminde kullanılan ve SOITEC adlı bir firma tarafından geliştirilmiş olan özel bir kristal kesim tekniği)3

smelt = madeni eritmek

smog = (endüstrinin yol açtığı) kirli hava kütlesi, dumanlı sis, (Black smog reduced visibility to about fifty metres. = Siyah sis görüş mesafesini yaklaşık elli metreye düşürdü.)

smoke inhalation = duman inhalasyonu (duman soluma)

smoke plume = havada uzanan duman smoking-related = sigaradan kaynaklanan smoothly = pürüzsüzce, sorunsuzca smother = boğmak, havasız bırakmak

 

ÜDS Sözlüğü – 149

 

 

smuggle = kaçakçılık yapmak, gümrükten kaçırmak

snack on = (bir şeyler) atıştırmak

sniff = koklamak, koku almak amacıyla burundan hızlı hızlı nefes almak

snore = horlamak

snoring = horlama

snout = hayvanlarda burun, ağız ve çeneyi içeren ileri çıkık kısım, nozzle

snowfall = bir bölgeye belli bir zaman aralığında yağan toplam kar miktarı

snowflake = kar tanesi

so as to = (bir şey) yapabilmek için / yapacak

şekilde, in order to

so far = şimdiye kadar, bugüne dek, şu ana kadar, up to now, (up) until now, to date

so far as = kadar, kadarıyla, as far as, (So far as I am concerned. . . = Bana kalırsa / göre. . .)

so far as possible = mümkün olabildiğince, eğer mümkünse

so little is known = o kadar az şey biliniyor ki so long as = sürece, müddetçe, as long as

so that = öyle ki …, . . . mek / . . . mak için, in order that

2

SO = sülfür dioksit (volkanlardan ve kimi endüstriyel işlemlerden ortaya çıkan, çevre için zararlı, bozuk yumurtaya benzeyen kokusu ile tanınan bir gaz), sulphur dioxide

soar = yükselmek, artmak, (yukarıya) fırlamak, süzülerek uçmak, ascend, glide

so-called = 1) sözde, (It was one of his so-called friends who supplied him with the drugs that killed him. = Onu öldüren, ona uyuşturucu sağlayan sözde arkadaşlarından birisiydi.);

2) denilen, adı verilen (fazlaca bilinmeyen şeyler için), (It isn’t yet clear how destructive this so-called “super virus” is. = Bu “süper virüs” denilen şeyin ne kadar zararlı olduğu henüz bilinmiyor.)

soccer = futbol

social ill = sosyal sorun, social problem

social isolation = toplumdan soyutlanma

social psychologist = sosyal psikolog (toplumsal şartların insanlar üzerindeki etkisini araştıran bilim insanı)

social safety net = sosyal güvenlik ağı (vatandaşların temel ihtiyaçlarını güvence altına almak amacıyla devletin sağladığı sağlık, iş bulma, evsizleri barındırma gibi hizmetlerin bütünü)

social scientist = sosyal bilimci (dünyanın ve yaşamın insani ve toplumsal yönlerini inceleyen bilim insanı)

social space = (parklar, alışveriş merkezleri gibi) sosyal mekanlar

socialisation = sosyalleşme

socially-minded = sosyal kaygılar güden, insanları düşünen

society = dernek, topluluk, toplum

socioeconomic status = sosyoekonomik statü (bireyin bir toplum içindeki ekonomik durumu)

socket = oyuk, yuva

3

sodium chlorate = sodyum klorat (renksiz bir tuz olup ayrık otlarını yok etmek için ve antiseptik olarak kullanılır), NaClO

sodium nitrite = sodyum nitrit (özellikle et ve balık ürünlerinin boyanmasında kullanılan ve kanserojen olduğundan şüphelenilen madde),

NaNO

sodium thiosulphate = sodyum tiyosülfat (fotoğrafçılıkta kullanılan bir tür kimyasal madde)

soft tissue = yumuşak doku

soften = yumuşatmak

software = yazılım (bilgisayar programı) soil = toprak(lar)

soil core samples = topraktaki tabakalanmayı görmek amacı ile çıkarılmış silindir şekilli örnek

soil-marks = topraktaki izler

solar = güneşle ilgili

solar cell = güneş paneli / pili (güneş ışığından elektrik elde etmeye yarayan cihaz)

solar system = Güneş Sistemi solar year = güneş yılı (365 gün) solar-type = güneş benzeri soldier = asker

sole = yalnız, tek, yegane, only

solely = sadece, yalnızca, tek başına, only, just, merely

solicitor = avukat

solid (isim) = 1) katı madde / hal; 2) cisim (yüzeyleri arasında tamamen kapalı bir hacim oluşturan üç boyutlu şekil)

solid (sıfat) = 1) katı; 2) sağlam, güvenilir, sound, reliable, zıt anl.= unreliable; 3) bütün

solid wood = masif ahşap

solidarity = dayanışma, birlik

solidity = elle tutulur olma, belli bir şekle sahip olma solitary = yalnız, tek başına, lonely

solo = (gösteri vs. için) tek başına (yapılan)

soluble = çözünebilir, eriyebilir

 

150 – ÜDS Sözlüğü

 

 

solute = solüt, çözelti (bir solüsyon içinde çözünmüş madde)

solvable = çözülebilir, halledilebilir, resolvable, zıt anl.= insolvable

somatic = somatik, bedensel (zihinsel değil, vücudun fiziki yapısıyla ilgili olan), (a somatic disease = bedensel bir hastalık)

some = 1) bazı; 2) yaklaşık; 3) tam, certain, particular

somehow = bir şekilde, her nasılsa, bir yolunu bulup, nedense, in some way, for some reason, (Her recovery has somehow encouraged others who are suffering from the same ailment. = Onun iyileşmesi, her nasılsa aynı hastalıktan muzdarip diğer insanlara da cesaret verdi.)

something of a battlefield = zorlu bir savaş alanı

something over = (bir miktar)’ın biraz üzerinde, (bir miktar)’dan biraz fazla

somewhat = biraz, bir dereceye kadar sooner or later = er (ya da) geç

soot = is, kurum

soothe = sakinleştirmek, yatıştırmak, calm, ease, zıt anl.= excite, aggravate

sooty = isli, kurumlu, duman rengi

sophisticated = ileri düzeyde, gelişmiş, komplike, rafine, ince zevk sahiplerine hitap eden, advanced, elaborated, refined, complex, zıt anl.= simple, naive

sophistication = olgunlaşma, gelişmişlik sore throat = farenjit, pharyngitis soreness = ağrı, vücutta kırıklık / kırgınlık sorry = üzücü, kötü, fena

sort out = 1) düzenlemek, sınıflandırmak, classify;

2) (sorun vs.) çözmek, yoluna koymak, settle, solve

soul-deadening = ağır depresyona neden olan sound = 1) sağlam, sağlıklı, esaslı, güvenilir, solid,

healthy, reliable, safe, secure, zıt anl.=

unhealthy, unreliable; 2) makul, akla yakın, mantıklı, reasonable, intelligent, fair

sound barrier = ses duvarı (ses hızı)

sound interesting = ilginç görünmek / kulağa ilginç gelmek

source = kaynak, köken, origin, root, supply

souring = ekşime, bozulma sovereignty = egemenlik, dominion soybean = soya fasulyesi

spa = ılıca, kaplıca

space = uzay

space port = uzay limanı

space probe = uzay sondası (küçük, insansız uzay aracı)

space shuttle = uzay mekiği

space sickness = uzay tutması (uzayda yerçekimsiz ortamda bedenin dengesini sağlayamaması sonucu bulantı, baş dönmesi gibi belirtiler ile ortaya çıkan rahatsızlık)

space-bound = 1) uzayda mahsur kalmış; 2) (roket vs. için) uzaya doğru yükselmekte

spacecraft = uzay aracı

space-related = uzay ile ilgili

span (fiil) = (bir süreyi) kapsamak, bir yandan bir yana uza(n)mak, stretch

span (isim) = 1) süre, duration, term; 2) köprünün ayakları arasındaki açıklık; 3) karış

spare = kıymamak, (tatsız bir şeyden) kurtarmak, relieve / save (from)

sparingly = tutumlu bir şekilde, thriftily, zıt anl.= extravagantly

spark (fiil) = tetiklemek, kışkırtmak, ateşlemek, trigger, provoke

spark (isim) = kıvılcım

spark off = harekete geçirmek, set off

sparklingly = pırıltılı bir şekilde, brilliantly, glowingly sparsely = seyrek bir şekilde, zıt anl.= densely spatial = uzaya ait / uzaysal / mekanla ilgili (uzaklık,

yön, alan gibi mekana veya içindekilere ait

(özellikler))

speak directly to this important question = doğrudan bu önemli soruna eğilmek / bu önemli sorun ile ilgili olmak

special effects = özel efektler specialisation = uzmanlaşma specialisation of labour = işgücünün

uzmanlaşması

specialist = uzman

specialize in = (bir konuda) uzmanlaşmak specialty = uzmanlık alanı, profession species = (hem tekil hem çoğul) cins, tür

specific = belirli, distinct, particular, zıt anl.= general

specifically = özel olarak, özellikle, especially, particularly, zıt anl.= generally

specified = belirlenmiş

specify = 1) belirlemek, belirtmek, indicate, pinpoint;

  • koşul olarak öne sürmek, stipulate

specimen = örnek, numune

spectacle = 1) görülecek / görülesi şey; 2) dehşet verici manzara

spectacular = muhteşem, harika, görkemli, wonderful, astonishing

 

ÜDS Sözlüğü – 151

 

 

spectator = seyirci, izleyici

spectrum = spektrum, tayf (pek çok farklı değeri, rengi vs. birarada gösteren bir çeşit gruplandırma, örn. visible spectrum of light = göz ile görülebilen ışığın kırmızıdan mora kadar olan tonlarını içeren gruplandırma), (over a wide spectrum of our lives = hayatlarımızın çok farklı alanlarında)

speculate = (elde yeterli veri olmadan bir şey hakkında) fikir yürütmek, spekülasyon yapmak

speculation = spekülasyon (kaynağı belli olmayan ve

/ veya dayanağı güçlü olmayan iddia), (borsa, ticari değer vs. için) spekülasyon, tahmin

speech defect = konuşma bozukluğu

speech motor centre = motor konuşma merkezi (beynin, konuşma için gerekli kas ve eklem hareketlerini koordine eden bölümü), Broca’s center

speed up = hızlandırmak, çabuklaştırmak, accelerate, zıt anl.= delay, retard

speedboat = sürat motoru

speedily = hızlı / çabuk bir şekilde, fast, quickly, zıt anl.= slowly

spell = 1) süre; 2) nöbet; 3) büyü

spend on = (bir şey için) para harcamak

spending = harcama

spending power = alım gücü

sperm = sperm (erkek üreme hücresi)

sperm whale = kaşalot balinası (eskiden özellikle yağı için avlanan iri, yırtıcı ve genellikle siyah renkli bir balina türü)

sphere = 1) küre, globe; 2) alan

spherical = (şekil itibarı ile) küresel, küreye benzer, globular

spice = baharat

spicy = baharatlı

spin (fiil) = 1) dön(dür)mek, turn, rotate; 2) daireler çizerek dikine düşmek; 3) (yün, pamuk vs. için) eğirmek, örmek

spin (isim) = dönüş, dönme hareketi

spinal column = belkemiği, omurga, spinal kolon

spinal cord = spinal kord (omurilik)

spinal tap = omurilik sıvısı almak için iğneyle yapılan girişim, ponksiyon, puncture

spine = 1) omurga; 2) kitap / dergi sırtı

spinning wheel = çıkrık (eskiden yün eğirmekte kullanılan çark)

spiral = dönerek genişleyen, iç içe daireleri andıran sarmal şekil

spiral nebula = sarmal yapılı yıldız takımı

spiralled = sarmal şekilli, burgulu

spirit = 1) ruh; 2) anlam; 3) gayret, heves spirometer = spirometre (nefes ölçer) spleen = dalak

splendid = harika, muhteşem, beautiful, gorgeous split (into) = (ikiye, üçe, gruplara vs.) böl(ün)mek /

ayırmak / ayrılmak, break up (into), divide

(into), zıt anl.= join, come / bring together

split = çatla(t)mak, yar(ıl)mak, böl(ün)mek, divide, break up, come / pull apart, zıt anl.= join

spoil = boz(ul)mak, berbat etmek / olmak, ruin, impair, zıt anl.= enhance, help

sponge = sünger

spongy = süngerimsi

spontaneity = kendiliğinden oluş

spontaneous = spontane, kendiliğinden olan, anında yapılan, unplanned, automatic, zıt anl.= planned, calculated

spontaneously = aynı anda

sporadically = münferit, tek tük, dağınık, düzensiz

spore = spor (alg, mantar ve bazı bitkilerin yaydığı üreme hücreleri)

spot (fiil) = seçmek, görmek, (yerini) bulmak, detect, locate

spot (isim) = bölge, nokta, (küçük) yer spouse = (evlilikte erkek ya da kadın) eş spray = fışkırtmak, yayarak püskürtmek

spread (fiil) = yay(ıl)mak, yaygınlaşmak, dağılmak, kaplamak, istila etmek, bürümek, sarmak, (duvara boya, ekmeğe reçel vs.) sürmek, disperse, disseminate, circulate, expand, zıt anl.= shrink

spread (isim) = yay(ıl)ma, yaygınlaşma, expansion, zıt anl.= reduction

spring from = (bir şey)’den kaynaklanmak, originate, emerge

spring up = türemek, birdenbire meydana gelmek, emerge, zıt anl.= disappear, fade

spring-loaded = yay ile kurulmuş

spur = mahmuzlamak, dürtüklemek, teşvik etmek, incite, trigger

spy = casus

spying = casusluk

square = 1) kare; 2) (köy, kent vs. için) meydan

square root = karekök

squeeze = ezmek, sıkmak, suyunu çıkarmak, zorlayarak almak, press, extract, extort

squeeze into = dar bir geçitten içeri girmek, sıkışarak girmek

 

152 – ÜDS Sözlüğü

 

 

Sri Lanka = Sri Lanka (Hindistan’ın güneyinde yer alan bir ada ülkesi)

stabilisation = sabitlenme, dengelenme, steadiness, zıt anl.= variation

stability = sağlamlık, katılık, zıt anl.= instability stabilize = sabitle(n)mek, dengele(n)mek, otur(t)mak,

settle, balance

stable = tutarlı, istikrarlı, kararlı, sabit, değişmeyen, devamlı, sağlam, steady, consistent, zıt anl.= unstable, unsteady, shaky, variable

staff = 1) personel; 2) (devlet kuruluşundaki) kadro stage = aşama, evre, safha, phase

staged play = sahnelenmiş oyun

staggering = çok şaşırtıcı, neredeyse inanılmaz, astounding

stagnant = durgun

stain = boyamak, lekelemek

stained = (örn. kumaş ya da ün için) lekelenmiş

staining = boyama, renklendirme, renkli madde vererek işaretleme

stammer = kekelemek, stutter

stamp out = yok etmek, eradicate stance = tutum, duruş, attitude, approach

stand to do smt = (bir şey) yapacak olmak / yapması beklenmek, karşı karşıya olmak / kalmak, be bound (to), (Owing to the global crisis, investors now stand to lose heavily. = Küresel kriz nedeniyle yatırımcılar ağır kayıplarla karşı karşıyalar / yatırımcıları ağır kayıplar bekliyor.)

stand = stand, tezgah

stand a chance = şansı olmak

stand accused of = (bir şey) ile suçlanır durumda olmak, (bir şey)’den sorumlu tutulmak, be blamed with

stand corrected = yanılmak, (I am sorry; I stand corrected. = Özür dilerim; yanılmışım.)

stand for = simgelemek, yerine geçmek, signify, represent

stand in awe of smo = birisine korku ile karışık hayranlık duymak

stand in the way of = engel olmak, geciktirmek, zorlaştırmak

stand out = öne çıkmak, göze çarpmak stand to reason = makul olmak, akla yatmak stand up to / against = karşısına dikilmek,

korkusuzca karşı çıkmak

Standard Oil Trust = Standard Petrol Tröstü (ABD’de 1870-1911 yılları arasında faaliyette kalan kendi zamanının en büyük petrol şirketi)

standardize = standartlaştırmak standstill = durma noktası

staple = temel (gıda vs.) maddesi

staple food = başlıca / en önemli yiyecek starboard = sancak tarafı (sağ), zıt anl.= port stark = gerçekleri (olduğu gibi) yansıtan, sade,

katıksız, absolute, downright, zıt anl.= fuzzy,

indistinct

starkness = ıssızlık, çıplaklık, boşluk

start off = başlamak, başlangıç yapmak, begin, set off, zıt anl.= finish, end

start out (as) = (. . . olarak) çalışmaya başlamak

start up = (bir işe) başlamak, (iş) kurmak, begin, found

startling = çok şaşırtıcı, astonishing, amazing, zıt anl.= ordinary, dull

starvation = şiddetli açlık, açlıktan ölme / öleyazma, starving

starve = aç bırakmak / kalmak, açlık çek(tir)mek, açlıktan ölmek

starve to death = açlıktan ölmek starving = açlık çeken, açlık çekme

state (fiil) = belirtmek, ifade etmek, express state (isim) = 1) devlet; 2) hal, durum, form state assets = devlet malları / varlıkları

state hospital = devlet hastanesi, public hospital

state of affairs = işlerin durumu, keyfiyet

state of awareness = bilinçli olma / uyanıklık hali

state of emergency = acil durum

state of war = savaş hali

statement = 1) belge, döküman; 2) demeç, beyanat;

  • ifade, expression

statesman = devlet adamı

stationary = hareketsiz, yerinde duran, kıpırdamayan

stationery = kırtasiye statistical = istatistiksel statistics = istatistik(ler) statue = heykel

stature = 1) başarı sonucu kazanılmış önem, ün;

  • boy, pos, endam

status = statü, durum, düzey, vaziyet statute = kanun, yasa, tüzük, kural stay = kalmak

stay away = geri durmak

steadily = tutarlı / istikrarlı / devamlı bir şekilde, invariably, regularly, zıt anl.= falteringly, unsteadily

 

ÜDS Sözlüğü – 153

 

 

steady = tutarlı, istikrarlı, sabit, değişmeyen, devamlı, sağlam, stable, consistent, zıt anl.= unsteady, shaky, (There has been a steady improvement in her condition. = Durumunda istikrarlı bir düzelme var.)

steal a glance at = çabuk ve fark ettirmeden bakmak

stealthy = kendini fark ettirmeyen, sinsi, sessiz, secretive, silent

steam = buhar, vapour steam room = buhar odası steep = dik, sert

steep jump = yüksek sıçrama, keskin tırmanış, çok hızlı ve ani yükseliş

steer = (direksiyon, dümen vs. ile) yön vermek stem = (bitki için) sap, beyin sapı

stem cell = kök hücre

stem cell line = kök hücre dizisi / serisi

stem from = (bir şey)’den gelmek / kaynaklanmak, originate from

stent = stent (genellikle tıkalı damarları genişletmek için kullanılan bir tür ince tüp)

step = önlem, tedbir, measure

step out = dışarıya adımını atmak

step up = arttırmak, çoğaltmak, hızlandırmak, speed up, (The police step up security at airports = Emniyet güçleri havaalanlarında güvenliği arttırdı.)

stereotype = klişe / basmakalıp

stewardship = organizasyon

stick to = (bir şey)’e bağlı / sadık kalmak

stickiness = yapışkanlık

sticky (isim) = not vs. yazmak için kullanılan bir yüzü yapışkanlı kağıt

sticky (sıfat) = yapışkan

stiff = katı, sıkı, hard, rigid, zıt anl.= easy, slack stiffness = sağlamlık, dayanıklılık, sertlik, firmness,

rigidness

stifle = boğmak, bastırmak, gelişmesini engellemek, choke, prevent, suppress

stifling = boğucu

still = 1) dingin, durgun, hareketsiz, sessiz, calm, stable, silent, zıt anl.= active; 2) yine de, hala, even now, nevertheless

stillborn = ölü doğmuş

still-life = natürmort (basit bir düzenleme içinde meyve, şişe gibi basit objeleri konu eden resim)

stimulant = uyarıcı, uyarıcı madde

stimulate = uyarmak, teşvik etmek, excite, inspire, motivate, spur, zıt anl.= discourage

stimulating = canlandırıcı, uyarıcı, reviving, invigorating

stimulation = uyarma, teşvik, harekete geçirme, encouragement

stimulator = uyarıcı, teşvik eden şey, motivator

stimulus = (çoğul: stimuli), stimulus, uyarım, uyaran, uyarıcı şey

sting = (böcek için) sokmak

stink bomb = koku bombası

stipulate = şart koşmak, condition, specify stipule = yaprak sapının dibindeki çift yaprakçık stir up = kışkırtmak, bulandırmak, karıştırmak,

provoke

stock = hisse (senedi), mal

stock exchange = menkul kıymetler borsası (hisse senetleri ve başka menkul kıymetlerin alınıp satıldığı organizasyon)

stock market = borsa, hisse senedi piyasası

stockbroker = borsa simsarı (başka kişi ve kuruluşlar adına borsada işlem yapan kimse)

stoke = ateşe kömür atmak stolen = çalıntı, hot stomach = mide

stomach upset = mide bozukluğu

stonework = taş, taş işi storage = depolama

storage site = depolama bölgesi

store (away / up) = saklamak, muhafaza etmek, depolamak

storehouse = ambar, ardiye, depo

storm (fiil) = şiddetle saldırmak, fırtına gibi esmek, rage

storm (isim) = fırtına

stove = fırın, ocak

stow away = (gemide, uçakta) gizlice yolculuk etmek

stowaway = kaçak yolcu

straight away = derhal, hemen şimdi, immediately, right away

straighten = (eğri bir şeyi) düzel(t)mek straightforward = 1) basit, kolay, simple, zıt anl.=

complicated; 2) apaçık, gizlisi saklısı olmayan,

açık sözlü, candid, zıt anl.= evasive strain (fiil) = 1) germek, gerginleştirmek, aşırı

gerilme, zorlanma, stress, stretch, zıt anl.=

relax; 2) (kendini) zorlamak, çok gayret etmek, strive, struggle, zıt anl.= unstrain

 

154 – ÜDS Sözlüğü

 

 

strain (isim) = 1) gerginlik, tension; 2) stres, stress;

  • suş (benzer gruplarla arasında küçük farklar bulunan, belli bir türe bağlı bir organizma grubu)

strained = gergin, stressed

strait = boğaz (birbirine yakın iki kara parçası arasında kalmış deniz geçidi)

straitjacket = deli gömleği strangely = işin tuhafı, gariptir ki stranger = yabancı

strap = kemerle bağlamak

stratification = tabakalanma, tabakalar halinde bulunma

stratosphere = stratosfer (atmosferin ikinci tabakası)

stratospheric = stratosfer ile ilgili streaked = düzensiz çizilmiş, kaplanmış stream = 1) akım, current; 2) dere, çay strength = güç, dayanıklılık, power, zıt anl.=

weakness

strengthen = güçlendirmek, sağlamlaştırmak, geliştirmek, reinforce, invigorate, support, zıt anl.= weaken, undermine

strenuous = yorucu, ağır, zor, tiring, heavy

strep throat = streptokokus bakterisinin boğazda yol açtığı enfeksiyon, septik (mikrobik) farenjit, septic sore throat

stress = vurgulamak, altını çizmek, emphasise, underline

stress fracture = stres kırığı (uzun süre yürüyüş sonucunda oluşan kırık)

stressful = gerginlik yaratan, stresli, demanding stressor = stres etkeni (strese sebep olan etken) stretch (along) = (boyunca) uzanmak

stretch (fiil) = ger(il)mek

stretch (isim) = 1) (zaman) dilimi; 2) bölüm, kısım, parça

stretch (into) = (boyunca) uza(n)mak, yayılmak

stretch back = eskilere uzanmak

strict = 1) tam, birebir, exact; 2) sert, katı, sıkı, kurallara tam olarak uyan, tight, rigorous, zıt anl.= lax, relaxed

strict symmetry = tam bir simetri

strictly = tartışmasızca, tamamen, katı bir şekilde, exclusively, entirely, (obey the rules strictly = emirlere harfiyen uymak)

strictly speaking = doğrusunu söylemek gerekirse

stricture = kınama, yerme, criticism, condemnation

strike (fiil) = 1) bulmak, ulaşmak, come upon, discover; 2) çarpmak, etkilemek, etki bırakmak, affect, move, hit, knock, (The poor man was struck by lighting. = Zavallı adamı yıldırım çarpmış.)

strike (isim) = grev, (go on strike = greve gitmek, grev yapmak)

strike a good bargain = iyi bir ticaret yapmak, iyi kar elde etmek

strike up = (müzik çalmaya, sohbete vs.) başlamak, begin

striking = göze çarpan, dikkat çeken, göz kamaştıran, astonishing, outstanding, zıt anl.= ordinary

stringent = sert, sıkı, strict stringer = geçirgen kaya stringy = lifli, ipliksi

strip (of) (fiil) = soymak, çıkarmak, sıyırmak

strip (isim) = (kumaş, kağıt vs. için) şerit, (nispeten dar ve ince) hat / yol vs.

strive = çabalamak, gayret etmek, uğraş vermek, struggle, endeavour

stroke = felç, inme

strong nuclear force = güçlü nükleer kuvvet (nötronların ve protonların iç bütünlüğünü koruyan temel fiziksel kuvvet)

strontium = stronsiyum (havayla temas ettiğinde sarı renge dönüşen, gümüşi beyaz renkli bir alkali metal)

structural = yapısal, temel

structural unemployment = yapısal işsizlik (genellikle gelişmekte olan ülkelerde, sermaye yetersizliği nedeniyle ortaya çıkan ve geçici değil, kalıcı özellik taşıyan işsizlik)4

structure = yapı

structured = biçimlendirilmiş, yapısallaştırılmış, yapısal, yapılandırılmış

struggle = çabalamak, uğraşmak, mücadele etmek

stubby = kısa ve kalın

stud (fiil) = çıtçıtla iliştirmek, tutturmak

stud (isim) = 1) dikme, saplama, saplanmış çubuk;

2) damızlık erkek hayvan (genellikle at) study = araştırma, çalışma

stunning = nefis, hayret verici

stunningly = akıl almaz (şekilde, boyutlarda vs.)

stupendous = muazzam, müthiş

sturdy = sağlam, dayanıklı, gürbüz, firm, solid, zıt anl.= weak

stutterer = kekeme, stammerer

 

ÜDS Sözlüğü – 155

 

 

stylistic = üslupsal, üslup ile ilgili

subconscious = bilinçaltı

subdue = (bir korkuyu, isteği vs.) bastırmak, suppress

subgenual cingulate = girus singuli (beyinde korteksin bir parçası olup algılama, dikkat entegrasyonu ve ağrı duyusu gibi bazı kompleks fonksiyonlardan sorumlu limbik yapılar)5

subject = 1) denek, kobay; 2) konu, mevzu

subject matter = konu

subject to = (bir şey)’e maruz bırakmak, (bir şey)’in etkilerine açık bırakmak, expose to

subjective = sübjektif, öznel, personal, zıt anl.= objective

submarine = 1) denizaltı; 2) deniz dibi

submerge = batırmak, daldırmak, su altında bırakmak

submerged = suya batmış, suya dalmış, su altında, (This submarine can remain submerged for eight weeks. = Bu denizaltı sekiz hafta boyunca su altında kalabilir.)

submersion = suya batma / dalma, sular altında kalma

submission = 1) arz, sunma, presentation;

2) teslimiyet, boyun eğme, surrender, yielding submit = 1) arz etmek, sunmak, present; 2) boyun

eğmek, teslim olmak, surrender

sub-Saharan = Sahra altı (Büyük Sahra Çölü’nün güneyi)

subscribe (to) = abone / üye olmak

subscription = abonelik

subsequent = sonraki, sonra gelen, (zaman ya da sıra olarak öncekini) takip eden, (Those explosions must have been subsequent to our departure, because we did not hear anything.

= O patlamalar bizim ayrılışımızdan sonra olmuş olmalı, zira biz hiçbir şey duymadık.)

subsequently = sonraları, daha sonra, afterwards, zıt anl.= previously

subset = alt küme

subside = dinmek, azalmak, diminish, ease off, zıt anl.= rise

subsidence = göçük, çöküntü

subsidize = sübvansiyon yoluyla desteklemek, sübvanse etmek, (kısmen) finanse etmek, (Commonly subsidized fields include agriculture, housing and regional development. = Sıklıkla sübvanse edilen iş alanları arasında tarım, konut inşaatı ve bölge geliştirme yer alır.)

subsidy = sübvansiyon, mali yardım / destek

subsistence = (kıt kanaat) geçinme, ekmek kapısı, livelihood, sustenance

subsistence production = temel ihtiyaçlar için üretim

subsoil = yüzeyin hemen altındaki toprak

subsoil wealth = yeraltı zenginlikleri

substance = 1) madde, material, entity; 2) öz, esas, asıl anlam, essence

substantial = önemli, bol, epey, (zaman için) uzun, important, ample, significant, large, zıt anl.= small

substantially = önemli ölçüde, oldukça çok, considerably, (The new tax legislation will substantially change our buying habits. = Yeni vergi kanunu alışveriş alışkanlıklarımızı önemli ölçüde değiştirecek.)

substantiate = kanıtlamak, ispat etmek, prove, confirm, establish, zıt anl.= disprove, deny

substitute (fiil) = yerine koymak, ikame etmek, exchange, replace

substitute (isim) = (bir şeyin veya kişinin) yerine geçen, yedek, replacement, reserve, (Only art can be a substitute for nature. = Sadece sanat, doğanın yerine geçebilir.)

substrate = enzimin bağlanarak reaksiyona girdiği madde

substratum = (çoğul: substrata) alt tabaka, temel subtle = ince, narin, fark edilmesi zor, incelikli,

delicate, insidious

subtlety = incelik, ince ayrıntı, delicacy, detail subtly = azıcık, belli belirsiz, slightly subtropics = subtropikal / ılıman bölgeler suburban = banliyöye ait, banliyöde bulunan

succeed = 1) takip etmek, izlemek, (bir şey ya da birisi)’nden sonra gelmek, follow, zıt anl.= precede; 2) başarmak, becermek, accomplish, manage

successfully = başarılı şekilde, effectively succession = birbirini izleme, dizi, sequence successive = peş peşe, art arda, consecutive, zıt

anl.= interrupted

successive generation = gelecek nesil successively = peş peşe / üst üste / arka arkaya

gelen / olan, consecutively

succinct = kısa ve öz, zıt anl.= thorough, comprehensive

succumb to = (birisi ya da bir şey)’e yenilmek, teslim olmak, surrender to, give in, submit to, zıt anl.= conquer, resist

such as = … gibi, like

 

156 – ÜDS Sözlüğü

 

 

suck away = emip uzaklaştırmak / götürmek

suction cup = vantuz

suddenly = aniden, birdenbire, abruptly, zıt anl.= step-by-step, progressively

suds = (çoğul kullanılır) köpük

Suez Canal = Süveyş Kanalı (Akdeniz ile Kızıldeniz’i birbirine bağlayan yapay suyolu)

suffer from = (bir hastalık, problem vs.)’den muzdarip olmak, sıkıntısını çekmek, (bir şey)’den zarar görmek

sufferer = bir hastalık çeken ya da başka olumsuz bir durumdan muzdarip olan kişi

suffering = ıstırap, acı, dert, çile, cefa, eziyet, misery, pain

sufficient = yeterli, enough, adequate, zıt anl.= insufficient, inadequate

sufficiently = yeterince, enough, adequately, zıt anl.= insufficiently

suggest = 1) ileri / öne sürmek, önermek, advise, propose, offer; 2) izlenimini bırakmak, hissini vermek, akla getirmek, indicate, imply

suggestion = öneri, ileri sürülen fikir, advice, proposal suggestive (of) = (bir düşünceyi) akla getiren (şey),

(His behaviour was suggestive of a cultured

man. = Davranışları, kültürlü bir adam olduğunu akla getirmekteydi.)

suicide = intihar, (commit suicide = intihar etmek)

suicide attack = intihar saldırısı

suit = uygun gelmek / düşmek, (bir şey ya da birisi)’ne göre olmak, be appropriate (for), fit in (to)

suitable = uygun, yerinde, appropriate, proper, zıt anl.= inappropriate, unsuitable

suitably = uygun bir şekilde, gereği gibi, appropriately

suited to = (bir şey)’e uygun

sullenly = somurtarak, asık yüzle, zıt anl.= cheerfully

sulphur = sülfür (kükürt)

sum = (para vs. için) (toplam) miktar sum up = özetlemek, summarise summarise = özetlemek sunbathing = güneşlenme

sunlit = güneş ışığı alan

sunspot = güneş lekesi (güneşin yüzeyinde bulunan, koyu renkli düşük sıcaklık alanları)

superb = enfes, fevkalade, mükemmel, first-rate, excellent, zıt anl.= poor

superbly = enfes / mükemmel bir şekilde, excellently, zıt anl.= poorly

superconductivity = süperiletkenlik (mutlak sıfıra yakın sıcaklıklarda bazı maddeler tarafından sergilenen, neredeyse mükemmel iletkenlik hali)

superdam = büyük baraj

super-efficient = çok verimli

superficial = 1) derin olmayan, yüzeysel, shallow, external, zıt anl.= deep, profound; 2) sahte, özensiz, gelişigüzel, false, inattentive, zıt anl.= genuine

superficially = yüzeysel olarak, lightly, partially, zıt anl.= profoundly, thoroughly

superfluid = süperakışkan (mutlak sıfıra yakın sıcaklıklarda, çok yüksek akışkanlık ve çok düşük direnç ve sürtünme değerleri sergileyen sıvı)

superfluous = gereksiz, lüzumu olmayan, unnecessary

superior = üstün nitelikli, kaliteli, üstün, better, high- class, zıt anl.= inferior, worse

superiority = üstünlük, dominance, supremacy, zıt anl.= inferiority

supernatural = doğaüstü

supernova = süpernova (patlama halindeki yıldız)

superpower = süpergüç (ekonomik ve askeri bakımlardan en güçlüler arasında yer alan ülke)

supersede = (eskisinin) yerini almak, replace, take over

superstition = batıl inanç, hurafe, zıt anl.= scientific fact

superstitious = batıl inançlı / inançları olan supervision = gözetim ve denetim, superintendence,

administration

supplant = yerini almak, yerine geçmek, replace

supplement (fiil) = (etkisini) arttırmak, enrich, reinforce

supplement (isim) = ek, tamamlayıcı şey, additive, complement

supplementary = tamamlayıcı, tali, secondary

supplier = tedarikçi, bir malı sağlayan kişi ya da firma

supplies = erzak, malzeme

supply (fiil) = sağlamak, bulmak, temin etmek, tedarik etmek, provide (with), render, zıt anl.= withhold

supply (isim) = arz, stok, rezerv, stock, reserve, zıt anl.= demand

support (fiil) = desteklemek, arka çıkmak support (isim) = destek (verme), besleme, katkı

 

ÜDS Sözlüğü – 157

 

 

support worker = destek olarak çalışan kimse, yan faaliyetlerde görev alan kimse

supporter = (bir kişiyi / görüşü vs.) destekleyen kimse, destekçi, taraftar, admirer

supportive = destekleyici, helpful, encouraging, zıt anl.= unhelpful

suppose = sanmak, tahmin etmek, varsaymak, believe, presume, think

supposed = gerçekleştiği / gerçek olduğu varsayılan, gerçek kabul edilen

suppress = bastırmak, durdurmak, çıkmasını önlemek, restrain, withhold, zıt anl.= encourage

suppression = gizli tutma, durdurma suppressor = bastırıcı, baskılayıcı supremacy = üstünlük, egemenlik, domination,

superiority

Supreme Court = Temyiz Mahkemesi, Anayasa Mahkemesi, Yüce Divan

sure = emin, kesin, garantili

surely = elbette, muhakkak, for certain, for sure

surface (fiil) = su yüzüne çıkmak, görünmek, ortaya çıkmak, emerge, appear, come up, zıt anl.= submerge, sink, disappear

surface (isim) = yüzey

surface treatment = (boyama, polisaj, asit banyosu vs. gibi her tür) yüzey işlemi (malzeme yüzeyine uygulanan işlem)

surge = aniden yükselmek, soar, climb

surge of emotionality = duygusallığın aniden yükselmesi, duygusallık patlaması

surgeon = cerrah

surgery = ameliyat, cerrahi

surgical = cerrahi

surpass = geçmek, geride bırakmak, aşmak, exceed, overweigh, zıt anl.= fall behind

surplus = fazlalık, artakalan miktar, herhangi bir şeyin fazlası, excess, zıt anl.= shortage

surprise = şaşırtmak, hayrete düşürmek surprising = şaşırtıcı

surprisingly = şaşırtıcı bir şekilde, intriguingly surround = çevrelemek, çevirmek, kuşatmak,

etrafında yer almak, enclose, border

surrounding = çevresindeki, etrafındaki, encircling surroundings = çevre, muhit, ortam, environment surveillance = gözetleme, gözetim

survey (fiil) = inceleme / araştırma yapmak, etüt etmek, examine, observe

survey (isim) = anket, inceleme, genel bakış, inquiry, scrutiny, scan, review

survival = sağ kalma, yaşamı sürdürme

survive = ayakta / sağ kalmak, var olmayı / yaşamayı sürdürebilmek, live on, remain, zıt anl.= perish, die

survivor = (bir kaza, afet vs. sonrası) sağ kalan, kurtulan (kişi)

susceptibility (to) = dirençsizlik, kolay hedef olma, yatkınlık, vulnerability (to)

susceptible (to) = kolaylıkla etkilenen, dirençsiz, vulnerable (to), nonresistant (to); zıt anl.= resistant (to)

suspect (fiil) = şüphelenmek, kuşku duymak, have doubt, zıt anl.= know

suspect (isim) = şüpheli, sanık, zanlı suspected = (varolduğundan) şüphelenilen

suspend = 1) asmak, asılı durmak, hang, (He was suspended from the ceiling by his feet and beaten gravely by metal bars. = Ayaklarından tavana asılmış ve metal çubuklarla feci şekilde

/ öldüresiye dövülmüştü.); 2) askıya almak, ertelemek, postpone, zıt anl.= continue

suspended = (bir sıvı içinde) asılı kalmış suspense = heyecan dolu bekleyiş, süspans suspension bridge = asma köprü

suspicion = şüphe, kuşku, doubt, distrust, zıt anl.= trust

suspicious = kuşkulu, şüpheli, doubtful, zıt anl.= trustworthy

sustain = sürdürmek, belli bir sıklıkla ve ara vermeden yapmak, devamını sağlamak, devam ettirmek, keep up, maintain

sustainability = sürdürülebilirlik, maintainability sustainable = 1) çabuk tükenmeyen, kolay bulunur;

2) sürdürülebilir, maintainable

sustained = sürdürülen; belli bir sıklıkla, ara vermeden yapılan, maintained, continued, constant, zıt anl.= temporary

Svante Arrhenius = 1859-1927 yılları arasında yaşamış olan, fiziksel kimyanın kurucularından sayılan İsveçli fizikçi ve kimyacı

swab = (boğazdan vs.) muayene için (salgı vs.) almada kullanılan çubuk ya da tel ucuna sarılı küçük pamuk topağı

swallow = yut(kun)mak

swamp (fiil) = su altında bırakmak

swamp (isim) = bataklık

Swedish = İsveçli, İsveç’e ait

sweep across = (boyunca) süpürülmek / sürüklenmek

sweep along = (rüzgar, akıntı vs. sayesinde) kolayca ilerlemek, akıp gitmek

 

158 – ÜDS Sözlüğü

 

 

sweeping = geniş alanlara yayılmış

swell = şişmek, kabarmak, expand, zıt anl.= contract

swell(ing) = şişme, şişkinlik, kabarma

swiftly = hızla, süratle, çabucak, quickly, speedily

swiftness = çabukluk

Swiss = İsviçre ile ilgili, İsviçre’ye ait

switch (between) = (iki veya daha çok tarzda) dönüşümlü olarak (çalışmak), (bir şey)’den başka (bir şey)’e geçmek

switch = şalter, (elektronik devre için) anahtar switch off = (elektrik, lamba, düğme, gaz vs. için)

kapatmak, turn off, zıt anl.= switch on, turn on

Switzerland = İsviçre

swollen = şiş, şişmiş, distended

swollen joint = şişmiş eklem

swoop down = (bir avın) üzerine çullanmak

sycamore = çınar, Frenk inciri

symbolist = simgeci, sembolist (bireyin duygusal yaşantısını simgelerle yüklü ve kapalı / dolaylı bir dille anlatmayı amaçlayan edebiyatçı ya da ressam)

symptom = semptom, belirti

synapse = sinaps (sinir hücreleri arasında kalan, hücrelerarası sinirsel iletişimin gerçekleştiği boşluk)

syndicalism = sendikacılık (özellikle genel grev yoluyla üretim araçlarını işçi örgütlerine devretmeye çalışan siyasi hareket)

synergistic = sinerji ile ilgili ya da sinerji oluşturan

synonymous = eş anlamlı, anlamdaş

syntactic = sentaks (bir dildeki kelimelerin cümle içindeki yerleri / dizilişleri) ile ilgili

synthesis = sentez, birleşim

synthesize = sentezlemek, üretmek, çeşitli unsurları birleştirerek bütün haline getirmek, blend

Syria = Suriye (tarih boyunca pek çok uygarlığa ev sahipliği yapmış, Asurlular, Persler, Romalılar ve Bizanslıların istilasına uğramış, Hz. İsa’nın konuştuğu dili halen konuşan Malua köyünün bulunduğu, 5000 yıllık geçmişiyle başkenti (Şam) dünyanın en uzun ömürlü yerleşim bölgelerinden olan ve topraklarında dünyanın ilk alfabelerinden birinin icat edildiği güney komşumuz)6

syrup = şurup

system operation = sistemin çalıştırılması

 

 

 

T T T T T

 

 

 

table salt = sofra tuzu

tabulate = cetvel / tablo haline getirmek

tackle = (bir sorunu) ele almak, çözmeye çalışmak, deal with, work on, zıt anl.= avoid

tailor = (isteğe / ihtiyaca göre) biçmek,

şekillendirmek, shape, adjust

take = 1) (bakış, yaklaşım vs.) sahibi olmak / içerisinde olmak, ele almak; 2) (form, şekil vs.) almak; 3) (zaman) sürmek, last; 4) (bir yere) götürmek

take (a) photograph = fotoğraf çekmek, photograph

take a downward turn = düşüşe geçmek, aşağı yönelmek

take a (firm) stand against = (şiddetle / kararlılıkla) karşı çıkmak, (bir şey)’e karşı (güçlü) bir duruş sergilemek

take a heavy toll = çok zarar vermek, büyük bir kayba neden olmak

take a huge step forward = çok büyük ilerleme kaydetmek

take a look at = bakmak, gözden geçirmek

take a new turn = yeni bir dönemece gelmek, yeni bir şekle bürünmek

take a trip = yolculuğa çıkmak, travel

take action = harekete geçmek, önlem almak, intervene

take advantage of = (bir şey)’den faydalanmak / istifade etmek / yararlanmak, zaafından yararlanmak, istismar etmek, capitalise, benefit, make use of, (She took advantage of her father’s absence to meet her lover. = Sevgilisiyle buluşmak için babasının yokluğundan faydalandı.)

take after = 1) (birisine fiziki olarak) benzemek, resemble; 2) (birisi gibi) davranmak, do as one does, zıt anl.= differ from

take along = beraberinde götürmek, (bir şeyi ya da birisini) yanında götürmek

take an interest (in) = ilgilenmek, alakadar olmak take away = elinden almak, alıp götürmek

take back = 1) (bir sözü, malı vs.) geri almak, retract;

2) anılara götürmek, bring back

take by surprise = gafil avlamak

take car accidents, for instance = örneğin araba kazalarını ele alalım, örneğin araba kazalarını bir düşün

take care of = gözetmek, bakmak, attend (to)

take cue = (tiyatro oyunu sırasında vs.) sufle almak, (ne yapılacağına dair birinden ya da bir şeyden) işaret almak

take down = 1) sökmek, parçalara ayırmak, dismantle; 2) gururunu kırmak

take effect = geçerli olmak, yürürlüğe girmek, come into force, go into effect, zıt anl.= annul, repeal

take effort = çaba gerektirmek

take for granted = doğal karşılamak, olmuş farz etmek, öyle varsaymak

take hold of = (bir yer)’e yerleşmek, (bir yer)’i eline geçirmek

take in = 1) kandırmak, fool; 2) almak, kazanmak, girdi sağlamak, gain

take in excess = aşırı miktarda / fazla almak

take into account = dikkate almak, hesaba katmak, göz önünde tutmak, allow for, take into consideration

take into consideration = dikkate almak, göz önünde bulundurmak, keep in mind, take into account

take it in turn to lead = sırayla liderlik yapmak take kindly to = (bir şey ya da kişi)’den hoşlanmaya

başlamak

take measures = önlem / tedbir almak, take precautions

take no time = çok kısa sürmek, hiç vakit almamak take off = 1) (kıyafet vs. için) çıkarmak, zıt anl.= put

on; 2) (uçak için) havalanmak, zıt anl.= land

take office = (idari) göreve başlamak, makamın başına geçmek

take on = 1) girişmek, (The surgeon decided to take on a more radical intervention. = Cerrah, daha radikal bir girişimde bulunmaya karar verdi.);

2) (işi, sorumluluğu, görevi vs.) üstüne almak, kabul etmek, undertake, (No other organization was willing to take on the job. = Başka hiçbir organizasyon işi üstlenme konusunda istekli olmadı.); 3) işe almak, employ; 4) (yük) almak, load, zıt anl.= unload

take one’s time = acele etmemek, (bir şeye) yeterli vakit ayırmak

take out = (belge, evrak, sigorta poliçesi vs.) çıkartmak, obtain

 

160 – ÜDS Sözlüğü

 

 

take over = 1) (bir şeyin) yerini almak / yerine geçmek, replace, supersede; 2) (yönetimi, nöbeti vs.) devralmak, assume; 3) egemen olmak, predominate, zıt anl.= abandon, obey

take part in = (bir şey)’e katılmak, (bir şey)’de yer almak, participate in, join in (to)

take place = olmak, yer almak, meydana gelmek, occur, happen

take precedence = başta / önce gelmek, öncelikli olmak, come first, be prior to, zıt anl.= be secondary to

take pride in = (bir şey)’den gurur duymak take seriously = ciddiye almak

take shape = şekil almak

take so long = çok uzun sürmek

take smt at its face value = bir şeyin değerini sorgulamadan, söylendiği gibi kabul etmek

take steps = 1) önlem / tedbir almak; 2) girişimde bulunmak, (belli bir hedefe yönelik olarak) adımlar atmak

take the lead = başa geçmek

take things easy = aldırmamak, dert etmemek, (take it easy = dert etme, boşver, sakin ol)

take time = zaman almak

take to = 1) alışkanlık edinmek, hoşlanmaya başlamak, düzenli olarak bir işi (hobi, spor vs.) yapmaya başlamak; 2) kaçmak ve (bir yerde) saklanmak

take up = 1) ele almak, başlamak, start; 2) (gaz, sıvı) tutmak, içine almak, absorb; 3) (süre) doldurmak, kullanmak, (zaman) almak

take up residence = yerleşmek, (bir yerde) ortaya çıkmak

take up with = 1) (birisi) ile tartışmak üzere bir konu ortaya atmak; 2) (birisi) ile arkadaş olmak

takeoff = (uçak için), havalanma, kalkış takeover = devralma

tale = hikaye, masal

talented = kabiliyetli, yetenekli, gifted, skilled

talk therapy = konuşma terapisi

talon = (yırtıcı kuş için) pençe

tamper with = oynamak, kurcalamak, fiddle with, manipulate

tangible = elle tutulur, somut, real, concrete, zıt anl.= intangible, conceptual, abstract

tanning = (cilt için) bronzlaşma

Tanzania = Tanzanya (Doğu Afrika’da bir ülke)

tap into = 1) (bir kaynaktan) yararlanmak; 2) (bir hatta) erişim elde etmek

tapestry = resim dokumalı duvar örtüsü

tar = katran

target (fiil) = hedeflemek, hedef almak, amaçlamak, aim (at), (The company has targeted adults as its primary customers. = Şirket, temel müşteri grubu olarak yetişkinleri hedeflemişti.)

target (isim) = 1) hedef, amaç, goal, aim; 2) kurban, victim

target group = hedef kitle

tariff = ithalat veya ihracat üzerine konan vergi task = iş, görev, ödev, job, duty, work

task force = özel görev kuvveti

task of mapping = yer tespit etme işi / görevi

task-specific = göreve / işe özel taste = tat

taut = gergin

tavern-goer = meyhane müdavimi tax = vergi

taxation = vergilendirme

taxiing = uçağın iniş pisti ile terminal arasındaki bağlantı yolunda gitmesi

taxonomy = sınıflandırma bilimi

tear (fiil) = yırtmak, kuvvetle çekerek parçalamak tear (isim) = gözyaşı

tear up = yırtarak bölmek / parçalamak

tectonic plates = tektonik plakalar (yerkabuğunu oluşturan levhalar)

tedious = can sıkıcı, usandırıcı, dull, boring, tiresome, zıt anl.= interesting, entertaining

teem with = (bir şey) ile dolu olmak, kaynamak, (Antalya is teeming with tourists at this time of the year. = Yılın bu vaktinde Antalya turist kaynıyordur.)

teenager = 13-19 yaşları arasındaki kişi, teen

teen = bkz. teenager

tell off = 1) sayıp ayırmak; 2) yüzüne vurmak, azarlamak

telltale = veri sağlayan, bilgilendirici temperament = mizaç, huy, tabiat, yaradılış,

disposition

temperate = ılıman

temperate bacteriophage = ılımlı bakteriyofaj (bakteri içinde yaşayan ama onun parçalanmasına neden olmayan parazit virüs)

temperature = sıcaklık

temple = tapınak

 

ÜDS Sözlüğü – 161

 

 

temporarily = geçici olarak, for the time being, zıt anl.= permanently, (In the postoperative period, the case temporarily lost his vision. = Operasyon sonrası dönemde vaka, görüşünü geçici olarak kaybetti.), (A power failure temporarily darkened the whole town. = Bir elektrik kesintisi tüm kasabayı geçici olarak karanlıkta bıraktı.)

temporary = geçici, kesin olmayan, interim, provisional, transitory, zıt anl.= permanent

tempt (to) = ayartmak, kandırmak, imrendirmek, cezbetmek, lure (into), charm

tenable = savunulabilir, makul, defendable, reasonable

tenacious = vazgeçmez, inatçı

tend (to) = eğiliminde olmak, be disposed (to), be likely (to)

tendency = eğilim, inclination

tenderness = sevecenlik, şefkat, kindness, affection

tendon = tendon (kası kemiğe bağlayan inelastik doku / bağ)

tense = gergin, stressed, zıt anl.= relaxed

tension = gerilme kuvveti, gerilim, gerginlik, stress, strain, zıt anl.= calmness, relaxation

tensioning = germe eylemi

tentacle = dokunaç (ahtapot gibi bazı hayvanların ince uzun kavrama / dokunma organı)

tentative = 1) deneme amaçlı (olarak yapılan), geçici, kesin / nihai olmayan, temporary, unconfirmed; 2) (tavır ve davranış için) temkinli

teratogen = teratojen (normal embriyonal gelişmeyi bozarak kusurlu doku ya da organ oluşmasına sebep olan bazı ilaçlar veya X-ışınları gibi etkenler)

teratogenic = teratojenik (kusurlu organ veya doku oluşmasına sebep olan)

term (fiil) = (bir şey)’e … demek / adını vermek, terimlendirmek, call

term (isim) = 1) terim; 2) dönem, devre, eğitim öğretim yılı

terminal = son, nihai, en sondaki, en uçtaki, last, final

terminate = son vermek, sona ermek, bit(ir)mek, come / bring to an end, finish, zıt anl.= start, begin

termination = bitiş, sona eriş

terrain = 1) arazi, toprak, landscape; 2) bölge, mıntıka

terrestrial = 1) karasal, karada yaşayan, zıt anl.= cosmic; 2) dünyaya ait, earthly, terrene, zıt anl.= cosmic, extraterestrial

terrible = berbat, korkunç, horrible, awful, zıt anl.= beautiful, nice

terribly = son derece, awfully territorial = toprak / bölge ile ilgili territory = toprak, alan, bölge terrorize = korkutmak, yıldırmak

Tertiary period = yaklaşık 65 ile 1. 8 milyon yıl öncesi dönem

test for = (bir yeteneği / özelliği ortaya çıkarma amacı ile) test etmek

test site = deney bölgesi

testify = ifade vermek

testosterone = testosteron (erkeklik hormonu)

tetanus = tetanos (vücuda açık yaralar aracılığı ile giren bir bakterinin yol açtığı, solunum durması ve kas spazmları ile belirgin bir hastalık)

tetrodoxin = tetrodoksin (Japonya’da Fugu denen balıkta bulunan, felç edici zehir)

texture = 1) desen; 2) sertlik derecesi; 3) yüzey, bünye, yapı, characteristic

textured = (ürün için) işlenmiş, processed than ever = hiç olmadığı kadar

Thank goodness! = Şükürler olsun!, Tanrıya şükür thanks to = sayesinde, owing to, (Thanks to the

nurse’s patient explanations, we now know

what to do in this huge medical centre. = Hemşirenin sabırlı açıklamaları sayesinde artık bu devasa tıp merkezinde ne yapacağımızı biliyoruz.)

that is = öyle ki…, bu demek ki…, yani

that very question = tam da o soru

that’s news to me = bu benim için yeni bir haber

that’s not often enough = çoğunlukla bu yetersiz kalır

that’s really something = bu gerçekten önemli bir

şey

thaw = erimek, çözülmek, zıt anl.= freeze

the absence of hope stands in the way of recovery = umudunuz yoksa iyileşme gecikir

the logic goes = mantıken, mantığa göre

the other day = geçen gün

the other way round = öbür türlü, tam ters, opposite, vice versa

the point is made (that) = (bir şey)’e dikkat çekiliyor, (bir şey)’den söz ediliyor

the point is made in the passage (that) = parçada belirtilmektedir ki. . . , metinde (şu) fikir ileri sürülmektedir. . .

the rest = geri kalan, gerisi

 

162 – ÜDS Sözlüğü

 

 

the wild = yabani hayat / çevre

theft = hırsızlık theistic = tanrıcılığa ait theme = tema

then = o zaman

theology = teoloji (ilahiyat, din bilimi) theoretically = teorik / kuramsal olarak, zıt anl.= in

practice

theorize = teori üretmek, kuram ortaya koymak therapeutic = tedavi amaçlı

therapeutically = tedavi amaçlı olarak, tedavi edici

şekilde

therapy = terapi, tedavi

there is no point (in) = hiçbir mantığı yok, tamamen amaçsız / gereksiz

there is nothing in the least wrong with him = en ufak bir rahatsızlığı bile yok

thereby = öylece, öylelikle, by that means, because of that

thermodynamic = termodinamik ile ilgili

thermodynamics = termodinamik (ısıl enerji ve hareket arasındaki ilişkiyi inceleyen bilim dalı)

thermohaline circulation = okyanusların, yoğunluk farklarına bağlı olarak küresel boyutta akıntılar ile sürekli devinim halinde olması

thermoluminescence = bazı minerallerin, ultraviyole ışınlarına maruz bırakıldıktan sonra ısıtıldıklarında ışık vermeleri olayı

thesaurus = bir kelimeye yakın veya zıt anlamlı kelimeleri bulmaya yarayan sözlük benzeri referans kitabı

these days = bu günlerde, nowadays

tthey take you as you are = sizi olduğunuz gibi kabul ederler

thiamin = tiamin (B kompleks vitaminlerinden biri)

thicken = kalınlaşmak, (sıvı / sis vs. için) yoğunlaşmak

thicket = fundalık, çalılık

thigh = uyluk

thimerosal = cerrahide antiseptik olarak kullanılan bir madde

thin = zayıf, ince, skinny, slim, zıt anl.= fat

think out = (bir şey)’i ayrıntılı ve özenli bir biçimde ele almak, incelemek

thinker = düşünür

thirst = susama

thorough = tam, baştan aşağı, complete, whole, zıt anl.= partial

thoroughly = tam olarak, tamamen, baştan aşağı, completely, wholly, entirely, zıt anl.= partially

thought = düşünce thoughtful = düşünceli, saygılı thread = iplik

thread-like = iplik benzeri, ipliğe benzer

threadworm = kıl kurdu

threat = tehdit, warning, menace

threaten = tehdit etmek, gözdağı vermek, warn, jeopardise, zıt anl.= relieve, protect

threatened species = nesli tükenme tehlikesi altında olan tür(ler), endangered species

threatening = tehdit edici, menacing

three flight of stairs = üç kat merdiven

three-act = (tiyatro oyunu, gösteri vs. için) üç perdeden / bölümden oluşan

three-dimensional = üç boyutlu, 3D

threefold = üç yönlü, üç kat / misli

threshold = eşik, giriş, başlangıç, limit, opening, beginning, limit

thrill = heyecan

thrilling = heyecan verici, ürpertici, hayret verici thrive = istikrarlı bir şekilde büyümek, gelişmek,

prosper, flourish

thriving = istikrarlı bir şekilde büyüyen / gelişen, prosperous

throat = (vücut için) boğaz

throat discomfort = boğazda (farenjit vs. nedenle oluşan) iritasyon / rahatsızlık

through = 1) (bir kişi ya da şey) aracılığı ile / vasıtası ile / sayesinde, by means of, by, thanks to, via;

2) (bir şeyin / bir yerin) içinden / arasından throughout = 1) her yerinde, (bir şeyin) tamamında,

around, all over; 2) baştanbaşa, boyunca, bir

uçtan diğerine, end-to-end, all through

throw in = eklemek, add

throw light on / upon = aydınlatmak, açıklığa kavuşturmak, clarify, explain

throw up = 1) vazgeçmek, bırakmak, ayrılmak, (I hear you have thrown up your job. = İşini bıraktığını duydum.); 2) kusmak, vomit

thumb-sucking = (genellikle çocuklarda) parmak emme

thunder = gürlemek

thunderstorm = şimşekli / yıldırımlı fırtına thus = böylece, bu yolla, bu nedenle, therefore,

hence

thus far = şimdiye kadar, so far

tick = kene

 

ÜDS Sözlüğü – 163

 

 

ticker symbols = borsada işlem gören hisseleri tanımlayan 5-6 karakterlik kısa kod adlar

tidal = gelgit ile ilgili

tidal pull = gelgit çekimi

tidal range = gelgit olayında suyun yüksekliğindeki değişim miktarı

tidally driven currents = gelgitle oluşan akıntılar

tide = gelgit, medcezir

tie (to) = bağlamak, ilişkilendirmek, connect (to), link (with)

tied to = (bir şey)’e bağlı, (bir şey) ile yakından ilişkili, attached to, zıt anl.= independent from

tiger = kaplan

tighten up = sıkılaştırmak

tile = seramik, fayans, kiremit till then = o zamana kadar tilted = yatık, eğimli

timber = kereste, lumber

timber-rich = keresteden yana zengin time elapsed = geçmiş olan toplam zaman time-consuming = zaman alıcı

timeline = süre, müddet

timely = uygun zamanda, vakitli, zamanında tiny = küçücük, minicik, minuscule, zıt anl.=

enormous, huge

tiny body = (meteorlar, asteroidler ve kuyrukluyıldızlar gibi) küçük gökcisimleri

tip = uç

tip over = devirmek

tireless = bitmez tükenmez, yorulmak bilmez, energetic, vigorous, zıt anl.= weary, worn out

tissue = doku

tissue damage = doku zedelenmesi

to a certain extent = bir yere / dereceye kadar, to some extent

to a great extent = büyük miktarda, büyük oranda, to a large extent

to a large extent = büyük miktarda, büyük oranda, to a great extent

to a very insignificant extent = çok az / önemsiz bir oranda

to and fro = bir yandan öbür yana, bir aşağı bir yukarı, back and forth

to date = bugüne kadar, so far, until now

to my way of thinking = benim düşünce tarzıma göre

to one’s surprise = (bir kişi için) şaşırtıcı şekilde, (To my surprise… = Hayret ettim ki… )

to some extent = belli bir dereceye kadar, bir yere kadar, to a certain extent

to start with = 1) ilk, evvela, ilk önce, to begin with, firstly; 2) örneğin, for instance

to such an extent that = o kadar ki, o derece ki

to tell the truth = doğruyu söylemek gerekirse, aslına bakarsanız, in fact

to that effect = bu hususta, bu mealde to the contrary = tersine, aksine

to the exclusion of = (bir şey)’i hariç tutacak / dışlayacak kadar

to the fore = öne, ön tarafa

to this day = bugüne dek / bugüne kadar, hala, even today

to what extent = ne derece, nereye kadar

tobacco = tütün

toddler = yeni yürümeye başlayan çocuk

toe = ayak parmağı

tolerate = 1) hoş görmek, müsamaha etmek, allow;

2) katlanmak, dayanmak, endure, bear

tomb = mezar, türbe

tomb-figures = mezar figürleri

tonnage = tonaj, tonilato (bir gemi vs. ’nin yüksüz halde toplam ağırlığı)

tool = araç, alet, el aleti, equipment

toothpaste = diş macunu

top = (bir değer)’in üzerine çıkmak, (bir rakibi, değeri vs.) geçmek, başa geçmek

topic = konu, mevzu, issue

topmost = en üst

topple = düşüp yuvarlanmak

top-secret = çok gizli

top-security = üstün güvenlik / güvenliğe sahip

torment = eziyet etmek, azap çektirmek, işkence yapmak, plague, torture, zıt anl.= please, delight

tormented = eziyet edilmiş, azap çekmiş

torrid = ateşli, sensuous, hot, zıt anl.= cold, frigid torture = işkence

tortured = işkence edilmiş, acı dolu, kederli, anguished

Tory = İngiltere’deki Muhafazakar Parti’nin 1832 yılından önceki adı

totality = bütün, bütünlük

touchdown = uçağın piste temas etmesi

touch-screen = dokunmatik ekran

touch-sensitive = dokunmaya duyarlı, dokunmatik

touchstone = denek taşı, mihenk taşı, kriter, ölçüt, benchmark, criterion

 

164 – ÜDS Sözlüğü

 

 

tough = zorlu, sıkı, zahmetli, hard, laborious

tournament = turnuva

township = kasaba (nahiye, bucak, kaza ya da ilçe gibi küçük yerleşim)

toxic = zehirli, toksik

toxicity = toksisite (zehirlilik)

toxin = toksin (canlılar tarafından üretilen zehirli madde), venom, poison

trace (fiil) = (ipuçları vs.) izleyerek saptamak / bulmak, track, trail

trace (isim) = iz, belirti

trace back = geriye / eskiye doğru izini sürmek / bulmak

trace mineral = eser mineral (insan vücudunun çok az miktarlarda gereksinim duyduğu mineral), micro mineral

trachea = (çoğul: tracheae ya da tracheas) trakea (nefes / soluk borusu)

track (fiil) = 1) izlemek, iz sürmek, izini takip etmek, follow, pursue, trail; 2) kaydını tutmak, record, follow

track (isim) = 1) ray; 2) (koşu veya bisiklet için) yol / parkur; 3) (tekerlek, palet vs. ’nin bıraktığı veya yürünerek bırakılan) iz; 4) (tank, dozer vs. için) palet

track back = geriye doğru iz sürmek, kaynağını araştırmak

track down = izleyip bulmak / yakalamak, pursue

traction = götürme, çekme trade = ticaret, commerce

trade-union = işçi sendikası, labour-union trading = ticaret

tradition = gelenek, adet, custom, convention traditional = geleneksel, conventional traditional diet = geleneksel beslenme traditionally = geleneksel olarak, conventionally trailblazing = öncü, pioneer

train = eğitim vermek, eğitmek, instruct

train tracks = tren rayları

training = antrenman, idman, eğitim

training ground = eğitim alanı trait = özellik

trample = ezmek, çiğnemek, ezip geçmek transaction = işlem, action, deed

transaction statement = (bir tür) hesap ekstresi

transatlantic = Atlas Okyanusu’nun karşı yakasından gelen / karşı yakasına giden

transcontinental = kıta aşırı, kıtalararası

transcultural = kültürler arası

transform into = (bir şey)’e dönüş(tür)mek, değiş(tir)mek, change into, convert to / into, zıt anl.= preserve

transformation = dönüştürme, dönüşüm, conversion

transformer = transformatör (elektronik bir devrede voltajı ve akımı değiştirmeye yarayan eleman)

transient = gelip geçici, transitory, zıt anl.= permanent

transient global amnesia = geçici global amnezi (genellikle orta yaşlarda gelişen, yakın zamanda olmuş olayları hatırlayamama ile belirgin amnezi nöbeti)

transiently = gelip geçici olarak, transitory, zıt anl.= permanently

transistor = transistör (bir devrede açma-kapama, yükseltme gibi çeşitli görevlerde kullanılan yarı iletken bir devre elemanı)

transistor amplifier = transistörlü amplifikatör (gelen sinyalin gücünü arttırmaya / yükseltmeye yarayan bir tür elektronik cihaz)

transition = geçiş, değişim, passage translate = çevirmek, tercüme etmek translator = çevirmen, tercüman

translocation = yer değiştirme, başka yere nakil transmissible = geçmesi / bulaşması olası transmission = iletim, aktarım, yayılma

transmit = (hastalık) bulaştırmak, iletmek, aktarmak, carry, convey

transparent = saydam

transplant = nakletmek, taşımak ve yeni ortamda yaşatmaya çalışmak

transplantable = nakledilmeye uygun

transport = (bir yerden) (başka bir yere) götürmek, taşımak, nakletmek, move

transportation = taşıma, nakliye

transverse = çaprazlama, enine

trap (fiil) = kapana kıstırmak, tuzak kurarak yakalamak, lock in

trap (isim) = kapan, tuzak

trapped = (bir şeyin içinde) sıkışıp kalmış

traumatic blow = travmatik darbe (ciddi yaralanma / iç kanama ile sonuçlanan darbe)

travel = seyahat etmek, yolculuk etmek

travelling public = seyahat eden insanlar, halkın seyahat eden kesimi

traverse = (mesafe) kat etmek, travel

treacherous = tehlikeli, güvenilmez, hain, kalleş, dangerous, unsafe

 

ÜDS Sözlüğü – 165

 

 

treasure = 1) hazine, define; 2) çok değerli / önemli

şey

treasury = hazine, maliye dairesi

treat = 1) davranmak, muamele etmek, behave, act;

2) tedavi etmek, cure

treatment = 1) tedavi, cure, remedy; 2) işleme, muamele, işlem

treaty = antlaşma, agreement

trek = engebeli arazide yaya olarak gitmek

tremble = titremek, shake tremendous = muazzam, enormous

tremendously = son derece, çok büyük çapta, greatly, enormously, zıt anl.= slightly

tremor = titreme, ürperme, sarsıntı, quiver, tremble

trench = çukur, hendek

trend = eğilim, meyil, akım, tendency, current

trend down = düşme eğiliminde olmak, düşüşte olmak

trial = 1) (mahkemede) duruşma, court action, litigation; 2) deneme, sınama, çalışma, experiment, test, (The comparative efficacy of these therapies was tested on volunteers in a clinical trial. = Bu tedavilerin karşılaştırmalı faydaları, bir klinik çalışmada gönüllüler üzerinde test edildi.)

tribal = kabileye ait

tribal culture = sosyal yapısı kabile düzeninde olan kültür

tribunal = mahkeme, court

tributary = ırmak ayağı, kol ırmak (ırmağa karışan akarsu)

trick (into) (fiil) = kandırmak, tuzağa düşürmek, kandırarak (bir şey yapmaya) yöneltmek

trick (isim) = hile, üçkağıt

tricky = incelikli, ustalık isteyen, (karmaşıklığı / riskleri sebebiyle) zor

trigger (off) (fiil) = tetiklemek, harekete geçirmek, başlatmak, ateşlemek, activate, spark, (Hypertension triggers off many other diseases. = Hipertansiyon pek çok başka hastalığı tetikler.), (The smoke triggered off the fire alarm. = Duman, yangın alarmını harekete geçirdi.)

trigger (isim) = tetik, bir şeyin tetikleyicisi / nedeni

trimester = üç aylık dönem

Tripos = Cambridge Üniversitesi’nde bitirme sınavlarına verilen ad

triumph (fiil) = başarı sağlamak, zafer kazanmak, galip gelmek, succeed, win

triumph (isim) = zafer, yengi, victory

triumphant = muzaffer, galip, victorious

trivial = cüzi, önemsiz, bayağı, sıradan, insignificant, unimportant, zıt anl.= significant, important, (There are one or two trivial errors in your essay. = Kompozisyonunda bir iki önemsiz hata var.)

troop = askeri birlik

trophy = hatıra, ödül, ganimet

troublesome = 1) rahatsız edici, endişe verici, annoying, disturbing, zıt anl.= agreeable, convenient; 2) sorun çıkaran, zahmetli, burdensome

trough = (trof gibi okunur) (hayvanların su içtiği) yalak, tekne

truck = kamyon, tır

truly = gerçekten, hakikaten, tam anlamıyla, really

truncated icosahedron = kesik yirmiyüzlü (düzgün bir yirmiyüzlünün köşelerinin kesilip atılması ile oluşturulan futbol topu benzeri geometrik cisim)

trust (fiil) = güvenmek, inanmak, believe, zıt anl.= distrust

trust (isim) = 1) güven, confidence, reliance, zıt anl.= distrust; 2) tröst (pazarda tekel yaratma amacı güden ve pek çok küçük şirketi gayriresmi olarak kontrol altına alan büyük şirket ya da şirketler topluluğu), cartel

trust one’s life to = canını (bir kişiye / bir şeye) emanet etmek

trustworthy = güvenilir

try on = prova etmek, giyip denemek

try out = (birisini / bir şeyi) denemek, test

tuberculosis = tüberküloz, verem (kanlı öksürük ve halsizlik ile belirgin akciğer enfeksiyonu), pulmonary phthisis, TB

tuberculosis-causing = vereme sebep olan

tulip = lale

tumour cell = tümör hücresi

tumour marker = tümör markeri / işaretçisi (vücutta tümör bulunduğunu gösteren, genellikle kan tahlilinde ortaya çıkan madde)

tune = melodi, ezgi, nağme

tune into = 1) yakından takip etmek; 2) belli bir radyo istasyonuna ayarlamak

turbine = türbin (jeneratörlerde elektrik üreten, dönen birim)

turboprop airliner = pervaneli yolcu uçağı

turbulence = çalkantı, girdap

turgid = şişmiş, şişkin

turmoil = kargaşa, karışıklık, chaos

 

166 – ÜDS Sözlüğü

 

 

turn = olmak, become

turn against = (bir kişi ya da şey)’e cephe almak turn away = 1) (kapıdan vs.) geri çevirmek;

2) reddetmek, refuse, turn down

turn away from = (birisi)’nden uzaklaşmak, (birisi)’ne yüz çevirmek

turn back = geri dönmek, geri çevirmek, (The refugees were turned back at the border. = Mülteciler sınırda geri çevrildiler.)

turn down = (bir teklifi vs.) geri çevirmek, reddetmek, refuse, turn away, (He proposed to her, but she turned him down. = Ona evlenme teklif etti ama o reddetti.)

turn in = teslim etmek, hand in, deliver

turn into = (bir şey)’e dönüş(tür)mek, convert to / into turn off = 1) (ışığı, suyu vs.) kapatmak, kesmek, aktif

hali sonlandırmak, deactivate, put off;

2) (yolda) başka tarafa yönelmek

turn on / upon = 1) (ışık vs. için) (bir şey)’e doğrultmak, üzerine çevirmek, direct onto;

2) (bir şey)’e bağlı olmak, depend on

turn on = 1) (radyo, TV vs. için) açmak, aktif hale getirmek; 2) (özellikle cinsel açıdan) heyecanlandırmak, excite, stimulate

turn out = 1) (bir hatası nedeniyle birini) dışarı çıkarmak, throw out; 2) (ışık vs. için) kapamak, söndürmek; 3) üretmek, produce;

4) sonuçlanmak

turn out (that) / (to be) = (bir şey olduğu) ortaya çıkmak, prove to be, (At first he seemed to be an honest person. But then he turned out to be a great liar. = Önceleri dürüst birisi gibi görünüyordu ama sonra büyük bir yalancı olduğu ortaya çıktı.)

turn over = 1) devirmek, çevirmek, invert;

2) düşünmek, akılda tartmak, think about, consider

turn to = (birisi)’ne başvurmak, (birisi)’nin yardımını istemek, invoke, refer to, resort to

turn up = 1) (radyo, müzik vs. için) sesini yükseltmek,

2) (beklenmedik bir şekilde) ortaya çıkmak, gelmek

turn-of-the-century = yüzyılın değişimine / bitişine yakın (bir yüzyılın başlangıcının / bitişinin hemen öncesi ve sonrasını kapsayan dönem), yüzyıl dönümü

turpentine = terebentin (çam reçinesinin damıtılması yolu ile elde edilen, özellikle boya sanayinde inceltici ya da çözücü olarak kullanılan sıvı madde)

turtle = kaplumbağa twist = büklüm, burma two-fifths = beşte iki twofold = iki misli / kat

two-mode hybrid engine = taşıtlarda kullanılan, benzin motorunun yanı sıra iki kademeli bir elektrik motoru ile de çalışan yeni ve deneysel bir motor sistemi

two-shoe = iki pedallı

two-sided = iki taraflı, iki yönlü

two-storey façade = iki katlı cephe

two-syllable = iki heceli two-thirds = üçte iki typewriter = daktilo

typhoid = tifo (genellikle hijyenik olmayan besinler aracılığı ile bulaşan, bağırsakta yaralar ile belirgin bir hastalık)

typhoon = hortum, şiddetli kasırga, cyclone typical = tipik

typically = tipik / karakteristik olarak, genellikle, characteristically

 

 

 

U U U U U

 

 

 

ubiquitous = her yerde var olan, yaygın

UK = Birleşik Krallık, İngiltere, United Kingdom

ulcer = ülser (deri üzerinde, epitel dokuda, veya sindirim organlarının iç yüzeylerinde gelişerek altındaki dokuları da etkileyen açık yara)

ulcerated = ülserli, ülser içeren

ulcerative colitis = ülseratif kolit (enfeksiyona bağlı olarak kolon mukozasında yer yer ülserler oluşması, irin, kan içeren dışkı vb. belirtileri olan bir hastalık)

ultimate = 1) en büyük, en yüksek, greatest; 2) esas, temel, fundamental; 3) son, nihai, final, eventual, (Someone’s initial success may be deceptive; what matters is his ultimate success. = Bir kişinin başlangıçtaki başarısı aldatıcı olabilir; asıl önemli olan nihai başarısıdır.)

ultimately = 1) esasen, asıl olarak, primarily, fundamentally; 2) son / nihai olarak, finally, zıt anl.= originally

umbilical cord = 1) göbek bağı; 2) astronot kordonu

UN Conference on the Human Environment = Birleşmiş Milletler bünyesinde 1972 yılından bu yana düzenlenmekte olan, çevre ve insan- çevre ilişkisi odaklı konuların tartışıldığı ve uluslararası çevre politikalarının belirlendiği konferans, Stockholm Conference

unable = ehliyetsiz, yeteneksiz, incapable, incompetent, zıt anl.= capable

unacceptable = kabul edilemez

unaccountable = açıklanamayan, anlatılamaz, anlaşılmaz, inexplicable, peculiar, zıt anl.= explicable

unaffected = etkilenmemiş, etkilenmeden kalmış, intact, zıt anl.= affected

unaided = yardım almadan / almayan

unambiguous = açık, net, ikilem içermeyen, clear, zıt anl.= ambigous

unanimous = oybirliğiyle

unanticipated = sezinlenemeyen, tahmin edilmeyen, beklenmeyen, umulmadık, unforeseen, unpredicted

unanticipated reaction = beklenmeyen tepki unappreciated = değeri anlaşılmamış, küçümsenmiş,

underrated, zıt anl.= appreciated

unarmed = silahsız, zıt anl.= armed

unavoidable = kaçınılmaz, inevitable, inescapable, zıt anl.= avoidable, avertable

unaware of = (bir şey)’in farkında olmayan, (bir

şey)’den habersiz, unwitting, zıt anl.= aware of

unawares = hazırlıksız (olarak), gafil (avlanarak), (The news took the city of London unawares.

= Haberler, Londra kentini hazırlıksız yakaladı.)

unbearable = dayanılmaz, çekilmez, intolerable, zıt anl.= bearable, tolerable

unbiased = tarafsız, nesnel, objektif, objective

unbreakable = kırılmaz

uncertainty = belirsizlik, doubtfulness, dubiousness, zıt anl.= certainty, sure thing

unclear = muğlak, belirsiz, açık olmayan, vague, uncertain, zıt anl.= clear, well-defined

unconcerned = ilgisiz, umursamaz, indifferent, inattentive, zıt anl.= concerned, interested

unconditional = koşulsuz, kayıtsız şartsız, zıt anl.= conditional

unconscious = bilinçsiz, bilinçaltı, bilinçdışı, zıt anl.= conscious

unconscious state = bilinçsiz hal

unconsciousness = bilinçsizlik, baygınlık, zıt anl.= consciousness

uncontaminated = kirlenmemiş, (hastalık vs.) bulaşmamış, unpolluted, uninfected, zıt anl.= contaminated

uncontrollable = kontrol altına alınamayan uncover = ortaya / meydana / açığa çıkarmak,

reveal, unveil, zıt anl.= cover

uncut = kesintisiz

undeniably = inkâr edilemez şekilde

under consideration = değerlendirilmekte, karar gündeminde

under debate = tartışılmakta

under threat = tehdit altında

under trial = deneme altında, denenmekte

under- or overbuilt = (sağlamlık ve / veya kütle için) eksik / yetersiz veya aşırı yapılı

under-activity = az hareket, yetersiz faaliyet

undercarriage = (uçak için) iniş takımları, landing gear

 

168 – ÜDS Sözlüğü

 

 

undercover policeman = gizli / sivil polis underestimate = küçümsemek, değerinin altında

paha biçmek, hafife almak, undervalue, zıt

anl.= overestimate, exaggerate underfund = yeterince finanse etmemek undergo = 1) (ameliyat, değişim vs.) geçirmek,

(tamirat, eğitim vs.) görmek, have, go through;

  • (sıkıntı, acı vs.) çekmek, experience;
  • (zorluk, işkence vs.)’ye maruz kalmak, be subjected to, be exposed to

underhand = el altından, gizli, sinsi, secret, sly underinvest = gereğinden az / eksik yatırım yapmak underlie = altında bulunmak / yatmak, asıl nedeni

olmak, temelini oluşturmak

underline = vurgulamak, altını çizmek, stress, emphasise

underlying = altında yatan, temelindeki

undermine = temelini aşındırmak, yavaş yavaş yok etmek, zayıflatmak, zorlaştırmak, weaken, zıt anl.= strengthen, build up, (His friends’ criticism undermines his self-confidence. = Arkadaşlarının eleştirileri, onun özgüvenini zayıflatıyor.)

underneath = altına / altında

undernourished = yetersiz beslenmiş, ill-fed, underfed

undernutrition = yetersiz beslenme

underpaid = (olması gerekenden) düşük ücretli underperform = daha düşük performans göstermek,

daha az icra etmek, (gereğinden veya

olabileceğinden) az ilerleme kaydetmek understandable = anlaşılabilir, reasonable, zıt anl.=

unreasonable

understandably = anlaşılır, makul bir şekilde, conceivably, reasonably, zıt anl.= ambiguously, unreasonably

understanding = anlayış, anlama, comprehension undertake = üstlenmek, taahhüt etmek, bir işe

girişmek, get in charge (of), carry out

undertaking = girişim, üstlenme

underwater archaeology = sualtı arkeolojisi (arkeolojinin, su altında kalan eserleri ve batıkları, dalışlar yapmak suretiyle inceleyen alanı)

underweight = zayıf, düşük kilolu, skinny underworld = (mitolojide) yeraltı dünyası undeserved = hak edilmemiş, unmerited, zıt anl.=

deserved

undeservedly = hak etmediği şekilde, hak edilmemiş bir biçimde, zıt anl.= deservedly

undesirable = istenmeyen, tatsız, unwanted, zıt anl.= desirable

undetectable = fark edilmesi / bulunması mümkün olmayan, unnoticeable

undetected = gözden kaçmış, farkedilmemiş, unnoticed

undigested = sindirilmemiş

undoubtedly = şüphesiz / kuşkusuz bir şekilde, kesinlikle, obviously, unmistakably, convincingly, zıt anl.= doubtfully, questionably

undue = yakışıksız, uygunsuz, yersiz, aşırı, unjustified, untimely, excessive

unduly = boş yere, gereksizce, unnecessarily, zıt anl.= sensibly

unearth = kazarak çıkarmak, dig out, zıt anl.= bury unease = huzursuzluk, endişe, kaygı, unrest, worry,

zıt anl.= ease

uneasy = kaygılı, tedirgin, restless, uncomfortable, zıt anl.= at ease

unemotional = duygusuz, detached, aloof, zıt anl.= emotional

unemployment = işsizlik

unenviable = istenmeyen, uygunsuz, kıskanılacak türden olmayan, undesirable, zıt anl.= enviable, desirable

unethical = etik olmayan, ahlaka aykırı, immoral, zıt anl.= ethical, moral

uneven = eşit olmayan, dengesiz, imbalanced, zıt anl.= even, uniform

unevenly = eşit olmayan şekilde, dengesizce, zıt anl.= evenly, uniformly

unexpected = beklenmedik

unexplored = araştırılmamış

unfair = haksız, unjust, zıt anl.= fair, just

unfairly = haksız bir şekilde, adaletsizce, unjustly, zıt anl.= fairly, justly

unfamiliar = aşina olmayan, yabancı, unknown, strange, zıt anl.= familiar, known

unfashionable = modaya uymayan, modası geçmiş, outmoded, zıt anl.= fashionable

unfeasible = yapılamaz, gerçekleştirilemez, impracticable, zıt anl.= feasible, practicable

unfertilized = (yumurta için) döllenmemiş, (toprak için) gübrelenmemiş

unfold = açıklamak, açıklığa kavuşturmak, clarify, reveal, zıt anl.= conceal

unforeseen = beklenmedik, umulmadık, unexpected, zıt anl.= expected

unfortunate = üzüntü veren, talihsiz, pitiful, zıt anl.= fortunate

 

ÜDS Sözlüğü – 169

 

 

unfortunately = ne yazık ki, maalesef, regrettably, zıt anl.= fortunately

unfounded = temelsiz, dayanaksız, groundless ungainly = hantal, kaba, biçimsiz, awkward, clumsy unharmed = zarar görmemiş, sağlam, intact,

undamaged, zıt anl.= harmed, damaged

unicorn = tekboynuz (başında tek bir boynuz olan at biçimindeki efsanevi yaratık)

unified = birleştirilmiş, birleşmiş

unified field theory = birleşik alan teorisi (fizikte, temel parçacıklar arasındaki tüm temel kuvvetlerin tek bir alan olarak ifadesini sağlayan bir çeşit alan teorisi)

uniform = 1) her yanı / bölümü aynı, even; 2) tutarlı, bir örnek, consistent, similar, zıt anl.= different, variable

uniformity = 1) aynılık; 2) tutarlılık, bir örnek oluş, consistency, similarity, zıt anl.= diversity

uniformly = aynen, eşit bir şekilde, her yanı aynı şekilde, equally, evenly, zıt anl.= differently

unify = birleştirmek, bir bütün haline getirmek, combine, unite, zıt anl.= detach, separate

unimaginable = hayal / tasavvur edilemez, incredible, unbelievable, zıt anl.= believable

unimpaired = zarar görmemiş

unintended = istemeden gerçekleşen, accidental, unintentional, zıt anl.= deliberate

unintentionally = istemeden, kazara, accidentally, zıt anl.= deliberately, on purpose

uninviting = çekici olmayan, itici, unattractive, zıt anl.= inviting

unique = benzersiz, eşsiz, yegane, tek, (bir kişiye ya da şeye) özgü, unparalleled

uniquely = benzersiz / eşsiz bir şekilde, solely, zıt anl.= commonly

uniqueness = benzersizlik, eşsizlik, yeganelik unit = birim (tek bir bütün olarak algılanabilen bir

kavramlar veya objeler grubu)

unite = birleştirmek, bir araya getirmek, combine, consolidate, zıt anl.= disunite, sever

universal = evrensel universe = evren, cosmos

unjustifiable = gerekçesiz, haksız, yersiz, inexcusable, indefensible

unjustly = haksız bir şekilde, unfairly, zıt anl.= justly unknown = bilinmeyen, unidentified, zıt anl.= known unlike = (bir şey)’den farklı olarak, tersine, tam

aksine, as opposed to, zıt anl.= like

unlikely = mümkün olmayan, olanaksız, çok az bir olasılıkla, improbable, zıt anl.= likely

unlimited = sonsuz, sınırsız

unload = boşaltmak

unmanned = (hava, uzay taşıtları vs. için) insansız, zıt anl.= manned

unmatchable = emsalsiz, benzersiz, incomparable, unrivalled, zıt anl.= ordinary

unmet = (ihtiyaç, beklenti, talep vs. için) karşılanmamış

unmistakably = şüphesiz, şüphe götürmez bir şekilde, certainly, undoubtedly, zıt anl.= questionably, doubtfully

unnatural = doğal olmayan

unnecessarily = boş yere, gereksizce, unduly, zıt anl.= reasonably, sensibly

unobtrusive = dikkat çekmeyen, göze çarpmayan, alçak gönüllü, unnoticeable, humble, zıt anl.= obtrusive, noticeable

unorthodox = geleneksel olmayan, alışılmışın dışında, irregular

unparalleled = eşsiz, emsalsiz, benzeri olmayan, unmatched, zıt anl.= inferior

unpaved = (yol için) parke taşı / asfalt döşenmemiş unpleasant = hoş olmayan, tatsız, undesirable, nasty,

zıt anl.= pleasant, delightful

unpopular = rağbet görmeyen, gözden düşmüş unprecedented = görülmemiş, emsalsiz, exceptional,

zıt anl.= usual

unpredictability = belirsizlik, bilinemezlik, volatility, zıt anl.= predictability

unpredictable = önceden bilinmez, kestirilemez, unforeseeable, variable, zıt anl.= predictable, unchanging

unprescribed = reçetesiz, over-the-counter

unprotected = korunmamış

unravel = çöz(ül)mek, sök(ül)mek, halletmek, solve, figure out, zıt anl.= code, encode

unreachable = ulaşılamaz, inaccessible, zıt anl.= reachable

unrealistically = gerçekçi olmayan bir şekilde, unbelievably, zıt anl.= realistically

unrelenting = amansız, acımasız, merciless, zıt anl.= compassionate, merciful

unreliability = güvenilir olmama, kaypaklık, changeability, zıt anl.= reliability, dependability

unreliable = güvenilmez, sağlıksız, uncertain, dubious, zıt anl.= reliable

unrequited = karşılık görmeyen, karşılıksız

unresponsive = cevapsız, tepkisiz, zıt anl.= responsive

unrest = huzursuzluk, kargaşa, disturbance, dissatisfaction, zıt anl.= peace, harmony

 

170 – ÜDS Sözlüğü

 

 

unsafe = emniyetsiz, tehlikeli, dangerous, zıt anl.= safe

unsanitary = temiz olmayan, sağlıksız, unhygienic, zıt anl.= sanitary, hygienic

unsatisfactory finding = tatmin edici olmayan / yetersiz bulgu

unsatisfying = tatmin etmeyen unsaturated = doymamış unsaturated fat = doymamış yağ

unseasonable = mevsim normallerinin altında ya da üzerinde, zamansız, untimely

unsettled = tedirgin, huzursuz, huysuz unsightly = çirkin, göze hoş gelmeyen unstable = dengesiz, kararsız, değişken, sabit

olmayan, inconstant, zıt anl.= stable

unsuccessful = başarısız, zıt anl.= successful

unsustainable = sürdürülemez, (aynı şartlarda) devam edemez

unsympathetic = itici, arkadaş canlısı olmayan, unfriendly, zıt anl.= sympathetic, friendly

untaxed = vergilendirilmemiş

until fairly recently = oldukça yakın zamana kadar

until well into the nineteenth century = ondokuzuncu yüzyılın ortalarına kadar

untold = tarifsiz

unused = kullanılmamış, zıt anl.= used unusual = alışılmadık, tuhaf, ender, olağandışı,

uncommon, strange, zıt anl.= familiar, normal

unusually = sıra dışı / alışılmadık şekilde, uncommonly, zıt anl.= commonly

unwanted = istenmeyen

unwary = dikkatsiz, tedbirsiz, zıt anl.= careful, watchful

unwilling = isteksiz, gönülsüz, reluctant, uneager, zıt anl.= willing, eager, ready

unwillingly = isteksizce, gönülsüzce, reluctantly, zıt anl.= willingly, eagerly

unwillingness = isteksizlik, gönülsüzlük, reluctance, zıt anl.= eagerness, willingness

unwise = akıllıca olmayan, foolish, silly, unintelligent, zıt anl.= wise, thoughtful

unwisely = akılsızca, foolishly, (He invested unwisely and lost a fortune. = Akılsızca yatırım yaptı ve bir servet kaybetti.)

unworkable = işletilemez, yürütülemez unyielding = sert, mukavim, geçit vermez up against = karşı karşıya, facing

upbringing = (çocuk için) yetiştir(il)me, büyütme

update = modernleştirmek, güncelleştirmek, modernise, renew

upgrade = geliştirmek, düzeyini yükseltmek, improve, advance, zıt anl.= worsen, weaken

uphold = tarafını tutmak, desteklemek, onaylamak, back up, advocate

upkeep = bakım, muhafaza, idame, maintenance upper arm = kolun omuzla dirsek arasındaki kısmı upper class = üst sınıf, yüksek gelir sınıfı

upright = dikey, dik

upset (fiil) = 1) bozmak, altüst etmek, disturb, disrupt;

2) üzmek, sinirlendirmek, bother, afflict upset (sıfat) = üzgün, üzüntülü, distressed upsetting = üzücü, üzüntü veren, sinir bozucu,

annoying, hurtful, distressing, zıt anl.=

pleasing

upstream = akıntının tersi yönünde, akıntıya karşı, zıt anl.= downstream

urban = kentsel, kentle ilgili, şehirlerde oturan, zıt anl.= rural, (Crime rate is usually higher in urban areas than in rural areas. = Suç oranı kentsel bölgelerde, taşrada olduğundan genellikle daha yüksektir.)

urbane = medeni, civilized

urbanized = kentleşmiş, şehirleşmiş, zıt anl.= rural

urea = üre (protein metabolizması sonucu vücutta oluşan ve idrar ile dışarı atılan atık madde)

urge (fiil) = (birisini bir şey yapmaya) teşvik etmek, kışkırtmak, encourage, incite, zıt anl.= discourage, deter

urge (isim) = şiddetli arzu, tutku, desire, passion, zıt anl.= dislike, hate

urgency = aciliyet, ivedilik, emergency

urgent = 1) acil, ivedi; 2) zorunlu; 3) ısrarlı, ısrar eden urgently = acilen, acil olarak, ivedilikle, önemle,

immediately

uric acid = ürik asit (protein metabolizması sonucu oluşup kanda ve idrarda bulunan bir madde)

urinary = uriner sistem (idrar yolları) ile ilgili

urinary creatinine excretion = idrar yoluyla kreatinin maddesinin vücuttan atılması

urine = idrar

urine screen = idrar tarama

urticaria = ürtiker (bir tür kaşıntılı deri hastalığı)

US / USA = (the US / USA şeklinde kullanılır) Amerika Birleşik Devletleri, (the) United States of America

 

ÜDS Sözlüğü – 171

 

 

US Federal Aviation Administration = Birleşik Devletler Federal Havacılık Dairesi (ABD’de tüm sivil havacılığı düzenlemek ve denetlemek ile görevli kuruluş)

US Geological Survey Centre = Birleşik Devletler Jeolojik Araştırmalar Merkezi (ABD’de, bölgeleri jeolojik olarak incelemekle ve jeolojik haritalar çıkarmakla görevli merkez)

use = kullanım

use to the full = sonuna kadar kullanmak

use up = kullanarak azaltmak, bitirmek, tüketmek, deplete, run through

used to = bir fiilden once geldiği zaman “(eskiden) … idi (ama artık değil)” anlamı verir, (He used to write to me frequently; he doesn’t any more. = Eskiden bana sıkça yazardı; artık yazmıyor.)

useful = yararlı, faydalı, beneficial, helpful, zıt anl.= useless, harmful

useless = işe yaramaz, worthless

usher in = 1) öncülük etmek; 2) (içeri) getirmek, bring in

usual = alışılmış, olağan, zıt anl.= unusual

Utah = ABD’de bir eyalet

uterus = uterus (rahim)

utilitarian = faydacıl, fayda / yarar gözetici, useful, practical, zıt anl.= unpractical

utility = 1) (gaz, elektrik gibi) kamu hizmeti, (The rent does not include utilities. = Kiraya elektrik, su, gaz vs. (hizmetlerin bedeli) dahil değildir.);

2) yarar, fayda, kullanışlılık utilize = yararlanmak, use, make use of utmost = en büyük, en çok

utter = 1) tamamen, complete; 2) kesin, kesinkes, mutlak, absolute

utterly = tamamen, hepten, absolutely, totally, completely, (After the crisis, he tried hard to save his company from bankruptcy but failed utterly. = Krizden sonra firmasını kurtarmak için çok çabaladı ama hepten başarısız oldu.)

 

 

 

V V V V V

 

 

 

vacation = tatil vacationer = tatilci vaccinate = aşılamak vaccine = aşı vacuum = boşluk vagary = kapris

vague = belirsiz, bulanık, şüpheli, dim, obscure, zıt anl.= defined

vaguely = tam anlamını vermeyecek şekilde, belli belirsiz, ambiguously, zıt anl.= clearly, explicitly

valiantly = cesurca

valid = geçerli, sağlam, yasal, credible, solid, legitimate, zıt anl.= invalid, unacceptable

validity = geçerlilik, meşruluk, legitimacy, zıt anl.= invalidity

value = değerini / kıymetini bilmek, appreciate valued = değerli, esteemed, highly-regarded valve = 1) valf, subap; 2) radyo lambası valve radio = lambalı radyo

vandalism = vandalizm, çevreye zarar verme (örn. duvarları boyama, sokak lambalarını kırma vs.)

vanguard = öncü (birlik / kol)

vaporise = buharlaş(tır)mak, evaporate

vapour = buhar, buğu variable = değişken, etmen

variation = 1) düzensizlik; 2) varyasyon, farklılaşma, çeşitleme, diversity

varicella virus = suçiçeği virüsü varied = değişiklik gösteren, çeşitli

variety = cins, tür, çeşitlilik, değişiklik, farklılık various = çeşitli, miscellaneous, numerous vary = çeşitlilik göstermek, farklılık göstermek,

değiş(tir)mek, çeşitlen(dir)mek, change, differ,

alter, zıt anl.= remain, stay

vasoconstriction = kan damarlarındaki daralma, zıt anl.= vasodilation

vast = çok büyük, çok geniş, engin, huge, immense, (They are building these roads at vast expense. = Bu yolları çok büyük harcamalarla yapıyorlar.)

vast majority = büyük çoğunluk

vast sums (of) = çok büyük miktarlarda (para vs.)

vast tracts of forest = çok geniş ormanlık araziler vastly = çok, büyük oranda, highly, greatly vastness = büyüklük, enginlik

vector = 1) vektör (bir miktar ve bir yön içeren bir ifade, örn. yerçekimi kuvveti); 2) hastalık taşıyıcı

vegetation = bitkiler, bitki örtüsü

vegetative = 1) büyüme yeteneği olan; 2) bitkisel vehemently = şiddetli / hiddetli / ateşli bir şekilde,

passionately

vehicular = taşıtlara ilişkin

velcro = cırt cırt, cırt bant (örn. çocuk ayakkabılarında bağcık yerine kullanılan kapatma elemanı)

vellus = erişkinlerde gövde, kol ve bacaklar üzerindeki ince tüy / kıl

velocity = (belli bir yönde) hız

vendor = satıcı, işportacı

Venice = Venedik (İtalya’da, şehrin ana caddelerini oluşturan su kanalları ile ünlü bir kent)

vent = delik, yarık

ventilate = havalandırmak

ventilation = havalandırma, (In the attic, the only ventilation was through a small door at the back. = Tavanarasında tek havalandırma arka taraftaki küçük bir kapıdan sağlanıyordu.)

ventromedial nucleus = hipotalamusun ortasında yer alan ve doygunluğa ulaşıldığında yeme isteğini baskı altına alan sinir hücresi yığını

venture (fiil) = 1) tehlikeye at(ıl)mak, stake, jeopardize; 2) göze almak, dare, stake

venture (isim) = girişim

verbal = sözlü, oral, zıt anl.= written verbal communication = sözlü iletişim verbally = sözlü olarak, orally

verdict = jüri kararı

verification = doğrulama, teyit etme, confirmation, validation, zıt anl.= invalidation

verify = doğrulamak, gerçeklemek, teyit etmek, onaylamak, confirm, validate, zıt anl.= invalidate

versatile = değişme kabiliyeti yüksek, çok yönlü, adaptable, all-purpose, many-sided

 

ÜDS Sözlüğü – 173

 

 

versatility = çok yönlülük / fonksiyonluluk, adaptability version = 1) versiyon, tür; 2) yorum, (The Prime

Minister’s version of the economic matters

was quite different from that of the Opposition.

= Başbakan’ın ekonomiyle ilgili yorumu ana muhalefetin yorumundan oldukça farklıydı.)

versus = (bir şey ya da kişi)’ye karşı, in opposition to

vertebra = (çoğul: vertebrae) omur vertebrate = omurgalı, craniate vertical = dikey, zıt anl.= horizontal very first = ilk

vessel = 1) gemi, tekne; 2) damar

vest = yelek

vested = kazanılmış, mutlak, sabit

Vesuvius = Vezüv Yanardağı (İtalya’da, ünlü Pompei antik kentini lavlar altında bırakarak yok etmiş olmasıyla tanınan bir volkan)

veterinary medicine = veteriner hekimliği

veterinary surgeon = hayvan cerrahı, operator veteriner

vex = canını sıkmak, sinirlendirmek, kızdırmak, irritate, upset, zıt anl.= soothe

viable = (örneğin, ekonomik olarak) yapılabilir / uygulanabilir, feasible, practicable, zıt anl.= unachievable

viable level = makul, kabul edilebilir seviye

vibrant = parlak, canlı

vibrate = titre(t)mek, shake, zıt anl.= be still

vibration = titreşim

vibrotactile = titreşim yoluyla çalışan

vice versa = tersi(ne), aksi(ne), öbür türlüsü (de), tersi (de), the other way round

vicinity = civar

vicious = kötü, çirkin, acımasız, nasty, brutal vicious circle = kısır döngü, fasit daire victim = kurban, mağdur

Victorian = İngiltere’de, Kraliçe Viktorya’nın hüküm sürdüğü 1837 ile 1901 yılları arasında kalan dönemde yaşamış / döneme ait

view (fiil) = 1) değerlendirmek, consider, regard;

2) dikkatlice incelemek, look at; 3) (film vs.) izlemek, watch

view (isim) = 1) görüş, fikir, düşünce, inanç, bakış açısı, opinion, conception; 2) görünüş, manzara, panorama

view as = olarak görmek, (view as important = önemli görmek, önemli olduğunu düşünmek)

vigilant = ihtiyatlı, tetikte olan, watchful, zıt anl.= oblivious

vigorous = 1) terleten, zahmetli; 2) kuvvetli, etkin, gayretli, enerjik, zealous, energetic, zıt anl.= impotent, inactive

vigorously = kuvvetlice, gayretli bir şekilde, actively, energetically

Vikings = Vikingler (İskandinavya’da, özellikle 8. –

  1. yy’lar arasında etkin olan, korsan ve tüccar kavim)

villus = (çoğul: villi) 1) (örn. bağırsak ve mide cidarlarında bulunan) emzik başına benzeyen minik çıkıntı; 2) (özellikle şeftali gibi meyvelerin üzerindeki) ince tüy

vindication = temize çıkarma, suçsuzluğunu kanıtlama

vine = sarmaşık yapılı, (kazığa vs.) tutunarak büyüyen bitki

vinegar = sirke

vineyard = üzüm bağı

violate = (yasa, kural vs.) çiğnemek, ihlal etmek, breach, infringe, zıt anl.= obey, observe

violation = (yasa, kural vs. için) ihlal (etme) / aykırı davranış, breach

violence = şiddet, zorbalık, disturbance, riot violent = yıkıcı, sert, şiddetli, zorlu, destructive,

strong, zıt anl.= mild, passive

violent motion sickness = şiddetli hareket / sarsıntı tutması

violently = yıkıcı şekilde, şiddetlice, destructively, strongly, zıt anl.= mildly, passively

viral = viral (virüslerden kaynaklanan, virüslerle ilgili)

Virginia = Batı ABD’de bir eyalet

virologist = virolog (viroloji alanında çalışan uzman)

virology = viroloji (virüsleri inceleyen tıp ve biyoloji alanı)

virtual takeover = fiili / gayriresmi devralma virtually = neredeyse, hemen hemen, nearly, actually virtue = 1) meziyet, yarar, avantaj, asset, advantage;

2) erdem, fazilet, goodness, zıt anl.= vice,

merit

visa = vize (ülkeye giriş ve ülkede kalma izni)

viscid = yapışkan, sticky

visibility = görünebilirlik, görünürlük, görme olanağı, detectablity

visible = görünebilir, görülür, açık, belli, apparent, conspicuous, detectable, zıt anl.= obscured, concealed, hidden

vision = 1) görme kabiliyeti, eyesight; 2) görüntü, image; 3) hayal, düş, daydream; 4) öngörü, foresight

visionary = 1) hayalperest; 2) ileriyi gören kimse

 

174 – ÜDS Sözlüğü

 

 

visual = görsel

visual acuity = görme keskinliği (uzaktaki / yakındaki cisimleri net görebilme hali)

visual field = görüş alanı

vital = 1) yaşamsal, hayati, yaşam için gerekli; 2) çok önemli, critical, essential, pivotal, zıt anl.= insignificant, trivial

vitality = canlılık, hareketlilik, dirilik, liveliness, vigour

vitally important = hayati öneme sahip vitamin Adeficiency = A vitamini yetersizliği vitreous = genellikle şekilsiz, camlaşmasını

tamamlamamış (malzeme)

vivid = canlı, etkili, güçlü, intense, colourful, zıt anl.= weak, dull

vividly = çok canlı / güçlü bir şekilde, lively, clearly, zıt anl.= vaguely

vocalization = ses ile ifade

vocational = mesleki, mesleğe ilişkin, occupational voice = dile getirmek, anlatmak, tell, narrate volatile = buharlaşabilen

volume = hacim

voluntarily = isteyerek, gönüllü olarak, willingly, zıt anl.= forcibly

voluntary (sıfat) = gönüllü, isteğe bağlı, willing, zıt anl.= involuntary, obligatory

volunteer (fiil) = gönüllü olmak, offer volunteer (isim) = gönüllü

vomiting = kusma

voracious = doymak bilmez, aç gözlü vote (for) (fiil) = (birisine) oy vermek vote (isim) = oy

voter = seçmen

voyage = deniz yolculuğu

vulnerability = saldırıya açık olma, susceptibility, weakness

vulnerable to = (bir şeye) karşı savunmasız, kolaylıkla yaralanabilir, saldırıya / eleştiriye / riske açık / maruz, susceptible to, exposed to, at risk of, weak, zıt anl.= protected, secure, (Elderly people, especially those living alone, are vulnerable to accidents happening at home. = Yaşlilar, özellikle yalnız yaşayanlar, evde meydana gelen kazalara karşı savunmasızdırlar.)

 

 

 

W W W W W

 

 

 

wage (fiil) = (savaş vs.) açmak, başlatmak, sürdürmek, carry on, undertake, zıt anl.= cease, stop

wage (isim) = maaş, salary

wage-earning = 1) sabit bir maaştan ziyade saat ücreti hesabıyla çalışma; 2) (çalışma karşılığı) gelir / ücret sağlayan / kazandıran

wait = bekleyiş

waiver = feragat wakefulness = uyanıklık hali wallet = cüzdan

walnut = ceviz

Walt Disney Company = Walt Disney Şirketi (eğlence sektöründe faaliyet gösteren, özellikle yarattığı çizgi karakterlerle tanınan büyük bir şirket)

wander away = amaçsız bir şekilde dolaşarak (bir yerden) uzaklaşmak

wane = azalmak, eksilmek, tükenmek, diminish, decrease, zıt anl.= increase

war = savaş, battle, zıt anl.= peace

ward = (hapishanede) koğuş, (hastanede) servis / hastaların kaldığı oda

warfare = (genel kavram olarak) savaş, (nuclear warfare = nükleer savaş), (diplomatic warfare

= diplomatik savaş)

warfare agent = savaşlarda kullanılan kimyasal vs. madde

warm up (fiil) = (kasları, motoru vs.) ısıtmak

warm-blooded = sıcakkanlı

warming = ısınma

warm-up (isim) = (kaslar, motor vs. için) ısınma warn = uyarmak, ikaz etmek, ihtar etmek warning = uyarı

warning label = uyarı etiketi

warp = değişiklik, saptırma

warp thread = çözgü ipliği (dokuma tezgahında kumaşın boyuna olan iplik)

warrant = izin vermek, garanti etmek, ruhsat vermek, permit, approve, guarantee

warring = savaşan

warrior = savaşçı

war-torn = savaşın yakıp yıktığı wash ashore = sahile vurmak wastage = zayiat

waste (fiil) = boşa harcamak, israf etmek, (He wasted his inheritance in casinos. = Kendisine kalan mirası kumarhanelerde yedi.), (Waste not, want not. = Boşa harcama, başkasından dilenmek zorunda kalma.)

waste (isim) = 1) boş arazi, ıssız yer; 2) atık madde, israf

waste dump = çöp depolama alanı, büyük çöplük

waste material = artık / atık madde waste product = atık madde, yıkım ürünü wasteful = savurgan, müsrif

wastefully = müsrifçe, savurganca, extravagantly, zıt anl.= thriftily

wastefulness = israf, savurganlık

wasting = zayıflama, kuvvetten düşme, (wasting disease = verem vs. gibi ince / zayıf düşüren hastalık)

watch out for = (bir tehlikeye) karşı uyanık olmak, dikkat etmek, look out for

watchfulness = tetiktelik, uyanıklık, alertness water delivery system = su dağıtım şebekesi water supply = su rezervi / stoğu

water table = su tabakası seviyesi (yerin altında, toprağın suya tamamen doyduğu seviye)

water-borne = sudan gelen, su yoluyla taşınan

waterfall = şelale

waterfowl = su kuşu

water-stressed = su sıkıntısı çeken

watery tissue = suyu tutan doku

wattle = (hindi, kertenkele gibi bazı hayvanlarda) genellikle boyun bölgesinde parlak renkli ve sarkık deri katmanı

wave = dalga

wave-exposed = dalgalara açık

wavelength = dalga boyu

way of life = yaşam biçimi

way off = çok dışında / uzağında

way-station = ara istasyon

 

176 – ÜDS Sözlüğü

 

 

weak nuclear force = zayıf nükleer kuvvet (bazı atomaltı parçacıkları bir arada tutan, ancak kimi zaman yeterli gelmeyerek radyoaktif bozunmaya yol açması sebebiyle “zayıf” olarak adlandırılan temel fiziksel kuvvet)

weak pulse = zayıf nabız

weaken = zayıfla(t)mak, hafifle(t)mek, güçsüzleş(tir)mek, lessen, undermine, zıt anl.= strengthen, build up

weakness = zaaf, güçsüzlük, vice wealth = zenginlik, servet, varlık

wealth of information = bilgi hazinesi, bilgi bolluğu wealthy = varlıklı, zengin, refah içinde, rich, affluent,

zıt anl.= poor

weapon = silah

weapons of mass destruction = kitle imha silahları wear = yıpranma

wear and tear = aşınma ve yıpranma

wear down = yıpranmak, yıpratmak, erode, wear out, (The illness wore her down. = Hastalık onu yıprattı.), (My shoes are badly worn down at the heels. = Ayakkabılarımın topukları iyice aşınmış.)

wear on = (süre kapsayan bir dönem vs. için) yavaş yavaş ilerlemek

wear out = yıpranmak, aşınmak, eskimek, wear down, deteriorate

wear out over time = zamanla / zaman içinde eskimek / aşınmak

weary = yorgun, usanmış, bıkkın, bored weather = hava (durumu)

weathering = hava etkisiyle değişime uğrama

weave = dokumak, örmek

weave together = 1) değişik öğelerden bir bütün oluşturmak; 2) örerek birleştirmek

weave-like = örgü benzeri

webbed = (bazı hayvanların ayakları için) perdeli webbed together = (bir tür) perdeyle birbirine bağlı Weddell seal = Weddell foku (Antarktika çevresinde

yaşayan bir fok türü)

wedding = düğün

wedge = kama, takoz

weed = yabani ot, ayrık otu

weed-killer = herbisit (istenmeyen bitkilerin yetişmesini önlemek amacı ile kullanılan tarımsal ilaç), herbicide

weekly = haftalık gazete veya dergi

weigh = 1) hesaplamak (kıyaslamak), consider, (I weighed the benefits of the plan against its risks. = Planın yararlarını, riskleri ile kıyasladım.); 2) (ağırlığını) ölçmek, tartmak, measure

weigh on = endişelendirmek, endişeye sevk etmek, cause to worry

weigh up = tartmak, değerlendirmek, aklında ölçüp biçmek, consider, evaluate, assess

weight loss = zayıflama, kilo kaybı

weight loss scheme = zayıflama planı / programı weight training = (sporda) ağırlık çalışması weight-for-height table = ağırlık-boy tablosu weightlessness = ağırlıksız / yerçekimsiz ortam weirdness = gariplik, tuhaflık, strangeness welcoming = dostça, içten

welfare = refah, prosperity, well-being

welfare state = refah ülkesi

well = kuyu

well after = (bir olaydan / bir zamandan) çok sonra

well before = çok önce

well beyond = oldukça ötesinde / üzerinde

Well done! = Aferin, iyi olmuş!

well over = (bir değer)’in oldukça üzerinde, far more than

well under = epeyce altında

well-annotated = dipnotlarla iyice açıklanmış well-being = çıkar, yarar, refah, iyilik, saadet well-buried = (gömülerek) iyice gizlenmiş well-compiled = iyi derlenmiş

well-constructed = iyi inşa edilmiş, sağlam well-developed = iyi gelişmiş, büyümüş

well-drawn = iyi çizilmiş, tiplemesi iyi yapılmış

well-established = iyice yerleşmiş, deep-rooted well-founded = sağlam temele dayalı, substantiated well-informed = iyi bilgilen(diril)miş

well-maintained = iyi muhafaza edilmiş, iyi bakılmış, well-kept

well-nourished = iyi beslenmiş, iyi gıda almış, well- fostered, zıt anl.= ill-nourished

well-off = iyi durumdaki, varlıklı, hali vakti yerinde well-preserved = (örn. kayanın / buzun içinde) iyi

korunmuş

well-read = çok okumuş

well-regarded = saygı uyandıran, kabul gören, iyi karşılanan

 

ÜDS Sözlüğü – 177

 

 

well-rested = iyi dinlenmiş

West Indies = Batı Hint Adaları (Karayipler bölgesindeki adalara eskiden verilen ad)

Western = Batılı

Western society = Batı toplumu

Westerner = Batılı

wet = (altını, yatağını vs.) ıslatmak

wetland = karasal iklim bölgeleriyle deniz iklim bölgeleri veya göller arasında kalan, nemli ve genellikle bataklık bölge

whaling = balina avcılığı

What a relief! = İçim rahatladı!

What for? = Ne için?, Ne amaçla?

what goes on = olup bitenler, ne olup bittiği. . .

What good would that be? = Onun ne faydası olacak ki?

what is more = dahası. . . , furthermore, moreover

What use does it serve? = Ne işe yarıyor?

what is in the best interests of smo = birisi için en iyisi / en doğrusu ne ise

whatever = bütünü, hepsi, herhangi, her ne, ne olursa

what’s more = bkz. what is more whatsoever = hiçbir surette, at all wheat = buğday

wheel = tekerlek

wheelchair = tekerlekli sandalye

wheeze = hırlamak, hırıltılı ses çıkarmak

when it comes to = iş (bir şey)’e gelince, (When it comes to writing compositions, I am hopeless.

= İş kompozisyon yazmaya gelince, ben umutsuz bir vakayım.)

whereas = oysa, iken, while, inasmuch as whereby = onunla, onun vasıtasıyla, by means of

which, through which

whether (or not) = olup olmadığını, (yap)’ıp (yap)’mayacağını, (yap)’sa da (yap)’masa da, ister … ister …, (I am not sure whether or not he is guilty. = Onun suçlu olup olmadığından emin değilim.)

whilst = -iken, while whirlwind = hortum, tornado whisper = fısıldamak, fısıltı whistle = ıslık, düdük

white blood cell = beyaz kan hücresi (akyuvar) white blood cell count = akyuvar sayımı whole foods = doğal yiyecekler

whole grain = tam tahıl (kepekli; dış yüzeyleri alınmamış)

wholeheartedly = içtenlikle, samimi olarak, sincerely

wholesome = sağlıklı, besleyici

whooping cough = boğmaca

widely = 1) büyük ölçüde, açık farkla, uzak ara;

2) genellikle, geniş çapta, yaygın olarak, commonly, usually

widely available = yaygın olarak ulaşılabilir / edinilebilir

widen = genişle(t)mek, (arası) açılmak wide-ranging = çok çeşitli konularla ilgili

widespread = yaygın, extensive, prevalent, zıt anl.= limited, rare, (There is a widespread belief that the newspapers had invented the story. = Gazetelerin, hikayeyi uydurduğu yönünde yaygın bir inanış var.)

widowed = dul kalmış

wildebeest = Güney Afrika antilopu

wilderness = (el değmemiş) boş arazi, çöl, kır, vahşi doğa

wildfire = söndürülmesi güç yangın / ateş

wildflower = kır çiçeği, doğada kendiliğinden yetişen çiçek

wildlife = yaban hayatı (insan hariç, doğal ortamında yaşayan tüm canlılar)

willing = istekli, gönüllü, eager, ready, zıt anl.= reluctant, unwilling

willingness = isteklilik, gönüllülük, enthusiasm, eagerness, readiness, zıt anl.= reluctance, unwillingness

windblown = 1) (özellikle ağaçlar için) hakim rüzgarların estiği yönde büyüyen / şekil alan;

  • rüzgarın sürüklediği, rüzgar tarafından taşınan

wind-borne = (bitkilerin sporları vs. için) rüzgarla taşınan

windbreaker = rüzgar kesen windpipe = soluk borusu wing = kanat

wing-warping = uçakta manevra esnasında tüm kanadın hareket etmesi tekniği

wipe out = silip süpürmek, ortadan kaldırmak, destroy

wire = haberleşmek

wire service = haber servisi (haber ajanslarınca gazeteler, televizyonlar gibi yayıncı kuruluşlara sağlanan haber hizmeti), news service

wisdom = bilgelik, irfan, hikmet, bilgece görüş / söz, wiseness

wise = akıllı, akıllıca, bilge, bilinçli, sensible, knowing, zıt anl.= foolish

 

178 – ÜDS Sözlüğü

 

 

wish = istemek, arzu etmek, dilemek, want, be willing

witchcraft = büyücülük

with a view to doing smt = bir şey yapmak amacıyla / niyetiyle, with the intention of doing smt

with delight = sevinçle, memnuniyetle, keyifle, with joy, with gladness, with pleasure

with ease = kolaylıkla, zorluk çekmeden, easily, zıt anl.= with difficulty

with great ease = çok büyük bir kolaylıkla

with reference to = (bir şey)’e ilişkin olarak, ile ilgili olarak, regarding

with regard to = (bir şey)’e gelince, (bir şey) ile ilgili olarak, with respect to

with respect to = (bir şey)’e gelince / ile ilgili olarak, with regard to

with the exception of = dışında, haricinde

with the idea of doing smt = bir şey yapmak amacıyla / niyetiyle

withdraw (from) = 1) geri çek(il)mek, retreat, zıt anl.= attack, assault; 2) (para) çekmek; 3) (sıvıyı damardan) geri çekmek

withdrawal = içine kapanma, çekilme, ayrılma, alienation

withdrawal symptom = yoksunluk belirtisi (belirli ilaçlar kesilince ortaya çıkan semptom)

withdrawn = çekingen, içine kapanık, unsociable, zıt anl.= sociable, outgoing

withhold = 1) saklamak, vermemek, detain, hide, zıt anl.= release, let go; 2) kesmek, discontinue

within = içinde, içerisinde

within and without = içeriden ve dışarıdan

within reach = ulaşılabilir, erişim dahilinde, available, attainable, zıt anl.= remote, distant

withstand = (bir şey)’e dayanmak, (birisi ya da bir

şey)’e karşı koymak, direnmek, resist witness (fiil) = tanık / şahit olmak, tanıklık / şahitlik

etmek, observe

witness (isim) = tanık, şahit wobbly = sallanan, dengesi bozuk womanizer = zampara

wonder (fiil) = merak etmek, düşünmek, hayret etmek, question, think

wonder (isim) = 1) merak; 2) hayret, şaşkınlık;

  • mucize, harika

woodland = ağaçlık arazi / alan

woods = (the woods şeklinde kullanılır) koru, ormanlık alan

work (fiil) = 1) işlemek, çalışmak; 2) işe yaramak, iyi sonuç vermek

work (isim) = iş, çalışma, eser

work against = (birisi)’ne karşı (koz olarak) kullanılmak

work at = çalışmak, çabalamak

work for = (birisi) için / (birisi)’nin emrinde çalışmak

work into = (yavaş hareketlerle) yerleştirmek, oturtmak, uydurmak, (yuvasına) alıştırmak

work miracles / wonders = mucizeler / harikalar yaratmak

work on = (bir şey)’in üzerinde çalışmak

work one’s way through = (bir şey)’in içinden kendine yol açarak ilerlemek, zorlukları / engelleri aşarak ilerlemek

work out = 1) (plan, proje vs.) planlamak, başarmak, iyi sonuçlandırmak, (bir sorunu) çözmek, (uğraşarak) ortaya çıkarmak, accomplish, solve, zıt anl.= fail, miss; 2) (hesaplayarak) bulmak, calculate

work through = çalışarak bitirmek / içinden çıkmak, başarı ile üstesinden gelmek, deal with

work to the advantage of = (birisi)’ne avantaj sağlamak, (birisi)’nin işine yaramak, benefit

work under pressure = baskı altında çalışmak

workable = işlenebilir workaholic = işkolik workforce = işgücü

working = işleme tarzı, işleyiş, functioning

workload = iş yükü

workman = işçi workmanship = işçilik, ustalık workspace = çalışma alanı

World Trade Organization = Dünya Ticaret Örgütü (ülkeler arasındaki ticari ilişkilerin ve düzenlemelerin geliştirildiği ve görüşüldüğü uluslararası platform)

World War I = 1. Dünya Savaşı World War II = 2. Dünya Savaşı worldwide = dünya çapında worrisome = endişe / kaygı verici

worry about = (bir şey) hakkında endişe / kaygı duymak

worsen = kötüleş(tir)mek, ağırlaş(tır)mak, aggravate, deteriorate, zıt anl.= relieve, ease, facilitate, alleviate

worship = tapınmak, ibadet etmek worth reading = okumaya değer worthily = hak ederek, bileğinin hakkıyla

worthwhile = zaman harcamaya / zahmete değer, beneficial, rewarding, zıt anl.= worthless

worthy of = (bir şey)’e değer / layık, kıymetli, deserving, valuable, zıt anl.= unworthy of

 

ÜDS Sözlüğü – 179

 

 

would rather = tercihen, daha ziyade, (bir şey)’den ziyade

would-be = gelecekteki, müstakbel wound = yara, lesion

wounded = yaralı

wrap up = (paket vs.) sarmak

wrapping-rolling method = erken çömlekçilikte, yuvarlatılmış bir kil şeridinin spiral şeklinde sarılıp yükseltilerek çömleğin oluşturulduğu ve dıştan bakıldığında çömleğin üst üste dizili disklerden oluştuğu izlenimi yaratan yöntem

wreck (fiil) = harap / paramparça etmek, enkaz haline getirmek, ruin, shatter

wreck (isim) = 1) enkaz, harabe; 2) batık gemi;

3) araba / uçak / tren kazası

wreckage = (bir gemi vs.)’in (bir kaza vs. sonrası) kalan parçaları, enkaz

wrestler = güreşçi

wrist = (el için) bilek

write off = 1) başarısız / önemsiz görmek;

  • (muhasebede) hesaptan düşmek;
  • gözden çıkarmak

write out = tam olarak yazmak, (resmi bir şey) yazmak

 

 

 

XYZ XYZ XYZ XYZ XYZ

 

 

 

xenon = Zenon gazı, Xe

x-ray = (bir organın vs.) röntgenini çekmek

x-ray = x-ışını (gözle görülemeyen ve yumuşak dokudan geçebilmesi sebebiyle röntgen filmi çekiminde kullanılan bir çeşit elektromanyetik ışınım)

 

 

 

Yanqui = Yanki (genellikle Amerikalılardan alaylı bir tavırla söz ederken kullanılır), Yankee

Yanqui tastes = Yanki zevkleri

yawn = esnemek

year after year = yıl be yıl, her yıl, yıllarca

yeast = maya (ekmek, alkollü içki, peynir gibi bazı besinlerin üretiminde yararlanılan tek hücreli mantar)

yen = yen (Japonya’nın para birimi) yet = yine de, buna rağmen, however

yet unborn generations = henüz doğmamış nesiller yield (fiil) = (sonuç, ürün vs.) vermek, (kar, kazanç)

getirmek, produce, (The investigation yielded

some unexpected results. = Araştırma, bazı beklenmedik sonuçlar ortaya çıkardı.)

yield (isim) = verim, kar, kazanç, sonuç, ürün

yield to = teslim olmak, boyun eğmek, yenik düşmek, submit, capitulate, succumb, give in

young = yavrular, offspring

Yucatan Peninsula = Yukatan Yarımadası (Güneydoğu Meksika’da bulunan, Karayip Denizi ile Meksika Körfezi arasında yer alan yarımada)

zap with = ani bir darbeyle öldürmek, kill suddenly

zenith = doruk, zirve, peak

zero gravity = sıfır yerçekimi

zinc = çinko (mavimsi açık gri renkte, kırılgan bir metal)

zone = bölge, mıntıka

 

181 – ÜDS Sözlüğü

 

 

 

 

 

 

 

Bu sözlüğün hazırlanmasında yararlandığımız kaynaklar:

 

  1. Oxford Advanced Learner’s Dictionary, 7th Edit. 2005, Oxford University Press
  2. Longman Dictionary of Contemporary English, International Edit. 2004, Longman
  3. Collins Cobuild English Dictionary for Advanced Learners, Major New Edit. 2001, Collins Cobuild
  4. Macmillan English Dictionary for Advanced Learners, International Student Edit. 2002, Macmillan Education
  5. Roget’s II, The New Thesaurus, 3rd Edit. 1995, Houghton Mifflin Company
  6. Webster’s Third New International Dictionary (Unabridged), 1993, Könemann
  7. The New Webster’s International Encyclopedia, 1st Edit. 1996, Trident Press International
  8. Türk Dil Kurumu Türkçe Sözlüğü, 8. Baskı 1988, Türk Dil Kurumu Yayınları
  9. Longman Dictionary of Phrasal Verbs, Rosemary Courtney, 3rd Imp. 1991, Longman
  10. Büyük İngilizce-Türkçe Genel Sözlük, Nuri Özbalkan, 1. Baskı 1999, Alfa Yayınları
  11. Langenscheidt Standard English Dictionary, Resuhi Akdikmen, Baskı 1990, İnkılâp Kitabevi
  12. Oxford Dictionary of English, 2nd Edit. (revised) 2005, Oxford University Press
  13. Collins English Dictionary and Thesaurus, Major New Edit. 1995, Collins Cobuild
  14. Merriam-Webster’s Medical Desk Dictionary, 1996, Merriam-Webster
  15. Açıklamalı Tıp Terimleri Sözlüğü, Utkan Kocatürk, 10. Baskı 2005
  16. Redhouse, İngilizce-Türkçe Sözlük, 16. Baskı 1998, Sev Matbaacılık ve Yayıncılık

 

Bu sözlüğün hazırlanmasında bilgisine başvurduğumuz uzman kişiler ve internet siteleri:

 

1   Doç. Dr. Zuhal YAPICI, Çocuk Nöroloğu

2   Dr. Özlem Su, Cildiye Uzmanı

3   Yrd. Doç. Dr Zahide Onaran, İstanbul.Üniversitesi, İktisat Fakültesi

4   Doç. Dr. Zuhal YAPICI, Çocuk Nöroloğu

5  Dr. Cengiz Tomar, Marmara Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü

 

Reklam Alanı 5

Bu yazı yorumlara kapatılmıştır.